Intro Text

Merhaba! Ben Ömer. Elektrik Elektronik Mühendisiyim. & Aynı zamanda edebiyat ve fotoğrafçılıkla ilgileniyorum.

Öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bütün bir mahalle oynar mı ya? Bir insan evladı bir gece içinde seksen defa Angara'nın Bağları'nı dinler mi? Anlı şanlı bir iş adamı, ki babamdı maalesef, bir sokak düğününde ceketini beline bağlayıp göbek atar, yerlere kusuncaya kadar içer mi? Hadi ondan geçtim, annem yaa, annem... Sana ne oluyor koca kadın? Saçına dolamış gelin tellerini, Allah'ın nasıl bir gerdan kırmalar, nasıl bir parmak şıklatmalar.
Sezgin Kaymaz özellikle kitap kurdu çevremde giderek adı daha çok bilinen ve okuru, hatta hayranı günbegün artan bir isim. Bu durum bir yandan yazarın hak ettiği değeri görmesi bakımından sevindirici, öte yandan popülaritenin bir hastalık gibi bulaşıp kaliteyi bozma potansiyeli olduğu için de ürkütücü... Yine de o kadar iyi ki Kaymaz, boş verelim bozulsun gerekiyorsa, yeter ki okunsun dedirtiyor. 

Bakele, yazarın İletişim Yayınları ile yolunu ayırıp April Yayıncılık ile çalışmaya başladığı 2015 yılında yayımlanan öykü kitabı. Kaymaz külliyatına baktığınızda en kısası 274 sayfa olan kitaplarının yanında oldukça ufak bir hacme sahip olan Bakele 34 öyküden oluşuyor. Kitaba başlamadan evvel bu durum kitabın biraz aceleye geldiği hissiyatı yaratmıştı bende; April Yayıncılık'ın yeni yazar transferini bir kitapla taçlandırmak istemesinin bir sonucu olarak alelacele hazırlanmış olabilir diye düşünmüştüm. Kitabı okuduğumda o kadar da yanılmamış olduğumu fark ettim.

İki dakika konudan kopmak pahasına April Yayıncılık hakkındaki düşüncelerimi açıklamam gerek: April Yayıncılık ilk büyük hamlesini Murat Menteş ve Alper Canıgüz gibi Afili Filintalar tayfası yazarlarını bünyesine katarak gerçekleştirmiş, ardından gerek telif gerek çeviri eserler ile hızla büyümüş bir yayınevi. Edebiyata kattıkları, kitaplarının gerek tasarım gerek editöryal açıdan tatmin edici oluşu bir yana bu hızlı ve taktiksel büyüme bende kendilerine karşı bir önyargı oluşmasına vesile oldu. Söylediğim gibi herhangi bir teknik aksaklıkları olmasa da, hani ilk görüşte itici bulduğunuz insanlar olur zaman zaman, bir türlü ısınamadım kendilerine. Gerçi kabul edeyim, Kaymaz transferi oldukça zeki bir hamle ve yazarın İletişim'de geçirdiği onlarca yılda edindiği kitleyi tek kitapla neredeyse iki katına çıkartmayı bildiler, dolayısıyla Sezar'ın hakkı Sezar'a ancak bir türlü ısınamadığım bir şeyler var işte...

Neyse; "alelacele hazırlanmış" hissiyatının sebebini açıklamaya çalışıyorum: Henüz okumuş olduğum Sandık Odası, Zindankale ve Geber Anne kitaplarından yola çıkarak "lafı uzatmayı" sevdiğini bildiğim Kaymaz için kısa bir kitap gibi gelmişti. Öykülerin uzunluklarına baktığımda daha da şaşırdım zira Sandık Odası'ndaki öykülerden en kısası küçücük puntoyla 12 sayfa iken Bakele'deki en uzun öykü koca puntoyla 9 sayfa olunca bu hissiyatım perçinlenmiş oldu. "Amma taktın uzunluk, kısalık meselesine ha!" demeyin; Kaymaz'ın dilini leziz kılan en önemli unsurlardan birisi su gibi akıp giden, size tüm detayları bir çırpıda sunuveren ve yaratılan karakterlere iyice ısınmanızı sağlayan uzun anlatımı benim açımdan. Dolayısıyla dar alanda kısa paslaşmalar söz konusu olduğunda Kaymaz'ın neler yapabileceğini ilk bu kitapla deneyimlemiş oldum. 

Hakkını yemeyeyim; yine efsane bir dil, yine leziz konular, yine ayarı çok iyi tutturulmuş mizah-hüzün dengesi var karşımızda... Ama işte nice karakterler heba olmuş, nice durum komedileri harcanmış hissiyatı edinmemek de elde değil. Kimi öyküler "kitap dolsun" diye konmuş, kimi öyküler "daha da uzamasın" diye konusu kısa kesilmiş hissiyatı bırakıyor okurda ve bu durum kitabın bütünlüğüne zarar veren unsurlar olarak karşımıza çıkıyor. Peki bu bütünsel bozukluk Bakele'yi kötü bir kitap mı yapar? Tam olarak değil aslında; günümüz popülist edebiyat iktidarında yine bir vaha gibi çıkıyor Kaymaz öyküleri karşımıza ancak anlatmaya çalıştığım nokta Kaymaz'ın bundan çok daha iyi olduğu gerçeği. 

Kaymaz'ın, yarattığı karakterle vakit geçirdikçe karakteri zenginleştirmek gibi bir becerisi var. Sandık Odası'ndaki görece uzun öyküleri lezzetli kılan, Zindankale'yi soluksuz okumanızı sağlayan bu beceri hacim azaldıkça daha da soluklaşmış. "Kadın Gibi" isimli öyküdeki Tahir ve Behiye karakterleri örneğin, bir romanda ya da daha uzun bir öyküde karşımıza çıksa vazgeçilmezlerimizden olabilecekken dar alanda heba olmuş. Kısalık konusunda bu kadar dır dır etmemin sebebi Bakele'nin, ufak bir parça çikolatanın ağzımızı tatlandırıp sonra da bitivererek doyuramaması gibi, çok çabuk bitmiş olmasıdır belki de, bilemiyorum. 

Velhasıl; Bakele, Kaymaz kitapları için vasat ama genel çerçevede ziyadesiyle keyifli bir kitap. Kaymaz'la tanışmadıysanız ilk tercihiniz olmasını tavsiye etmesem de belki de yazarın nevi şahsına münhasır tarzıyla alıştıra alıştıra hemhal olmanız açısından daha iyi olacaktır. Onu bunu bilmem de okuyun; mutlaka Sezgin Kaymaz okuyun. Heh heh! 

Bakele - Sezgin Kaymaz, April Yayıncılık - 200 s.

Zaten kadın öykülerine bir ilgim var. (Bakınız: Kadının Adı Yok, Kadın Öykülerinde Ankara, Feminizmin ABC'si, Feminizm, Altın Defter, Kendine Ait Bir Oda ve henüz yazmadıklarım.) Bir de Sardunya Kokan Kadınlar'ın telif geliri Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu'na bağışlandığını fark edince elbette okudum.

Mine Engin Tekay'ın kısa öykülerinden oluşan bu kitap bir iki istisna dışında kadınların ezilmişlik hikayelerini anlatıyor. Sadece fiziksel şiddeti değil hor görülmenin, önemsenmemenin, emeğini sömürülmesinin, fakirliğe mahkum edilmenin psikolojik şiddetini konu ediniyor. Kitapta hem herkese karşı tek başına ayakta kalan kadınları hem de dayanamayıp kendini boşluğa bırakanları buluyorsunuz. Bu açıdan yazar geniş bir yelpaze sunuyor.

Yalnız öykülerin kapsayıcılığını örseleyen bir şey var: Öykülerdeki kadınların profili genelde birbirine benziyor. Ben en yakınlarının tacizine uğramış bir kız çocuğunu, lezbiyen olduğunu herkesten saklamaya çalışan genç kızı, bir hayat kadınını, çok çalışıp terfi edemeyen beyaz yakalıyı ve diğer kadınları da okumak isterdim. Yine de yazarı bu açıdan yeremiyorum çünkü bazı öykülerden açıkça anlaşılabildiği gibi bunlar yazarın kendisinin yaşadığı veya etrafında gözlemlediği şeyler. Engin Tekay her kahramanını ve onun acısını içinde hissederek yazmış. Belli ki Sardunya Kokan Kadınlar biraz şundan biraz bundan denerek oluşturulmuş bir proje değil, yazarın yüreğinden kabarıp taşanların eseri.

Kitapla ilgili tek eleştirim yazarın pekmez gibi bal gibi üslubuna. Aslında kafiyeli, şiir gibi, güçlü bir anlatımı var öykülerin ama bu öyle edebiyatlı bir tarz ki… öykülerin iç burkan atmosferi ve yer yer kendini tekrar eden paragraflarla birleşip iyice ağırlaşıyor. Bir kaşık yerseniz çok güzel ama iki üç kaşık yiyemiyorsunuz, içiniz bayılıyor. Üstelik yazar çoğu hikayeyi birinci tekil kişinin ağzından anlatmasına rağmen bu karakteristik anlatımını hiç değiştirmiyor. Kahramanımız çocuk, kalbi kırık bir yaşlı kadın veya genç bir anne de olsa sanki hep aynı kişi konuşuyor.

Özetle Engin Tekay'ın içinden geçenleri cesaretle anlatmış olmasını, duyarlılığını, duygusunu okura geçirebilmesini beğendim. Ah bir de daha sade, hepsinden de önemlisi öykülerin kahramanlarına uyan daha gerçekçi bir dili olsaydı...


Not: Bu kitap Kitap Notları'nda yer alması için Net Kitap tarafından gönderildi. Yorumlarımın objektif olmasına özen gösterdim. Hem gönderi hem de anlayışları için teşekkür ederim. 
Kafamda bir ampul yandı denir ya. Öyle biraz. Ama biraz da değil öyle. Değişik yani. Şöyle ki benim kafam yok. Kafam olması gereken yerde bir ampul var. Aklıma bir şey geldiğinde yanan bir ampul. Çok korktuğumda da mesela. Çok gülersem ki ben çok gülmem. Ama çok ağladığımda yanan bir ampul. Aslında demek istediğim benim kafam bir ampul. Ampul şeklinde bir kafam var da diyebilirim.
Bir okur olarak "yazarlara duyulan ön yargılar" meselesiyle ilişkim malum. Mevcut düzende, bir yazar veya kitap hakkında bir fikir, bir duygu sahibi olmadan sadece edebiyat düzleminde tanışmak neredeyse imkansız hale gelmiş durumda. Sosyal medya, reklamlar, kitap ekleri, dergiler, bloglar ve kitap dostları aracılığıyla pek çok isim, daha tanışmadan bir şeyler çağrıştırır, bir duygu veya düşünceyi filizlendirir hale geliyor. 

Güray Süngü de bu isimlerdendi benim için: Yazının gidişatını etkilememek için yorum yapmadan kısaca #kimbuyazarlar olarak adlandırabileceğim ve Murat Gülsoy'un şu yazısından ana hatlarını öğrenebileceğiniz mesele vasıtasıyla adını duymuş ve ister istemez bir "yargıya" varmıştım hakkında. Heyhat, çoğu zaman faydasını gördüğüm ön yargıların bu sefer beni yanlış yönlendirmekte olduğunu keşfetmem, yine yukarıda bahsi geçen kitap dostları aracılığıyla oldu.

Köşe Başında Suret Bulan Tek Kişilik Aşk, yazarın üçüncü öykü kitabı; bunların dışında ise dört de romanı mevcut. 2010'da yayımlanan Düş Kesiği ile Oğuz Atay Roman Ödülü'nün, 2011'de yayımlanan Kış Bahçesi ile Türkiye Yazarlar Birliği Roman Ödülü'nün ve 2012'de yayımlanan Hiçbir Şey Anlatmayan Hikayelerin İkincisi isimli öykü kitabıyla da bu sene Necip Fazıl Öykü Ödülü'nün sahibi olmuş bir isim Süngü. Kitaplarının yanı sıra pek çok dergide öyküleri yayımlanmış ve yayımlanmaya devam eden bir yazar.

Yazarla tanışmamıza vesile olan Köşe Başında Suret Bulan Tek Kişilik Aşk'ta ilk dikkat çeken Süngü'nün dili: Çokça oyunlarla süslenen, "gelişine" yazılmış izlenimi bırakan ve hipnotize edici bir üslubu var öykülerin. Bir öyküye başladığınızı, bir de bitirdiğinizi hatırlıyorsunuz bir sonraki öyküye geçerken; arada kalan kısımlar uçucu olmaktan ziyade yazarın sizi soktuğu dünyadan kalan hayal meyal hatıralara dönüşüyor. Bunda, yazarın post-modern tavrının da etkisi büyük; okurla iletişime geçtiği bölümlerde anlatmak istediğini net bir şekilde dile getirdikten sonra gerisini öykünün curcurnası içinde, istediği kadar renklendirerek anlatmayı tercih ediyor. Aynı tavır oyunbaz üslubun da kaynağı oluyor: Akışı bölmeden lafa giren yazar ya kendi kendine ya da okurla "dertleşiyor" bir nevi; sorular soruyor, cevaplar veriyor, düzeltmeler yapıyor ve netice olarak alışılagelmişin dışında bir okur-yazar ilişkisi çıkıyor ortaya. Klişeleşmiş kalıbın ötesinde bir samimiyet doğuyor ve okur, bir parça daha çekiliyor öykünün dünyasına.

Öykülerin temasında iki ana unsur var: Kaybeden aşıklar ve deli bireyler. Bu durum öykü kitaplarında konu bütünlüğünden hoşlanan okurlar için ideal olsa da, benim gibi konu zenginliğini yeğleyenler için biraz sıkıntılı: Küçük hacimli öyküler art arda okunduğunda, sürekli aynı akıl hastanesinin farklı hastalarını veya aynı karakterin farklı zamanlarda, hatta farklı evrenlerde başından geçenleri okuyormuş hissiyatı olumlu pencereden duygu ve tema bütünlüğü, olumsuz pencereden ise tekdüzelik olarak yansıyor. "Kaybeden aşık" temasının son dönemin popüler tarzında, yani bir Mahir Ünsal Eriş veya bir Emrah Serbes tarzında olmadığını belirtmek gerek: Daha muzip, daha az dramatize edilmiş ancak özde aynı acıya sahip karakterler Süngü'nün yarattıkları. "Delilik" ise ters köşelerin ve yer yer fantastik boyutlara ulaşan metafizik öğelerinin hava yastığı konumunda; gerçekçilikten uzaklaşmamak için bir nevi emniyet kemeri görevi üstlenmiş durumda. 

Netice olarak; kırk yıl geçse, kendi kendime okumaya karar vereceğim bir kitap değildi Köşe Başında Suret Bulan Tek Kişilik Aşk. Peşin hükümlerin zaman zaman zararlı olabileceğinin (yeniden) kanıtı oldu bu durum benim için. Neyse ki atomu parçalamak yerine bana tavsiyede bulunan kitap dostlarım var...

Köşe Başında Suret Bulan Tek Kişilik Aşk, Güray Süngü - Dedalus Kitap, 103 s.
Ya... İyi, halis ipekli mendiller hep böyledir. Avucunun içinde istediğin kadar sıkar, buruşturursun; sonra avuç açıldı mı insanın elinden su gibi fışkırır.
Sait Faik Abasıyanık'ın 1936'da yayımlanan ilk kitabı Semaver. Yazarın kaleme aldığı ilk öyküsü İpekli Mendil de dahil on dört öykü Semaver başlığında, beş öykü de Benimle Beraber Seyahatten Dönenler başlığıyla yayımlanmış elimdeki 32. YKY baskısında. 

Semaver'de, okuduğum diğer Abasıyanık eserleri Mahalle Kahvesi ve Alemdağ'da Var Bir Yılan'a nazaran naif bir "acemilik" göze çarpıyor. Elbette bu, beceriksizlik veya çirkinlik ihtiva eden bir acemilik değil: Yürümeyi yeni yeni öğrenen bir bebeğin acemiliğindeki sevimliliği ve bisiklete yeni binmeyi öğrenen bir çocuğun acemiliğindeki şevk ile mutluluğu andıran bir acemilik durumu. Gelip geçiciliğini belli eden, neticesinde elbet sahibinin ustalaşacağını sezdiren bir acemilik. 

Bu kanıya kaynak olan ilk öğe ise Sait Faik'in kimi öykülerdeki dili. Diğer eserlerindeki gibi sabit ve net değil; farklı anlatım üsluplarını, farklı duygulanımları ve imgelemeleri denediği gözlemleniyor yazarın dil arayışında. Buna rağmen kelimeler fışkırırcasına çıkmış kaleminden; basınca daha fazla dayanamayıp patlayan bir borudan fışkıran su gibi. Yazarın, yıllar sonra yazmaya uzun bir ara verdikten sonra söyleyeceği "Yazmasaydım deli olacaktım" sözü yalnızca yazıdan uzak kaldığı dönem için değil, varoluşundan başlayan bir sancı olarak gösteriyor kendisini bu noktada. 

Konu seçimlerinde hayatın ufak detaylarına eğilmeye o zamanlardan başlamış yazar. Bir semaverden yola çıkarak işçinin hazin öyküsünü, bir gemi maketi yardımıyla öksüz bir çocuğun dışlanmışlığını, yalnız bir gecede sarhoşluğun keyfini anlattığı öyküler mevcut. Bunların yanı sıra ise daha uzun soluklu, kurgu ağırlıklı İhityar Talebe gibi kimi, sonradan edineceği, tarzının dışına da çıkmış hikayeler de yer alıyor Semaver'de. Öykülerin bir  diğer özelliği de belirli bir duyguya yoğunlaşmaktan ziyade hayatın bir yansıması gibi her duyguya yer vermeleri. Kederin tatlılığı, yalnızlığın kekremsi huzuru, mutluluğun mahzunluğu gibi siyah ya da beyaz olmayan, gri tonlarında bir hissiyata sürüklüyor öyküler sık sık. 

Söz konusu Sait Faik gibi bir usta olunca fazla söz söylemek de yersiz kaçıyor haliyle. Sait Faik'siz bir Türk edebiyatı düşünülemeyeceği gibi, onunla henüz tanışmayan bir okur da gün gelip de karşılaştığında pişmanlık duyacaktır geç kalmışlığından. Duymasın; Sait Faik'in öyküleri açar kucağını, affeder...

Semaver Sait Faik Abasıyanık, Yapı Kredi Yayınları - 105 s.
Görece uzun zaman evvel okuduğum, dolayısıyla hakkında uzun uzun yazamayacağım ancak yine de paylaşmak istediğim kitaplar...

Yalıda Sabah - Haldun Taner

Haldun Taner, döneminde öykücülüğü ile ön plana çıkmış olsa da, günümüzde daha çok oyun yazarı kimliğiyle biliniyor oluşu, özellikle yeni nesil okur için bir nevi kayıp olarak addedilebilir çünkü Taner de tıpkı Sait Faik gibi öykü severlerin ve genç öykü yazarlarının mutlaka tanıyıp okuması gereken yazarlardan bana göre. Yalıda Sabah, öykülerinde kullanılan dil, kurgu ve bunlardaki çeşitlilikle dikkat çeken bir kitap. Özellikle doğa tasvirlerinde, şairaneliğin ötesinde ruhani olarak tanımlayabileceğim bir niteliğe haiz öyküler. Haldun Taner'in bir nevi alamet-i farikası olan alaycı yaklaşımdan, zamanın deyimiyle humordan da bolca nasibini almış elbette hikayeler. Anlattığı ister toplumsal bir mesele olsun, ister birey nezdinde bir değerlendirme yapsın, incecik de olsa bir dokundurmada bulunmadan geçmiyor hiç yazar. Öte yandan okuduğum bir önceki Taner kitabı, Onikiye Bir Var'daki öyküler kadar altı dolu öyküler değil Yalıda Sabah'ın öyküleri: Biraz daha havai, biraz daha yüzeysel ancak aynı derecede lezzetli. 

Dokuz Öykü - J.D. Salinger

Salinger, yıldızımın barışmadığı isimlerden olmaya devam ediyor. Bu durumun baş müsebbibi "Caulfield-seviciler" olarak isimlendirdiğim, yazarın Çavdar Tarlasında Çocuklar (Gönülçelen) isimli kült eserini saplantılı bir tutku ve tutarsızlıkla savunan okur kitlesi. "Canım sana ne, isteyen istediğini istediği gibi sever, savunur" diyebilirsiniz elbette ancak bilen bilir, ön yargıları ve takıntıları olan bir okurum ben. Dolayısıyla -hala- gereğinden fazla değer gördüğünü düşündüğüm (bkz. overrated) Caulfield nezdinde zaten aramın iyi olmadığı Salinger'a bir de öykülerinin penceresinden merhaba demek istedim. İtiraf edeyim, düşük beklentilerimin üzerinde ancak yine de yeterince tatmin edici olmayan bir sonuç elde ettim. Dünyanın en net ismine sahip öykü kitabı Dokuz Öykü, Gönülçelen'den iki yıl sonra, 1953'de yayımlanmış ve 1948-1953 arası kaleme alınmış öykülerinden oluşuyor Salinger'ın. Öykülerin dili, oldukça akıcı ve nüktedan: İroniden ve kinayeden beslenen dil, öyküdeki kişilerden dönemin siyasetine pek çok konuya göndermede bulunuyor. Kurguda da aynı akıcılığı yakalamış Salinger ancak sonları bağlama konusunda tutturduğu tarz bana hitap etmiyor. Bir dostumun deyimiyle "festival filmi" gibi hikayeleri: Bir şeyler anlatıyor, karakterler yaratıyor; okur olarak bekliyor, bekliyorsun ama hiçbir şey olmuyor! Sürekli "Eeee?" derken buluyorsunuz kendinizi öyküler bittiğinde. Kitabın sonunda da devasa bir "EEEEEE?!" geliyor tabi. Dolayısıyla dil ve anlatım açısından, özellikle farklılığıyla, değerli ancak genel olarak tatminkar olmayan bir kitap Dokuz Öykü

Gazze Blues - Etgar Keret & Samir El-Youssef

"Boktan bir kitap. Belki iki... pardon, üç öykü hariç, gerisi bir boka yaramaz." Bunu ben söylemiyorum, Keret'in bir karakteri söylüyor. Bir kere enfes kapak tasarımı ve ilgi çekici ismiyle büyük beklentiler oluşturan bir kitap Gazze Blues. Kitabında arkasında yatan hikaye ise daha da ilgi çekici: Bir bomba saldırısının ardından Filistinli Samir El-Youssef, İsrailli Etgar Keret'i arayarak "Bir şeyler yapmamız gerek!" diyor ve birlikte bir kitap yapmayı teklif ediyor. Böylece Keret'i okuyan ve kendisini hiçbir zaman okumayacak onlarca insana ulaşmayı ve "iki tarafı da insanlıktan çıkarmanın çok kolay olduğu bir konuda tarafları insancıllaştırmak için bir çaba göstermeyi" hedefliyor; başarılı da oluyor. Kabul edelim; Gazze Blues olmasaydı bizlerin de Youssef'un ismini duyma ihtimalimiz düşüktü gerçekten. Ancak tüm bunlara rağmen vasat bir kitap Gazze Blues. İsrailli yazarın hali hazırda başka kitap ve dergilerde yayımlanmış 15 öyküsünün, Filistinli yazarınsa 43 sayfalık tek bir öyküsünün yer aldığı kitabı kurtarmaya ne Keret'in muzip dili ne de Youssef'un samimi anlatımı yetmiş. Hoşuma giden tek tarafı, tema olarak ağdalı ve ajitasyon dolu bir Filistin-İsrail çatışması yerine, bu insanlık dramının fon oluşturduğu günlük olayları ve bireysel sıkıntıları seçmeleri oldu. Hikayenin özüne, gerçeğine baktığımız hissi yaratıyor bu durum. Bunun dışındaysa belki iki... pardon, üç öykü dışında pek de dişe dokunur bir şey yok. 

Bir roman olsun başkahramanı, bir ana olayı, sonu ve başı olmasın. Onun yerine dokuz ilginç öyküden oluşsun. Alman yazar Daniel Kehlmann'ın Sesler - Dokuz Öykülü Bir Roman adlı romanı işte böyle bir kitap. 

İlk öykü sonunda inadını kırarak cep telefonu alan bir adamın başına gelenlerle ilgili. Ona zaten kullanılmakta olan bir telefon numarası tahsis edilmiş ve arayanlardan anlaşıldığı üzere numaranın gerçek sahibi birkaç kadını aynı anda idare eden, deli dolu, ünlü bir adam. Artık hayır ben o değilim demekten sıkılıp arayanlarla konuşmaya başlarsa ne olur?

Sonra o meşhur adamın bir film yıldızı olduğunu anladığımız hikayeyi okuyoruz, hikaye telefonla ilgili değil. Bir aktörün kendisinden başka birini oynayarak gerçek hayatını değiştirmesiyle ilgili. Sonra bir yazarın okuma etkinliklerinden ve çıktığı turlardan sıkılıp uzaklara kaçması kaçarken de yerine başka bir yazarı Orta Asya turuna ikna etmesini anlatıyor. Sonra o geri kalmış Asya memleketine giden yazarın hikayesini okuyoruz. Sonra yazarın yazdığı bir hikayeyi, sonra…

Öyküler birbiriyle ince iplerle bağlanmış gibi. Bir öyküdeki olaylar diğer öyküdeki olaylara etkisi ya yok ya çok az. Kahramanlar birbirlerini çok az tanıyor. Bir diğerinin öyküsü başladığında artık diğerinin rolü bitiyor. Birbirine değen ama birbiriyle iç içe geçmeyen öyküler. Yanyana koyulmuş bulmaca parçaları gibi, veya tuğlalar…

Yine de romanları birbirine bağlayan bir şey var. Bir insan bir anda kendi hayatından kaybolabilir mi? Nasıl olduğunu anlamadan kendi hayatının dışında kalabilir mi? İşte bu romandaki öykülerde böyle oluyor. Bir şekilde kahramanlar kendilerininkinden başka bir hayatı yaşamaya başlıyorlar veya on yıllardır kurdukları hayatın dışında kalıveriyorlar. Belki de güvendiğimiz, asla değişmeyeceğini düşündüğümüz şeyler o kadar da sağlam değil. Daimi olarak bizim sandığımız şeylerin elimizden kayması an meselesi.

Bu ilginç yapısıyle kitap bana farklı bir okuma tecrübesi yaşattı ve kitabı çok severek okudum. Yazarın yalın ve biraz alaycı anlatımı çok hoşuma gitti. Bana şöyle ilginç bir şeyler öner diyecek arkadaşlarım için not ettim. Kendim için de Kehlmann'ın başka bir kitabını daha okuma notunu düştüm.
Mor Kitaplık'ta atıp tuttuklarımı görmediyseniz işte burada:

Selma Fındıklı

Ankara'da geçen, hem Ankara'yı hem de yeni bir devletin kuruluşunu, tarihini anlatan sekiz hikayeden oluşan bir kitap. Renkli karakterler ve canlı bir anlatım… >>>



Stefan Zweig

Zweig'ın iki değil üç öyküsünü içeren minik ama tadı büyük bir kitap. Baskısı çok özenli ve okuma keyfine keyif katıyor. Elbette esas keyif Zweig'ın ustalığı, anlatımdaki detaylar, psikolojik betimlemeler.  En çok hangi hikayeyi sevdim onu bile seçemiyorum. >>>

Nazlı Eray

Çok ilginç bir hikaye; dünyanın en güçlü adamıyla evlilik dışı ilişkisi olan bir süperstar bir gece şüpheli şekilde ölüyor Marilyn Monroe'nun bu satıra sığmayacak hikayesi Eray'ı da çok etkilemiş, onu okuyup araştırmaya itmiş ve en sonunda kendi üslubu ve tekniğiyle Marilyn'i Meryem adında Ankara'nın İvedik Caddesi'nde bir evde karşımıza çıkaran bir roman yazdırmış. Roman nasıl mı olmuş? Onu da yazıda bulacaksınız. >>>


Daha önce yayınlanmış yazılara ulaşmak isterseniz o da düşünüldü:
Yedi Güzel Yıl 2013'ün Kasım ayında tüm dünyada ilk Türkiye'de raflara çıkan Etgar Keret kitabı. Çıktığı günden beri de aklımdaydı. Hele de kitabın Keret'in son yedi yılda yaşadıklarını öyküleştirdiğini öğrenince iyice heveslendim.

Heveslendim çünkü Keret'i Gazze Blues adındaki Samir El-Youssef ile birlikte yazıdığı öykü kitabıyla tanıdım ve Keret'in öykülerine bayıldım. Kitabın adına tıklarsanız yorumlarımın detaylarını görebilirsiniz. Neyse efenim, bu kitabın teması Filistin-İsrail çatışmasıydı ve biri Yahudi biri Arap iki yazarın çatışma bölgesinin sesini duyurma amacıyla yazıdğı öykülerle doluydu. Keret'in askerliği, terörist saldırıları, ortodoks Yahudileri, korkuları öyle trajikomik öyle gerçek üstü ama öyle gerçek anlatıyordu ki…

Bu kitapta da Keret son yedi yılında yaşadıklarından kısa hikayeler devşirmiş. Kendi üslubunca anılarını aktarmış, bunu yaparken de gerçek üstücü mü denir büyülü gerçekçilik mi denir işte o tarzını kullanarak anılarını yeniden şekillendirmiş. Kronolojik sırayı takip etmeyen öykülerinde kimi zaman aslında başkalarının hayatlarını, kimi zaman da son yedi yılda yaşanmamış, çocukluğuna ya da anne babasına ait anılara yer vermiş. Bazen de bir küçük detaydan deneme vari hikayeler kaleme almış. 

Mizah anlayışı herkesin çok farklıdır, hele de kağıt üstündeki mizahta zevkler çok değişir. Evvela Keret'in dozundaki dalga geçişleriyle çok eğleniyorum. Mesela Bütün Samimiyetsizliğimle başlıklı hikayeside uydurduğu atıflara çok güldüm. Mesaisi olmayan baba olarak diğer çocukların anneleriyle yaptığı konuşmalar, oğluna yaptığı yakıştırmalar, perişanlığını anlattığı satırlada naif, ince bir mizahı var. Bu, özellikle zor durumları esprili bir yaklaşımla anlatım, herhalde Ortadoğu gibi acı dolu, her anı tehlikelere gebe bir coğrafyada daha önemi bir yetenek. Bu ortam da yeteneği bileyliyor.

Öykülerde çok insani şeyler var. Yeni doğacak bebeğin sorumluluğu karşısında ince ince korkan bir baba adayı, bütün felaketleri aynı gün gösleyen bir ademoğlu, babasının öleceği gerçeğiyle karşılaşan bir oğul, Yahudi olduğu için bir kertenkele gibi garip görüldüğünü düşünen ama pek de dine inanmayan bir İsrailli, abisi ilk öyküsüyle köpek kakası temizlemiş olan bir yazar, sirenleri duyunca oğlu ve karısıyla toprağa yatıp bunu bir oyuna çeviren bir adam… 

Tüm bunları anlatırken ben tek bir şeyin özlemini çektim: Gazze Blues'daki çılgın kurguların. Başka biri anlatsa çok saçma olabilecek şeylerin onun anlatımında ilgi çekici olması hoşuma gidiyordu.Yazar yaşantısını ne kadar eyip bükse de elbette tamamen kurgu olan öykülerindeki uçarılığı bu kitapta bulmak mümkün değil. 

Beğenerek okuduğum bu öykü kitabını 3 gruba tavsiye ediyorum: Bir, Keret'i sevip onu daha yakından tanımak isteyenler; iki ben çok uçuk kaçık şeylerden hoşlanmam diyip yine de Keret okumak isteyenler ve üç, Ortadoğulu olmak ve edebiyattaki yansımalarıyla ilgilenenler.
Küçük çocuklar kadınların kulaklarından doğar... Hepsi korku ve telaşla kulaklarına dokunurlar. Hayır, kulaklarından değil, burunlarından... Titreyen parmaklarını burun deliklerine sokarlar. Hayır, burundan olamaz, delik çok küçük, çocuklar oradan çıkamazlar. Öncesinde korkunç bir şeyler olur, annelerin gizledikleri bir şeyler, sürekli tekrarlanan bir facia... Her yıl!.. Aptallaşma, her ay!.. Ne felaket!
Sıfır Noktasındaki Kadın ile tanıştığım Neval El Saddavi veya Nawal El Saadawi'nin 1987'de İngiltere'de yayımlanan öykü kitabı Kadının Cennette Yeri Yok. İsminin getirdiği beklentinin aksine bu sefer sadece kadınları anlatmıyor Saddavi; savaşları, cinsellik politikalarını, bürokrasiyi, çocuk olmayı, erkek olmayı yani kısacası insanlığı ve özellikle insanlığın karanlık taraflarını anlatıyor.

Neval El Saddavi, yazarlığının ve psikiyatristliğinin yanı sıra ciddi bir feminist aktivist ve muhalif. 1972'de kaleme aldığı Arap kadınlarının sorunlarını anlattığı Woman and Sex kitabı ile beraber başı çokça devletle derde giren, hapis yatan, eşinden boşanma ve Mısır'dan atılma cezalarına çarptırılan yazar, aynı zamanda Arap Kadınları Dayanışma Derneği'nin kurucusu. Kendisiyle 2004 tarihinde yapılan Peçeyi Kaldırmak başlıklı şu söyleşide hakkında açılan son davaların durumunu, Mısır'ın o zamanki hali hakkındaki görüşlerini ve özellikle bayıldığım feminizm hakkındaki düşüncelerini okuyabilirsiniz. 

Kadının Cennette Yeri Yok, iç sıkan kitaplardan; gerek ele aldığı konular, gerekse kullanılan dil manen ve madden yorucu bir okuma deneyimi sunuyor. Öykülerin kiminde oldukça karmaşık bir alegorik anlatım, çoğunda ise bilinç akışı kullanılmış -ki bazı öykülerden hiçbir şey anlamadığımı itiraf etmem gerek. Her bir hikaye okuru düşüncelere sevk etse de çoğu Sıfır Noktasındaki Kadın'ın vuruculuğundan uzak. Kitaba dair bir diğer sıkıntı ise çok fazla ve kısa öykünün kitapta yer alıyor oluşu; hikayeler arasında sık sık geçiş yapmak, zaten anlaşılması güç öyküleri daha da anlaşılmaz kılıyor zaman zaman. Geriye kalan bir kaç gerçekten şahane öyküyse, kitabı ve okuru kurtarmak için yetersiz kalıyor maalesef. Yani okumak isterseniz; bir kaç güzel öykü için, yirmiye yakın zor anlaşılır öyküyle karşılaşmayı göze almalısınız.

Saddavi okumaya devam edeceğim; feminist edebiyata, hele hele oryantalist feminist edebiyata ekstra bir ilgi duymasam da  gün geçtikçe kanıksar hale getirildiğimiz ve dünyanın bir köşesinde, gerçekten yaşanmakta olan bu trajik hayatlara Saddavi'nin kaleminden şahit olmak için.

Kadının Cennette Yeri Yok, Neval El Seddavi - Everest Yayınları, 121 s.
Yine İstanbul çirkin. İstanbul mu? İstanbul çirkin şehir. Pis şehir. Hele yağmurlu günlerinde. Başka günler güzel mi, değil; güzel değil. Başka günler de köprüsü balgamlıdır. Yan sokakları çamurludur, molozludur. Geceleri kusmukludur. Evler güneşe sırtını çevirmiştir. Sokaklar dardır. Esnafı gaddardır. Zengini lakayttır. İnsanlar her yerde böyle. Yaldızlı karyolalarda çift yatanlar bile tek.

Alemdağ'da Var Bir Yılan
Alemdağ'da Var Bir Yılan, Sait Faik Abasıyanık'ın uzun süredir mücadele ettiği siroz hastalığına yenik düşerek 1954'te hayatını kaybetmesinden evvel yayımlanan son kitabı. 

Okuduğum bir önceki Sait Faik kitabı olan Mahalle Kahvesi için "yazarın sahip olduğu yaşama sevinci, hemen her öykünün her satırından okunuyor adeta" demiştim. Alemdağ'da Var Bir Yılan ise aksine; karamsarlığın ve yalnızlığın ön planda olduğu bir kitap. Ayrıca pek çok eleştirmene göre eserdeki hikayeler, biçem itibariyle de önceki öykülerinden farklı; o zamana kadar çoğunluğu biyografik izler taşıyan ancak başkakarına ait hikayeleri gerçekçi bir üslupla anlatırken, Alemdağ'da Var Bir Yılan'da kendi kişiliğini, kendi sorgulamalarını sürrealist bir anlatımla aktarıyor Abasıyanık. Bir nevi kendi münakaşasını gerçekleştiriyor, kendi benliğini sorguluyor. Öyle ki; Haziran 1954 tarihli Varlık dergisinde yayımlanan "Sait Faik'in Realitesi" başlıklı yazısında Fikret Ürgüp, "Mühim olan, Sait Faik'in bu hikayeleri yazarak içini dolduran sanat yükünden kurtulmuş, kendini anlama yolunda en büyük adımı atmış olmasıydı. Onu tanıdıklarını sananlar bu son hikayeleri büyük bir dikkatle okurlarsa nasıl da tanımadıklarını görecek ve yeniden keşfedeceklerdir. O da kendini tanımaya uğraşıyordu zaten ve bu karışıklık içinden her gün yeni bir tarafı aydınlığa çıkıyordu." diyor.

Sahiden de Alemdağ'da Var Bir Yılan'da yer alan on yedi öykü, diğer Sait Faik öykülerine nazaran daha derin, taşıdığı anlamlar açısından daha karmaşık... Öykülerinde gündelik, sıradan olayları basit bir üslupla anlatmasına alışageldiğimiz yazar bu eserde sık sık alegorik anlatıma başvurmuş; yalnızlıktan, dostsuzluktan ve ulaşılamaz bir aşktan yakınmış... Panco diye bir karakterle karşılaşıyoruz örneğin; hayali bir arkadaş mı, eski bir dost mu yoksa gizli bir aşık mı bilmediğimiz Panco bazen doğrudan, bazen dolaylı olarak dahil oluyor kimi öykülere. Abasıyanık'ın ulaşılamayan, bilinmeyen veya söylenemeyeni anlatmak için kullandığı bir imge. 

Kitaba dair ilginç bir anekdot ise şöyle: Eserde yer alan öykülerden birisi olan İki Kişiye Bir Hikaye'yi okurken ilginç bir şekilde aşina gelmişti. Daha evvel internet üzerinden veya başka bir şekilde okumuş olabileceğimi düşünürken Selim İleri'nin şu yazısındaki bahsi ile meselenin aslını anlamış oldum: 
Çünkü Sait Faik, önce “İki Kişiye Bir Hikâye”yi yazmış; sonra da hikâyesini kaybetmiş, oturmuş bir kez daha yazmış, “Ermeni Balıkçı ile Topal Martı” adını takmış. Bu ikincisini Mahalle Kahvesi’nde yayımlamış. İlkini bulmuş, onu da Alemdağ'da Var Bir Yılan’a almış. Hangisi daha etkileyici, kestiremiyorsunuz.
Öyle ki Mahalle Kahvesi'ni okuduğum vakitlerde Yalnızlar Mektebi'nden sevgili Devran Bostancıoğlu ile Sait Faik'ten konuşmuş, adını hatırlamadığımız ama çok sevdiğimiz bu öyküyü o Alemdağ'da Var Bir Yılan'da okuduğunu, bense Mahalle Kahvesi'nde okuduğumu öne sürmüş ve mutabakata varamamıştık. Meğer öykü nüanslara rağmen iki kitapta da yer alıyormuş. Böylece aynı öykünün iki farklı zamanda kaleme alınması üzerine hoş bir gözlem imkanı bulmuş oldum, ki iki kitaba da sahipseniz size de tavsiye ederim. 

Son olarak; İş Bankası Kültür Yayınları'nın kapak tasarımları, YKY'nin klasikleşmiş ama özgünlük ve ruh yoksunu kapaklarının ardından ilaç gibi geliyor Sait Faik eserlerine. Her ne kadar onlar da pek özgünlük peşinde olmasalar da (yılan yılana benzer demeyin; buradaki bayraktan birebir alınmış çizim) en azından eserin ve Abasıyanık'ın ruhuna yaraşır bir tasarım diyebilirim.

Hamiş: Sait Faik demişken; Yalnızlar Mektebi'nin 4. sayısı raflardaki yerini çoktan aldı bile! Bu sayının kapağında Abasıyanık sesleniyor bize, "Hişt Hişt" diye.  Bu sayı hakkında detaylı bilgi için buradan, satış noktaları için buradan ve dergiye ulaşamayanlar için yapılan güzelliğe göz atmak isterseniz de buradan buyurun.

Alemdağ'da Var Bir Yılan Sait Faik Abasıyanık, İş Bankası Kültür Yayınları - 136 s.


Mor Kitaplık yazılarımla yine karşınızdayım. Öykü, otobiyografi, kuram... ne ararsanız.


Eğlenerek öğrenmek için çizgi bilim! Günlük hayatta karşılaştığınız sorun ve çelişkilere ışık tutabilecek olan eleştirel teoriyi içerikten çalmadan özetleyen bir kitap. Ne kadar ''giriş'' seviyesinde olduğu iddia edilse de kuramla az da olsa tanışık olanların daha fazla verim alacağını düşünüyorum. >>>


Gerçek hikayelere duyduğum tutuku malum. Müthiş bir mücadele, etkileyici bir dürüstlük ve yalın bir dille anlatılmış. Özellikle gençlere tavsiye ediyorum. >>>


Cinselliği ve ilişkileri konu alan 13 kısa öykü. Belki bir şaheser değil ama anlatımı, cinselliği bayağılaştırmadan sunabilmesi kitabı keyifle okutuyor>>>


Daha önce yayınlanmış yazılara ulaşmak isterseniz o da düşünüldü:
Merter bekliyordu. Bir an önce bu sıkıntıdan kurtulmaya ve yeniden kaçıp, uzaklara, çok uzaklara gitmeye ayarlamıştı iç saatlerini. Çekip gidecekti. Kaçacaktı. Hemen, babası iyileşir iyileşmez, kaçacaktı. Kendi coğrafyasında, kendi yaşamını yaşayabilmek, biraz Anita, biraz turizm, ama en çok uzakta olmak için gidecekti. Kaçacaktı buradan, mobilya işinden, angaryalardan, başkasının yaşamını prova etmeklerden, “iyi insan” olmak zorunda kalışlardan… tümünden, tümden kaçacaktı. En çabuk, en ilk zamanda.
Buket Uzuner'in Kumral Ada~Mavi Tuna'sını okuyup beğendikten sonra, yazarın diğer kitaplarında aynı hazzı bulup bulamayacağım endişesine kapılmış, "Sizce hangi Uzuner kitabı beni hayal kırıklığına uğratmaz?" diye sormuştum. Önerilerden birisi olan Karayel Hüznü, tam da aradığım gibi bir kitap çıktı; hayal kırıklığına uğramak bir yana, Uzuner hayranlığım bir kat daha arttı.

İçerisinde üç tane öykünün yer aldığı kitap, esere de ismini veren Karayel Hüznü adlı şiirle karşılıyor okuru. Sivas katliamında kaybettiğimiz Metin Altıok'a ithaf edilen ve sevdiği bir şairi kaybetmenin korkusu ile yaşama tutunmasını sağlama ümidini aynı anda hissettiren enfes şiirde Uzuner, yedi gün boyunca komada kalan şaire sesleniyor:

Haydi şair kalk, 
Birazdan güne varır gece, 
Aydınlık şiirlerde hece hece. 
Bayramlıklar giymiş bekliyor, 
Seni yeni şiirler, 
Zaten hiç yakışmıyor 
Şairlere ölümler.

Kitabın ilk öyküsü Otuz Yedi Yaş. O yaşına kadar Alp Dağları'na gidemediğinin, hayalini gerçekleştiremediğinin ayrıdına varan bir kadının hikayesi... O zamana değin düşünmemiş, düşünmediği için geldiği konumu fark edememiş kahramanımızın hayatını, tercihlerini ve yaptığı seçimleri sorgulamasına ortak oluyoruz. Öykünün fonunda ise Thelma & Louise filmiyle kültleşen Marianne Faithfull şarkısı yer alıyor; The Ballad of Lucy Jordan

Ferdi… Böyle bir şeyin olabilecğini hiç düşünmemiştim. Okuyunca da maalesef gayet olabilir göründü gözüme. Yalnız bu Ankara'da yaşamış büyük adamların anılarında göremeyeceğiniz, eski haber kupürlerinde bulamayacağınız türden bir hikaye. Buna ancak yazar şahit olmuştur diye düşünmüştüm ki evet otobiyografik bir tarafı varmış. Kitapta başka hikayelerde de irkilerek görüldüğü üzere memlekette linç etmek, döverek adam öldürmek, suçlayıp etiketlemek ne kolay ne sıradan bir olaymış arkadaş!

Bilmiyorum Fatma… O aile o cümleler o orta sınıflık o kadar bilindik ki… Gerçek bir öyküye dayanıyormuş ama bunu yazarın açıklamasına da gerek yok aslında. Şu günlerde de yaşananları acı acı anlattı bana. Hele o alkışlama…

Koltuk… Hikaye sıradan ama anlatımı, kurgulanışı güzel. Üç kişilik bir grup bahçedeki bir koltuk hakkında bir hikaye uyduruyorlar. Hikaye bir aşk üçgenini ve bir cinayeti içeriyor ama bu hikayeyi anlatanlarla hikayenin kahramanları arasındaki hem fiziki hem de ilişkisel benzerlikler insanın aklına değişik değişik şeyler getiriyor. Okuyan biri o da aynı şeyi mi düşünmüş paylaşırsa memnun olurum.

Yazarın kitabın başında bu çalışmayla ve genel olarak Ankara'yla ilgili düşüncelerini anlattığı bir giriş yazısı var. Bu yazıyı kitabı bitirdikten sonra okumanızı tavsiye ederim. Hikayeleri okuduktan sonra o açıklama ve yorumların çok daha anlamlı oluyor. Bu yazıda öykülerin esinlenildiği eser ve yazarların adı da var ki bence buradan iz sürerek pek güzel şeyler okunabilir. Bir de ben bu hikayeler Ankara'ya özgü değil, başka herhangi bir yerde geçiyor olabilirdi diye düşünürken bahsettiğim bölümde yazarın şu sözleriyle karşılaştm alıntılamak zorundayım:

''Bu hikayeler İstanbul'da veya Adana'da da geçebilirdi. Sofya'da veya İskenderiye'de… Ankaralı hikaye olmaz olsa olsa Ankara'da geçen hikaye olur. … aslolan insandır, ona dair hikayelerdir. Bu albumu o gözle okursanız sanki daha doğru olur. Ankara'da geçen çizgi roman yokmuş, öykü ve roman azmış, o da başka mesele. En azından benim öyle bir derdim, telafi etme arzum yok, bu da bilinsin isterim.''
Bunu çizen bunu da çizdi.

Ben Levent Cantek'i Birikim dergisindeki yazılarından tanıyordum, siz de diğer mizah çalışmalarından tanıyorsunuzdur belki. Yazarın Dumankara'yla ilgili röportajını Öteki Sinema'da bulabilirsiniz.

Bu kitabı ODTÜ'deki kitapçıda görüp müthiş bir keşif yaptım diye düşündüm. Elbette çizgi roman ve grafik roman ilgilileri bu albumu çoktan gündemine almıştı. Haklılar da çünkü bu grafik roman türünün ülkedeki ilk örneği. Grafik ve çizgi romancılık hakkında bilgim olmadığından çizimler konusunda atıp tutamayacağım. Çizerler hakkında bilgiye ise hem kitabın son sayfalarından hem de internet sitesinden ulaşabilirsiniz. Yalnız çizerlerden biri olan Murat Başol'un yanda gördüğünüz güzel çizimin de sahibi olduğunu belirtmek isterim.


Son olarak daha fazla Ankara'da geçen kitap isteyenleri 06 Plakalı Kitaplarbaşlıklı yazıya davet ediyor, Dumankara'yı da sıra dışı işlerden hoşlanıyorsanız kaçırmayın diyorum.

* Ankara'da geçen romanlar listemi paylaşacağım yakında. Az olunca bulmak da zor oluyor, böylece okumak isteyenlere yardımcı olurum belki.