İhsan Oktay Anar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İhsan Oktay Anar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ateş Ve Su
Ateş - Ahmet Hamdi Tanpınar
Su - İhsan Oktay Anar
İnsanoğlu, insanoğlunun cehennemidir. Bizi öldürecek belki binlerce hastalık,
binlerce vaziyet vardır. Fakat başkasının yerini hiçbiri alamaz.
Ahmet Hamdi Tanpınar / Saatleri Ayarlama Enstitüsü
"...kendi payıma ben dünyayı rüyalarımla keşfetmeye çalıştım. bu yeterince cesur olmadığımın bir göstergesi olabilir. aynı hatayı senin de yapmana yol açmak istemiyorum. sana izin veriyorum, git. git ve benim göremediklerimi gör, benim dokunamadıklarıma dokun, sevemediklerimi sev ve hatta, bu babanın çekmeye cesaret edemediği acıları çek. dünyadan ve onun binbir halinden korkma."
İhsan Oktay Anar/ Tutunamayanlar
Buradaki yazıda da belirttiğim gibi Amat, her İhsan Oktay Anar kitabı gibi pek çok eski kelime içeriyor ancak bu sefer muhteviyata denizcilik terimleri de eklendiği için kimi zaman kelimelerin anlamlarını bilmeden cümleleri anlamak gerçekten imkansız bir hal alıyor.
Yazarın kendi üslubu, kendi seçimi -ki eserlerine masalsı bir atmosfer ve şiirsellik katması açısından da oldukça keyifli- olabilir ancak bu noktada yayın evinin okura kolaylık sunması gerektiği konusundaki görüşümü tekrar vurgulamak isterim. Bilinmeyen kelimeler özellikle Amat'ta, okuduğum diğer Anar kitaplarına kıyasla çok daha zorlu bir süreç yaratıyor, terim çokluğu cümlenin gelişinden anlam çıkartmayı olanaksız hale getiriyor.
Dolayısıyla sözlük çalışmalarım arasında en işlevsel olanı -şimdilik- bu olacak sanıyorum ki. Kelimelerin anlamlarını çoğunlukla TDK, ekşisözlük ve amat.blogcu adreslerinden buldum. Uzun uğraş ve çabalarıma rağmen bulamadığım kelimeler de oldu maalesef.
Faydalı olması temennisiyle, "Amat Sözlüğü"ne ulaşmak isteyenleri yazının devamına alalım:
Aborda: Bir deniz teknesinin başka bir tekneye, bir iskeleye veya bir rıhtıma yanını vererek yanaşması.
Açevela: Serenlerin aşırılabildiği kadar prasya edilmesi. Bir yere asılan veya çekilen veya su üzerinde yüzdürülerek getirilen herhangi bir cismin bir yere çarpmaması veya kendine yakın bir cisimle çarpışmaması için yapılan bir donanım.
Afyon ruhu: Yatıştırıcı olarak kullanılan afyon tentürü.
Ahar: Hattatların kâğıt cilalamak için kullandıkları nişasta ve yumurta akından yapılan özel bir karışım.
Ahuvah: Ah vah
Akbaldırotu: Zambakgiller (Liliaceae) familyasından, beyaz çiçekli, soğanlı, 80 cm kadar boylanabilen otsu bir bitki. Tükrük otu.
Alabanda: Deniz teknelerinin iç yanları, borda karşıtı.
Alabora: 1.Geminin yan yatması. 2.Bir serenin yatay durumdan düşey duruma getirilmesi. 3.Selamlamak için filika küreklerinin yukarıya kaldırılması. 4.Balığı toplamak için dalyan ağının yukarıya alınması.
Alarga: 1.Açık deniz, engin. 2.Uzaktan, açıktan 3.“Açıktan geç, yaklaşma” anlamında kullanılan bir seslenme sözü.
Alesta: Harekete hazır, tetikte
Almanak: Gökbilim yıllığı; Önemli gökcisimlerinin yer, uzaklık, parlaklık vb. değerlerini bir yıl boyunca, her gün için veren kitap.
Apaz seyri: (yelkenli ile) Rüzgârın geliş yönüne 90 derece ile yapılan seyir
Ariva: Yelkenlilerde gabyaların direklerine çıkmak için verilen komut.
Arkebüz: XV. yüzyılda Fransa'da kullanılmaya başlanan, taşınabilir ateşli silah
Arma: Geminin yürümesine hizmet eden direk, ip, seren, halat ve yelken takımı.
Armadora: (Armadura) Gemide direklere takılı halatları bağlamak için küpeştenin iç tarafında bulunan delikli ve çubuklu levha.
Avara: 1.Üzerinde döndüğü ve kendisini taşıyan milden bağımsız olarak çalışan mekanizma. 2.Kıyıya dayanılarak sandalın açılması için kürekçilere verilen komut. 3.Bir geminin başka bir gemiden veya kıyıdan açılması.
Ay menzilleri: Ayın dünya etrafındaki yörüngesinde aynı noktaya tekrar gelmesi için geçen zaman.
Aylakçı: Temelli işi olmayan işçi.
Ayyuka çıkmak: 1.Ses - yükselmek 2.Dedikodu - herkesçe duyulmak, yayılmak
Azap: 1.Anadolu'nun birçok bölgesinde çiftlik uşağı. 2.Yeniçeriler zamanında gerektikçe sancaklardaki gençlerden toplanıp ordu ve donanmaya katılan asker
Babafingo direği: Yelkenli gemilerde direklerin ve gabyanın üstünde bulunan en yüksek bölüm
Badarna etmek: Denizcilikte, bir halatın aşınmaması için üstünün halat veya koruyucu bir malzeme ile sarılması.
Balçak: 1.Kabza. 2.Kabzanın demir siperi.
Balyemez topu: Eskiden kullanılmış olan uzun menzilli bir çeşit top.
Banlamak: 1.Horoz ötmek. 2.Bağırmak.
Barata: 1.Bilim doktorları ile kardinallerin giydikleri dört köşe külah veya başlık. 2.Osmanlı sarayında genellikle bostancıların, baltacı ve kapıcıların giydikleri, kırmızı çuhadan yapılmış, ucu kıvrık, uzunca başlık.
Baş kıç vurmak: Baştan gelen dalgalarla gemi, başı ve kıçı üzerinde inip kalkmak.
Başeski: 1.En kıdemli kimse. 2.Yeniçeri bölüklerinin en kıdemsiz subayı ve erlerinin en kıdemlisi.
Baştarde: Kadırga türünden bir savaş gemisi.
Binbirdelik otu: Adi kuzukıran, sarı kantaron.
Bodoslama: Gemi omurgasının baş tarafından yukarıya uzanan ağaç veya demir direklerden her biri.
Bonevantur direği: Büyük tekneler için dördüncü direk (?)
Borda: Geminin veya kayığın yanı, alabanda karşıtı.
Borda çalımı: Bir tekne güvertesinin orta kısımdan başa ve kıça doğru yaptığı yukarı eğim.
Brago halatları: Savaş teknesinde topu bordoya bağlayan halat.
Brik: İki direkli, seren yelkenli, birkaç top taşıyan gemi.
Broş atmak: Bir yelkenli teknenin, rüzgâr tam arkadan veya kıç omuzluktan gelirken, rüzgâra doğru dönme isteği.
Bucurgat: Yelken ipi manivelası, vinç; yelken ipini manivelayla çekme işlemi
Bukağı: 1.Ağır cezalıların ayaklarına takılıp ucuna pranga bağlanan demir halka 2.Kaçmaması için hayvanların ayağına takılan zincir, demir köstek.
Bumbarta: (Bombarda) İki direkli bir savaş gemisi türü.
Barba: İhtiyar Rum meyhanecisi
Börk: Genellikle hayvan postundan yapılan başlık
Burgu: Örtü
Buselik: Klasik Türk müziğinde on üç basit makamdan biri.
Cahim: 1.Çok sıcak yer. 2.7 katı olan cehennemin, azabı bakımından 2. şiddetli tabakası.
Camadan vurmak: Şiddetli rüzgarlı, fırtınalı havalarda yelkeni uçlarına camadan düğümü atarak küçültmek.
Canfes: 1.Üzerinde desen bulunmayan, ince dokunmuş, parlak, tok, ipekli kumaş.
Cebeci: Yeniçeri ordusunda silah yapan, onaran ve bakımı ile görevli bulunan, savaşta ordunun silah ve cephanesini ulaştıran yaya kapıkulu ocaklarından bir sınıf asker.
Cırgana: Balık ağı gibi örgü
Cıvadra: Geminin baş tarafından havaya doğru biraz kalkık olarak uzatılmış bulunan direk.
Cinsi latif: 1.Kadın. 2.Güzel, alımlı, hoşa giden kadın.
Cürüm: 1.Suç 2.Yanlışlık, kusur veya hata
Çakşır: 1.Paça bölümü diz üstünde veya diz altında kalan bir tür erkek şalvar
Çanaklık: Gemi direklerindeki gözetleme yeri.
Çargah: 1.Türk müziğinde “do” perdesinin adı. 2.Bu perdede karar kılan makam.
Çarmık: Yelkenli kayık direklerinin çevresinde bulunan ip veya teller,
Çayırmelikesi: Gülgillerden, beyaz veya pembe çiçekli, bahçelerde süs bitkisi olarak yetiştirilen bir ağaççık, erkeçsakalı, keçi sakalı
Çekeleve: Kıç tarafı yüksek hızlı giden yelkenli.
Çektiri: Yelkenleri olmakla birlikte kürekle de yol alan eski zaman gemisi, çektirme
Çıfıt otu: Sedefotugiller familyasından, çayırlarda yetişen, küçük çiçekli bir bitki, kokarsedefotu
Çiroz: 1.Yumurtasını atarak zayıflamış uskumru balığı. 2.Bu balığın kurutulmuşu. 3.Çok zayıf (kimse).
Çopur: Yüzü çiçek hastalığından kalma küçük yara izleri taşıyan, aşırı çiçek bozuğu olan (kimse)
Çuha: Tüysüz, ince, sık dokunmuş yün kumaş
Daltaban: 1.Yalın ayak (kimse). 2.mec. Aşağılık, serseri.
Debdebe: Görkem
Deberan: Sevr burcu
Def-i bela: Başa gelen belayı savma.
Defter-i kebir: Büyük defter.
Demir bakire: Suçluları idam etmek için kullanılan, demirden ve içine bir insanın sığabileceğin büyüklükte yapılmış, kapağında sivri çiviler bulunan bir çeşit kutu.
Demir taramak: Gemi, rüzgâr veya akıntı yüzünden çıpasını sürümek.
Destar: 1.Sarık. 2.Örtü.
Destemora: Direğin ucuna takılan, içinden bu direğin üstüne basılan ikinci bir direk veya çubuğun geçirildiği tahta parça.
Deyus: (Deyyus) Karısının veya kendisine çok yakın bir kadının iffetsizliğine göz yuman (kimse).
Dıraverç: (Tıraverse yapmak) geminin bir limana girmeden liman önünde ve seyir halinde bulunması. Limanın girişe kapalı bulunması veya kotu hava koşulları sahile doğru gitmeye elverişli olmadığı hallerde gemilerin demirlemeden açıkta seyir etmesi durumu.
Dilharap: (Dil harab) Gönlü yıkılmış
Dimağ: 1.Beyin 2.Bilinç, zihin
Dirise etmek: Bir taraftan bir tarafa dönme, rüzgarın yön değiştirmesi
Dişbudak: Zeytingillerden, kerestesi sert ve değerli bir ağaç, demircik
Divit: Hokkadaki mürekkebe batırılarak yazı yazmaya yarayan ve değişik uçları olan bir tür kalem
Dolama: Giysilerin üstüne giyilen, önü açık bir tür üstlük
Dukalık: Bir dukanın yönetiminde bulunan ülke
Dulaptalotu: Yüksek yerlerde yetişen, meyveleri kırmızıya yakın, yaprakları açık yeşil olan güzel kokulu bir ağaççık.
Eftamintokofti: Kuyruklu yalan.
Emyal cetveli: Mil (uzunluk birimi) cetveli.
Eskadron: Süvari bölüğü
Eskiv: Yüze gelen bir darbeye karşı yapılan, bel ve boyun bükerek savuşturma hareketi
Esmeril: Zımpara
Eyyam: Günler
Eza: Üzme, sıkıntı verme, üzgü
Faça etmek: Serenleri başa veya geriye doğru çevirerek yelkenleri sarmak.
Falya tavası: Topları ateşlemek için ağız otunun konulduğu yer
Fanus feneri: Süslü, ayaklı fener
Farekulağı: Scrophulariaceae familyasına ait mavimsi, pembemsi, kırmızımsı veya beyazımsı taç yaprakları bulunan bir veya çok yıllık su bitkileri.
Fehamet: 1.Büyüklük, ululuk. 2.Değer.
Fersah: 1.Yaklaşık 5 kilometrelik bir uzaklık ölçüsü. 2.mec. Çok uzun mesafe, uzaklık.
Fırıldakçı: Düzen çeviren, düzenci, dolap çeviren kimse
Fırkateyn: Üç direkli, bir tür yelkenli savaş gemisi.
Fika yapmak: Elin başparmağının şehadet parmağının iç kısmı ile orta parmağın dış kısmı arasına yerleştirilip elin de yumruk gibi büzülmesi sonucu meydana gelen hareket, nah çekmek.
Filador: Çarmıhların gerilmesi için kullanılan sistem
Filuri: Frenk guldeninin Türkçesi
Flandra: Genellikle ince bezden yapılmış, uçkurluk bölümü dar, kurdele biçiminde bayrak.
Flok: Geminin cıvadrasına çekilen üçgen yelken.
Foga maytabı: Barut tipi bir maddeyle kaplı demir ateş çubuğu
Fora: 1.Yelken açtırma, mayna karşıtı. 2.Yelkenleri açtırmak için verilen komut: Fora yelken!
Foravele: Sarılı bulunan ve yağmurdan ıslanmış bulunan yelkenleri kurutmak maksadıyla açmak için verilen komut
Forza: Köle
Füle: Adım aralığı
Gabya: Ana direk ile babafingo çubuğu arasındaki çubuk veya yelken
Gabyar: Yelkenli gemilerde yelken, arma, seren ve bütün bunlara ait her tür işi yapan görevli, gabyacı.
Gargaraya getirilmek: 1.Gürültüye, karışıklığa boğarak bir sözün veya bir işin etkisini azaltmak, dağıtmak, dikkatten kaçırmak; 2.Kandırmak, aldatmak.
Garot: İdam yerine, yavaş yavaş boğarak gerçekleştirilen ölüm cezası
Gayb: Beş duyuyla algılanabilenin ötesinde olan
Gebergah olmak: Ölmek
Gerdaniye: Klasik Türk müziğinde ince sol notasını andıran perde ve bir makam adı.
Gofer ağacı: Tevrat'a göre Nuh’un gemisinin yapıldığı ağaç. Bir çeşit selvi ağacı ve Lübnan sediri gibi tanıtımlar mevcut.
Gomar: Beşiklerin üst kısmının bir ucundan öbür ucuna uzatılmış odun.
Gomina: Deniz milinin onda birine tekabül eden ölçü birimi. (185.2 metre)
Grandi direği: Geminin baştan ikinci direği.
Griva: Demirin kullanımından önce, demiri griva babasına çekmek ve bağlamak için kullanılan palanga
Güherçile: Tarımda gübre, hekimlikte ilaç olarak kullanılan, barut vb. patlayıcı maddeler yapımına yarayan, beyaz renkte ve ince billurlar durumunda birleşik bir madde, potasyum nitrat, barutun hammaddesi
Gülbank: Hep bir ağızdan ve makamla yapılan dua veya ant
Gündoğusu: Doğu rüzgarı
Güveyfeneri: Patlıcangillerden, kırmızı ve ekşimsi meyvesi idrar söktürücü olarak kullanılan, çok yıllık ve otsu bir bitki, gelin otu
Hakir: Aşağı görülen, değersiz
Hara: Atların yetiştirildiği ve bakımlarının yapıldığı, hayvanların rahatça hareket etmelerini sağlayan alanların bulunduğu tesis
Harbi: Ateşli silahların içini temizlemekte kullanılan çubuk, harbe
Hassa: Özellik, hasiyet
Haviye: Issız, tenha yer, çöl.
Hayali: Gölge oyunu ustası.
Haydarın kasası: 1.Denizin dibinde yaşadığı düşünülen kötü ruhun Osmalıca ismi 2.Denizin dibi
Hayret-i mucip: Hayret gerektiren
Heyula: Korkunç hayal
Hıyarcık: Lenf yumrularının ve özellikle kasık lenf yumrularının yangılanarak şişmesi, bubo.
Hilat: Kaftan
Hisa: Bir şeyi yukarı kaldırmak anlamındaki denizcilik terimi
Hora tepmek: 1.Hora oynamak: 2. Ayaklarını vurarak gürültü etmek.
Hub: Farsçada güzel
Humbara: Demir veya tunçtan dökülmüş, yuvarlak ve boş olan içine patlayıcı maddeler doldurulup havan topu veya el ile atılan, yuvarlak bir tür bomba, kumbara
Hurç: 1.Genellikle yelken bezinden veya meşinden yapılmış büyük heybe. 2.Çeşitli kumaşlardan yapılan, içerisine battaniye, yorgan vb. eşya konulan özel çanta.
Hutame: Cehennemin beşinci katı
Hülle: Medeni Kanun'un kabulünden önce, kocasından üç kez boşanan kadının, yine eski kocasıyla evlenebilmesi için yabancı bir erkeğe bir günlüğüne nikâh edilmesi.
Hüseyni: . 1. Klasik Türk müziğinde dügâh perdesinde karar kılan bir makam. 2. Klasik Türk müziğinde mi notası.
Irmık halatı: Yelken gemilerinin kendilerini çektirmek için çekici filikaya verdikleri halat
Iskanca: Nöbet, vardiya veya küreği değiştirmek.
Iskarmoz: 1.Gemilerin kaburgalarını oluşturan eğri ağaçların adı. 2.Kürek takmak için kayık ve sandalın yan kenarına dikine yerleştirilmiş ağaç çubuk.
Iskarpela: Tahta, metal veya taşı işlemeye yarayan çelik araç.
Iskarta: 1.Bazı iskambil oyunlarında kullanılması gerekmediğinden bir yana bırakılan kâğıtlar. 2.Herhangi bir nedenle değerini yitirmiş mal
Iskota: Büyük yelkenleri yönetmek için kullanılan ip.
Istralya: 1.Gemide direk ve çubukları baş tarafından yani burundan tutan halat. 2.Geminin kaburgalarını birbirine bağlayan demir kuşak.
İğdiş: Erkeklik bezleri çıkarılarak veya burularak erkeklik görevi yapamayacak duruma getirilmiş (hayvan ve özellikle at).
İhya olmak: 1. Daha iyi bir duruma gelmek 2.Mutluluğa kavuşmak 3.Bayındır duruma getirilmek.
İntibak etmek: 1.Uyum. 2.İki şeyin ölçülerinin birbirini tutması.
İsevi: Hristiyan.
İskandil: 1.Denizin derinliğini ölçme. 2.Bu iş için kullanılan araç
İskandil salvosu: İskandil kurşunlarının bağlandığı işaretli salvo
İskele alabanda: Dümeni sol yana doğru sonuna kadar çevirme komutu.
İskele: Geminin sol yanı.
İskota: Yelkenleri açmak ve tutmak için alt köşelerine bağlanan halat, zincir ve palangadan oluşan donanım
İstimna etmek: Mastürbasyon.
İstinga etmek: Yelkenleri toplamak.
İstinga: Yelkenleri toplamak için kullanılan halat.
İstisna akitli/İstisna akdi: Bir bedel karşılığında belli bir eserin yapılması taahhüdünü içeren sözleşme
İstralya: 1.Gemide direk ve çubukları baş tarafından yani burundan tutan halat. 2.Geminin kaburgalarını birbirine bağlayan demir kuşak.
İzinname: 1.Bırakma veya çıkarma kâğıdı. 2.Bir nikâhın kıyılması için kadı tarafından verilen izin kâğıdı.
Kabzetmek: Teslim almak, ele almak
Kadem: 1.Ayak. 2.Uğur
Kadırga: Hem yelken hem kürekle yol alan, özellikle Akdeniz'de kullanılmış bir savaş gemisi
Kadırga: Harmanın rüzgâr alan tarafına ekin demetleriyle yapılan engel.
Kalafat yapmak: Geminin kaplama tahtaları arasını üstüpü ile doldurup ziftleyerek su geçirmez duruma getirme işi
Kalafatçı: 1.Gemi ve kayıklarda kalafatlama işini yapan kimse. 2.Kalafat yapan veya satan kimse.
Kalyon: Yelkenle ve kürekle yol alan savaş gemilerinin en büyüğü.
Kampana: 1.Çan. 2.Tekerleğin dingil üzerindeki fren mekanizması.
Kantarlı: Çok ağır
Kanun-ı Kadim: Osmanlı Devleti'nde önceden beri gelen kanunlara verilen isim
Kaptanı derya: 1.Osmanlı donanmasının komutanı 2.”Denizler kaptanı”
Kaput: . 1.Asker paltosu 2.Otomobil, kamyon vb. motorlu taşıtlarda motoru örten açılır kapanır biçimdeki kapak. 3.Prezervatif.
Karabina: Namlusu genellikle yivli, kısa ve hafif bir tüfek
Karaka: Namlusu genellikle yivli, kısa ve hafif bir tüfek
Karakullukçu: İşçi, gündelikçi- Yeniçeri ocağı bölük ve ortalarında odaları ve odaya gelen konukların ayakkabılarını temizlemek, yemek kaplarını yıkamak ve benzeri işler görmekle yükümlü er.
Karavel: Çift motorlu bir uçak türü.
Karayel: Kuzeybatıdan esen, genellikle soğuk, kimi kez fırtına niteliğinde yerel rüzgâr.
Karayel: Kuzey Batı’dan esen rüzgâr
Kasavela: Gemi yelken ve tenteleri ile personele ait çamaşırların kurutulması için pruva gönderi ile geri tarafındaki bir yere gerilen halat.
Kasavet: Üzüntü, tasa, kaygı, sıkıntı.
Kastanyola: 1.Bir çarkın dişlerine takılıp geriye doğru dönmesini önleyen dil. 2.Akan gemi zincirini sıkarak durdurmak için kullanılan, güverte locasının altına konmuş, hareketli demir kol.
Kavanço etmek: 1.Yelkeni bir bordadan öbür bordaya geçirme. 2.Değiştirme, aynı türden bir şeyin yerine bir başkasını koyma. 3.Bir işi başka birine yükleme, başına sarma.
Kavela: Halatların dikişlerinde kullanılan demir veya ağaç kama.
Kaygusuz: Osmanlı zamanında esrara verilen ad
Kazan-ı Şerif: Yeniçeri ocağına bağlı kişilerce kutsal sayılan, Hacı Bektaşı Veli'nin içinden yemek yediğine ve yedirdiğine inanılan büyük ve görkemli pişirme kabı.
Kebire (gebre) otu: Sürekli yeşil kalan çalı görünümünde bir bitki, kebere, kapari (Capparis).
Kemere:Güvertenin döşenebilmesi için posta uçlarını birleştiren enine (omurgaya dik) konan kısımlar.
Kerime: Kız evlat
Kerkmek: Sapık amaçla birisinin arkasına değmek, sürtünmek.
Kerte: 1.İşaret için yapılmış çentik veya iz, kerti. 2. Derece, radde
Kıç: Deniz teknelerinde art taraf
Kılağı: Taş üzerinde bilenen bir kesici aracın keskin yüzüne yapışan ve aracın iyi kesebilmesi için, yağlanmış yumuşak taşla kaldırılması gereken çok ince çelik parçaları, zağ.
Kırlangıç (gemi türü): Osmanlı donanmasında yer alan, karakol ve keşif işlerinde kullanılan, yelkenli ve kürekli küçük bir tür savaş gemisi
Kırmızı zırnık: Kırmızı arsenik
Kıyam etmek: (kıyam) 1. İslam inancına göre, ölümden sonra yeniden dirilip ayağa kalkma. 2.Namazda ayakta durma. 3.Ayağa kalkma, ayakta durma. 4.Bir işe girişme, kalkışma, teşebbüs etme. 5.Ayaklanma, başkaldırma, karşı gelme
Kitabül İber: İbretler Kitabı – İbni Haldun (14. yy)
Kitre: Gevenden çıkarılan bir tür zamk, kestere.
Kolomborne: 14.-15. yüzyıllar arasında kullanılan bir tür uzun namlulu kaval top
Konç: Ayağa giyilen şeylerde ayak bileğinden baldıra doğru olan bölüm
Köçek: 1.Kadın kılığına girip oynayan erkek 2.Ağırbaşlı davranışları olmayan kimse.
Kös: Savaşlarda, alaylarda at, deve veya araba üzerinde taşınan ve işaret vermek için kullanılan büyük davul.
Kuburluk: 1.Tabanca kılıfı. 2.Kuburun konduğu yer
Kukumav kuşu: Aykuşgillerden, Avrupa, Asya ve Kuzey Afrika'da yaşayan, kahverengi tüylerinin üzerinde beyaz benekleri olan, başını 180 derece çevirebilen bir baykuş türü, kukumav
Kuzine: 1.Hem ısıtmaya hem de üzerinde veya içinde yemek pişirmeye yarayan büyük mutfak sobası. 2.Gemilerde yemek pişirilen yer
Külah giydirmek: Hile ile, oyunla aldatmak.
Külhan: Hamamları ısıtan, hamamın altında bulunan kapalı ve geniş ocak, cehennemlik
Künder: Gönder.
Küpeşte: Gemide güverte hizasında ıskarmoz bağlarına tutturulan dikmelerin dış yüzlerine kaplanan kaplamaların oluşturduğu siper, borda kaplamalarının en üstü, güverteden yukarı kalan bölüm, korkuluk, parapet
Küpleme: Karında su birikmesi sebebiyle oluşan, şişmeyle beliren hastalık.
Küthüda: (Kethüda) Zengin kimselerin ve devlet büyüklerinin buyruğunda çalışan, onların birtakım işlerini gören kimse, kâhya.
Kütüklük: İçine şarjöre geçirilmiş tüfek fişeği konulan ve palaska kayışına geçirilen kösele çanta, fişeklik.
Laşka: (Laçka) Gemi halatının gevşetilip boşa bırakılması.
Lava etmek: 1.Bir filikayı ilerletmek; 2.Birini çekiştirmek.
Lenger: 1.Yayvan ve kenarları geniş, büyük bakır kap 2.Bu kabın alabileceği miktarda olan 3.Gemi demiri.
Leza: Cehennemin yedi kapısından biri
Livata: Oğlancılık.
Lombar: Gemi bordalarına, küpeştelerine açılan dörtgen biçiminde delik.
Manivela: 1. Bir ucunun bağlı bulunduğu bir nokta çevresinde dönen kol 2.Kaldıraç
Mantilya: Serenleri direk ve çubuklara asmak ve serenleri güverteye paralel tutmak için seren cundalarından direğe alınan halatlar.
Mapa: 1.Ucu halkalı cıvata. 2.Gemi içini aydınlatmaya yarayan, içinde zeytinyağı bulunan siperli fener.
Marinel: Usta denizci
Marsipet: Serenlerin cundalarından alınarak hamaylısına donatılan ve yelkenlerin sarılmaları sırasında gabyerlerin ayaklarını bastıkları halatlar.
Masat: Bıçak bilemeye yarayan çelikten, çubuk biçiminde araç
Mayıştıra: (Mayıstıra) Tek olarak kullanıldığında grandi ana direği üzerine açılan kare yelkeni ifade eder. Bu yelkenin açıldığı serene de mayıstra sereni denir.
Mazgal: 1.Kale duvarlarında iç yanı geniş, dış yanı dar delik. 2.Yağmur sularını kanalizasyon şebekesine çekmek için kullanılan üzeri parmaklıklı demirle kapatılmış delik.
Meç: Süngü gibi yalnız batırılarak yaralamaya yarayan, kısa, düz ve ensiz kılıç.
Meftun: Tutkun, gönül vermiş, vurgun
Merhale: 1.Derece, basamak, aşama, evre 2.Varılması istenen noktaya kadar aşılması gereken yerlerin her biri, konak, menzil 3.Bir yolcunun sekiz saatte gidebileceği mesafe.
Mıklep: Ciltli kitapların sol cilt kapağında bulunan ve okunmakta olan yeri belli eden, ucu üçgenimsi, katlanabilir parça.
Mihenk taşı: Altın, gümüş vb. madenlerin ayarını anlamak için sürtüldükleri bir tür taş, mihenk, denek taşı.
Mil-i bahri: Deniz mili
Miyama: Kare yelkenlerin serenine bağlanan miyama yakalarını sağlamlaştırmak için yelken bezi üzerine dikilen ensiz bez.
Mizan: 1.Terazi. 2.Tartı, ölçü aleti. 3.Ölçü. 4. Sağlama. 5. Bir tüccarın, ticari durumunu, işinin genel sonucunu gösteren, belirli zamanlarda yaptığı hesap özeti.
Mizana direği: 3 direkli bir yelkenli gemide en kıçtaki direk
Morile etmek: Babaya birkaç kere volta edilmiş halatın boşaltılması için voltalarının teker teker işletilerek gevşetilmesi.
Muhayyer: 1.Beğenilmediğinde geri verilmek şartıyla alınan (eşya vb.). 2.Türk müziğinde bir makam.
Muhayyile: Hayal gücü:
Mumcubaşı: Osmanlı İstanbul’unda geceleri sarhoş veya fenersiz gezen ahaliyi falakaya yatıran düzen sağlayıcı
Muteber: 1.Saygın, itibarı olan, hatırı sayılır, sözü geçer 2.İnanılır, güvenilir. 3.Değerli 4.Geçerli.
Muvazi: Paralel.
Mücef: İçi boş
Mürdesenk: Doğal kurşun oksit (PbO).
Müsademe: Bir geminin diğer bir gemiye çarpması
Müsemma: Ad verilmiş, adı olan.
Mütebahhir: Geniş, derin bilgisi olan.
Müteveffa: Ölmüş, ölü (kimse).
Narh: Tüketiciyi korumak amacıyla, özellikle temel ihtiyaç maddeleri için resmî makamlarca belirlenen ve her yerde geçerli olan fiyat.
Necaset: 1.Pislik. 2.Dışkı, ters
Neft yağı: Çoğunlukla boyacılıkta kullanılan, petrol türevlerinden bir çeşit mineral yağ, neft yağı.
Neta: Muntazam, düzgün, tertipli, emniyetli anlamlarında
Paçamora: Denizcilerin peksimet kırıklarını bir karavana içinde ıslattıktan sonra üzerine yağda kavrulmuş soğan dökerek yaptıkları yemek.
Odabaşı: 1.Hanlarda çalışan uşakların başı 2.Yeniçeri kuruluşunda görevi alaylarda selam törenlerini düzenlemek ve yönetmek olan subay.
Omurga: 1.Sırt boyunca uzanarak vücuda destek sağlayan, kemikten, kıkırdaktan veya her ikisinden oluşan, içinde omuriliği barındıran kemik yapı. 2.Gemi kaburgasının aşağı taraftan bağlı bulunduğu boy ekseni doğrultusunda boydan boya geçen ana yapı ögesi 3.Bir şeyin varlığı ile ilgili en önemli bölümü, temel, belkemiği, esas.
Omuzluk: 1.Apolet. 2.Gemilerde baş ve kıç bölümlerinin her bir yanı. 3.Omza alınıp iki ucuna yük asılan kısa sırık, çiğindirik.
Orduyu Hümayun: (Ordu-yi Hümayun) Osmanlı Ordusu
Ortalar: Yeniçeri Ocağında tabur
Örselemek: 1.Yıpratmak, eskitmek, hırpalamak, zedelemek 2.Gücünü azaltmak, canlılığını gidermek, sarsmak
Paladaor çakmak:
Palamar vermek: 1.Gemileri iskele, rıhtım veya şamandıraya bağlamaya yarayan kalın halat. 2.Trol ağlarında maçaları kapılara, kapıları da kanatlara bağlayan üç burgata uzunluğundaki sentetik veya bitkisel halat.(palamar)
Palanga: Bir halatla makaralardan oluşturulan, ağır cisimleri kaldırmaya, sağa sola döndürmeye yarayan düzenek.
Palankete: Birbirine zincirle bağlı iki gülleden oluşan, eski deniz savaşlarında yelken direğini ve bizzat yelkeni ortadan kaldırmak için tasarlanmış top güllesi.
Palaserte: Ana direklerle çarmıklar arasındaki açıyı büyültmek ve küpeşteleri serbest bırakmak için direkler hizasında bordalardan dışarıya doğru uzatılmış ve bordalara sağlamca bağlanmış ağaç kütükler.
Palavra güvertesi: Eskiden harp gemilerinde topların bulunduğu güverte
Parakete: Gemi hızını ve aldığı yolun miktarını gösteren cihaz. Gemi teknesinden elle veya sabit bir delikten sarkıtılan parakete, tekne altında akan suyun hızına bağlı olarak çalışır.
Pasa etmek: Denizcilikte zor hava şartlarındaki ya da tehlikedeki bir tekneden, tekneyi hafifletmek için yük atılması anlamına gelir.
Pasaparola: Bir birliğe verilen ve ağızdan ağıza bütün askerlere yayılan emir.
Payanda: Destek
Paye: 1.Rütbe 2.Derece, aşama
Payzen: Hapsedilmiş
Perdahlamak: 1.Parlatmak. 2. Birini asılsız sözlerle kandırmaya çalışmak. 3.Sövmek, küfretmek.
Pespaye: Alçak, soysuz, aşağılık
Pırasya: (Prasya) Yelkenleri rüzgarın estiği tarafa çevirebilmek için yelkenlerin açıldığı serenlerin cundalarından (uçlarından) donatılan hareketli halatlar. Donatıldıkları serenleri isimleri ile anılırlar.
Portollano: (Portolon) Bir limanın veya herhangi bir koyun büyük ölçekte yapılmış haritaları.
Posta: Üzerine kaplama tahtalarının [veya saçların] bağlandığı ağaç veya maden eğriler [kaburga]
Pruva: Geminin veya sandalın ön tarafı, baş bölümü
Pulatka: Tayfalara sezon başında verilen bir tür avans.
Puta: Yerine koymak, donatmak (puta kürek)
Rahne: Gedik
Rampa etmek: 1.Taşıt bir yere, bir şeye veya bir başka taşıta yanaşmak 2)Birinin içki masasına çağrılmadığı hâlde oturmak.
Rampacı: . Deniz savaşlarında, borda bordaya savaşıldığında karşı gemiden gelen saldırıları önleyen veya düşman gemisine atlayıp savaşan er
Randa yelkeni: Bir yelkenli geminin en geride bulunan yan yelkeni.
Raspa: 1.Demir, tahta yüzeylerdeki boya, pas vb.ni çıkarma, pürüzleri gidermek amacıyla kullanılan iri dişli bir törpü. 2.Kunduracılıkta köselenin yüzünü sıyırmaya ve perdahlamaya yarayan alet.
Rayiha: Koku, güzel koku
Redingot: Arkası yırtmaçlı, etekleri uzun, çift sıra düğmeli, resmî erkek ceketi
Remil: Kum falı.(detaylı bilgi için bkz: remil falı)
Revnak: Parlaklık, göz alıcılık.
Risale: Kitapçık
Roda: Kullanılmamış, açılmamış halat sargıları.
Rüzgar üstü: Orsa, boca karşıtı.
Sabık: Geçen, önceki, eski
Sacayağı: 1.Üzerine tencere, tava vb. koymaya yarayan, ateş üzerine oturtulan, üç ayaklı çember veya üçgen biçiminde demir destek, sacayak. 2.Her zaman dayanışma içinde olan kimseler, sacayak.
Safra:Geminin denize elverişli bir durumda bulunması için zorunlu koşullardan biri olan su çekimi ve dengeyi sağlamak amacıyla gemiye alınan ve gerektiğinde yüksüz olarak da yolculuk edebilmesine olanak sağlayan su, kum veya taş gibi fazla ağırlıklar.
Sağaltmak: Sağlığa kavuşturmak, iyileştirmek, iyi etmek, tedavi etmek.
Saki: İçkili toplantılarda içki dağıtan kimse.
Sallasırt etmek: Sırtına almak, yüklenmek
Salta: Volta edilmiş bir halata boş verilmesi için verilen komut.
Salta Etmek: Gergin bir vaziyette bulunan bir halatı biraz kaçırmak
Salvo: Yaylım ateşi
Salya: Kullanılacak veya kullanıldıktan sonra artan halatların güverte üzerine sıra sıra uzunlamasına yatırılması
Salya Etmek: Bir şeyi bir taraftan bir tarafa aşırarak çekmek.(Zincir veya halatı uzunluğu yönünde çekmek)
Sancak: 1.Bayrak, liva. 2.Çoğunlukla askerî birliklere verilen yazı işlemeli, kenarları saçaklı ve gönderli bayrak. 3.Gemilerin sağ yanı. 4.Osmanlı yönetim teşkilatında illerle ilçeler arasında yer alan yönetim bölümü, mutasarrıflık.
Saraç: 1.Koşum ve eyer takımları yapan veya satan kimse. 2.Koşum ve eyer takımlarını işleyen ve süsleyen kimse. 3.Deri, muşamba vb.nden bavul, çanta yapan kimse.
Savatlanmak: Gümüş üstüne kurşunla kara nakışlar işlenmek
Savlo: Sancak çekmekte, işaret kaldırmakta kullanılan bir veya bir buçuk burgata ölçüsündeki ince halat.
Segah: Klasik Türk müziğinde si perdesi ve bu perdedeki makam.
Seğirdim: Top atıldığında kundağın geri tepmesi.
Selam ağası: 1.Padişah bir yere gittiği zaman yanında bulunan ve karşılamaya gelenleri onun adına selâmlayan görevli. 2.Sadrazam ve vezirlerin yanında karşılama işlerini düzenleyen görevli.
Selviçe: Yelkenli bir gemi armasındaki hareketli halatlar.
Seraylakçı: Aylakçıların başı
Serbaz: Yürekli, yiğit, korkusuz (kimse).
Serdümen: 1.Dümen kullanmakla görevli bilgili ve deneyimli tayfa. 2.Savaş gemilerinde çavuştan yüksek bir aşamada bulunan er.
Seren: 1.Yelkenli gemilerde üzerine dört köşe yelken açmak ve işaret kaldırmak için direğe yatay olarak bağlanan gönder
Serpuş: Başlık
Sintine: Gemi makine ve kazanlarının bulunduğu kısmın zeminin altında, genellikle ambar güvertesinin altında kalan ve gemi içinden sızan sularla makine ve kazan dairelerinden akan yağ yakıtların toplandığı en alt kısım.
Sorguç: 1.Bazı kuşların tepelerinde bulunan uzunca tüy, tuğ 2.Padişahın ve vezirlerin başlıklarına takılan tüy ya da püskül biçimindeki süs.
Sökün etmek: 1.Birdenbire görünüp arkası kesilmeden gelmek 2.Çözülmek.
Sunturlu: 1.Yaman, adamakıllı, dehşetli 2.Gösterişli, görkemli:
Süfli: 1.Aşağı, aşağılık, bayağı, adi. 2.Kılıksız, pis kılıklı, hırpani.
Sünbüle: 1. Başak. 2. Başak burcu. 3. Türk müziğinde bir makam.
Süreyye: Ülker yıldızı
Şahi top: Zarbazan denilen topun en büyük türü
Şalopa/Şalupa: Küçük bir gemi gibi kullanılabilen büyük sandal.
Şarteyn: Hamel yıldızı
Şeddeli eşek: Çok kaba ve yeteneksiz kimse.
Şevval ayı: Hicri takvime göre ramazandan sonra gelen ay, bayram ayı.
Şeytantersi: 1.Maydanozgillerden, Orta Asya'da ve Akdeniz ülkelerinde yetişen, kalın köklü, sarı çiçekli, pis kokulu bitki, baldırgan 2.Bu bitkiden elde edilen ve hekimlikte kullanılan reçineli zamk.
Tafsilat: 1.Ayrıntı. 2.Ayrıntılı açıklama
Tağşiş etmek: Karıştırmak
Tahkim etmek: Kuvvetlendirmek, sağlamlaştırmak
Talak-ı selase: İslam hukukunda erkeğin karısını üç kez boşamasıyla evliliğin kesin olarak sona ermesi.
Talimar: Baş bodoslamasından omurgaya kadar uzanan, cıvadra donanımına desteklik etmek amacıyla konulan ekleme.
Tarazlanmak: 1.Kumaşın üzeri tel tel ipliklerle kaplanmak, iplikleri kabarmak. 2.Saç dağınık, karışık olmak, tel tel kabarmak. 3.Deri pütür pütür olmak. 4.Çatallaşmak:
Tavlon: Çok güverteli gemilerde üsten itibaren aşağıya doğru beşinci güverteye verilen ad
Tavşan dudağı: Kalıtımsal nedenlerle ortadan yarık olan üst dudak
Tebliğ etmek: Bildirmek
Tekmili birden: Tümü, hepsi.
Teyakkuz: Uyanıklık.
Tezakir: Antolojinin çoğulu; birden fazla yazar veya şairin eserlerinin bulunduğu eserler.
Tıraka: 1. Geminin rüzgâr üstüne veya altına dönmesi için yelkenlerin bazısını gevşetme, bazısını germe işlemi. 2. Makaraları birbirine kavuşan bir palangayı açıp uzatma işi.
Tomar: Topun içini silmekte kullanılan, ucu fırçalı çubuk.
Tonilate: (Tonilato) Gemilerin alabileceği yükü belirtmekte kullanılan, bir tona eşit birim
Torlak: 1.Derviş. 2.Genç, toy. 3.Henüz evcilleşmemiş, alışmamış (hergele).
Trinketa yelkeni: Tirinket sereni üzerine çekilen yelken.
Trinket: Pruva direğinde en altta bulunan ana seren.
Ulufe: Osmanlılarda kapıkulu askerlerine, saray ve devlet kuruluşlarındaki bazı görevlilere üç ayda bir verilen ücret.
Usturlab: Güneş ve yıldızların gözerimi yüksekliklerini ölçüp buradan zaman hesabı yapmayı sağlayan eski bir gözlem aracı.
Usturmaça: Her tür deniz aracının rıhtım, iskele gibi yerlere yanaşmaları sırasında olabilecek çarpmaları önleyici nitelikte halat, ağaç, lastik, plastik gibi esnek malzemeden yapılmış, sabit veya taşınabilir yastık.
Uskuna: 8-15 ton yük taşıyan iki direkli bir gemi.
Üleştirmek: 1.Pay ederek dağıtmak, bölüştürmek. 2.Herkesin payını kendisine vermek, bölüp dağıtmak, tevzi etmek.
Üstüpü: Gemi kalafatında, işliklerde, buharlı makinelerde, temizlik işlerinde, otomobilcilikte kullanılan didilmiş kendir
Varda: “Dikkat et, savul, destur” anlamlarında bir seslenme sözü.
Vardiyan: 1.Tersanelerde tutuklular için yapılan yer, zindan. 2.Savaş gemilerinde gemi içindeki direktifleri ilgililere ulaştıran pasaport.
Varta: Tehlikeli durum
Velena: Yelkenli gemilerde iki direk arasında gerilen üçgen yelken.
Venedik dukası: Venedik altın parası
Viya: 1.Dümeni ortaya alarak gemiyi bulunduğu doğrultuda yürütme. 2.Gemiyi belirli bir doğrultu verildikten sonra, aynı doğrultuda tutması için dümenciye verilen komut.
Volta: 1.Bir halatı bir yere bir kez dolama veya babalara yöntemince sarma. 2.Zincirin demire veya iki zincirin birbirine dolanması. 3.Geminin rüzgâra karşı gidebilmek için sağa sola zikzak yapması. 4.Sürekli aşağı yukarı gidip gelme, yürüme, dolaşma.
Yalım: 1.Alev 2.Kılıç, bıçak gibi kesici araçların keskin yüzü.
Yalpa: Rüzgâr veya dalgaların etkisiyle geminin bir sancağa, bir iskeleye yatıp kalkması.
Yedekçi: 1.Bir hayvanı yedeğe alan kimse. 2.Akıntıya karşı kayığı iple karaya çeken kimse, kolancı
Yelkenin yapraklanması: Yelkenin rüzgarla doldurulamamasından kaynaklanan sağa sola dalgalanması, titremesi.
Yemleme barutu: Ana barut hattını tutuşturmaya yarayan ilk ateşleme barutu.
Yılankavi: Dolambaçlı, dolanarak giden
Yılansafrası: Kükürdü kreç sütü ile kaynatarak elde edilen kalsiyum polisülfür çözeltisi
Yisa: (Yısa) Birçok kişinin yaptığı işlerde gayret vermek için söylenen söz
Yüğrük: 1.İyi yürüyen, iyi koşan 2.Çalışkan. 3.Çevik, güçlü.
Zabit: 1.Rütbesi teğmenden binbaşıya kadar olan asker 2.Tuttuğunu koparan, dediğini yaptıran.
Zadegan: Soylular.
Zangoç: Kilise hizmetini gören ve çan çalan kimse.
Zemberek: 1.Saatlerin çeşitli parçalarını harekete geçiren bölüm, yay. 2.Kapılara takılan yaylı kapama düzeneği
Zerduva: Kadife
Zifos: 1.Yerden sıçrayan çamur 2.Yararsız, boş.
Zincifre: 1.Kırmızı renkli doğal cıva sülfür. 2.Kırmızı kurşun oksidin veya sülüğenin eski adı.
Zülüf: 1.Şakaklardan sarkan saç lülesi. 2 Sevgilinin saçı, zülfüyâr
Züttüre (sütüre): Ustura
Kitapta bahsi geçen hayali eserler ve yazarları:
Tezakirü’l Mücrimin - Kurşunlu Mahzen Katibi Hamamcı Musa Efendi
Kamûsü’l Desais - Rûzname Kisedarı Ölügözlü Cuma Bey
Kitabü’l İber - Kuşçubaşı Halifesi Kuyruklu Rıza Çelebi
Silsiletü’l Havadis - Masraf Kâtibi Kuzgunî Halim Efendi
Kevaşifü’l Melânet Ve’l Habâset - Vakanüvis Şaşı İkram Efendi
El Müsvette Fi Usulûl Livâta - Zından Kâtibi Çapraz Recep Dede Hazretleri
Menâkıbü’l Mebain - Buhur Mütevellisi Kılbaz Yakup Dede Hazretleri
Akâidü’r Rezâil - Selam Ağası Kekez İsmail Dede Hazretleri
El Beyan Fî Makasid’ül Lûtîyan - Yedekçibaşı Maymuni İlyas Baba Hazretleri
“Şarap içen biri asla yalan söyleyemez,” dedi Kul Rıza. “Sadece unutur, o kadar! Dertlerini, sıkıntılarını, üzüntülerini, hepsini unutur.”
Geçtiğimiz günlerde son kitabı Yedinci Gün ile yeniden gündeme gelen İhsan Oktay Anar'ın 2005'te yayımlanan dördüncü kitabı Amat, yazarın benim okuduğum üçüncü kitabı oldu. Daha önce Puslu Kıtalar Atlası ve Suskunlar'ı okumuştum. Bu kitapla beraber Anar'ın tarzını formülize ettiği ve bu formülü benzer bir iskelet üzerine felsefeden müziğe, eski kültürlerden mitolojiye pek çok alanda çeşitlilik ekleyerek ve paralel ancak farklı temel konuları ele alarak oluşturduğu yönündeki kanaatimi netleştirmiş oldum. Bunun olumsuz bir yargı olarak algılanmasını istemem yalnız; her eserde özgün olmak ya da belirli bir tarza bağlanıp kalmamak ne yazar açısından kolay ne de -ben dahil- pek çok okur için illa beklenen bir etmen. Dolayısıyla alışıldık ancak keyifli bir kitap.
Amat, en basite indirgendiğinde bir yolculuk öyküsü olarak nitelendirilebilir; 17. yy'da İstanbul'dan hareket eden Amat isimli gemide geçen olayları anlatıyor. Elbette söylediğim gibi bu tanım ziyadesiyle basitleştirmek olacaktır eserin konusunu; kahramanımız Süleyman Reis'in ölümsüzlük arayışından, Kaptan Diyavol Paşa'nın gizemli dünyasına, geminin mürettebatını oluşturan çok sayıda yan karakterin hikaye ve maceralarına şahit oluyoruz.
Amat'ın felsefi altyapısını oluşturan zamanın döngüselliği hem konunun karmaşık ve bulanık yapısından hem de hikayede çok da fazla izah edilmemesi sebebiyle bana oldukça zayıf geldi. Aynı şekilde ele alınan ölüm ve ölümsüzlük üzerine de tatminkar bir üslup bulamadım maalesef. Hikayenin sonunda sunulan farklı izahatlar çözümün oldukça aceleye getirildiği hissi yaratıyor ve bilinçli ya da bilinçsiz açık bırakılmış son bu izlenimi kuvvetlendiriyor. Okuduğum yorumların çoğunda da pek çok okurun kafasının karıştığını gördüm. Bu durumda olanlar için Ertan Örgen imzalı "Amat'ta Yapı ve Simgeler" başlıklı çalışmayı öneririm.
Tabi ki bir Anar kitabından söz ederken diline değinmemek neredeyse imkansız; yine eski kelimeler, yine masalsı üslup... Ancak bu sefer kelimelere fazla takılmamak gerektiğini, karine ile anlaşılabileceğini söyleyemiyorum: Tüm öykü boyunca o kadar çok eski denizcilik terimi kullanılıyor ki, denizcilik okumama rağmen ben bile kimi yerlerde hiçbir şey anlamadım. Vuku bulan kimi olayları gözümde canlandırmam imkansız hale geldiğinde eserden kopmam işten bile değildi elbette. (Okuyacak olanların da bu dertten muzdarip olmaması için Amat'a da bir sözlük hazırladım; böyle buyrun.) Diğer iki kitapta bu eski kelime meselesi bende rahatsızlık bir yana, keyif bile uyandırmış, hoşuma gitmişti ancak Amat'taki yoğun terminoloji ister istemez yazarın Osmanlıca denizcilik terimi çalıştığını gözümüze soktuğu hissi yarattı. Bu noktada İletişim Yayınları'nın da hangi sebeple dipnot kullanarak veya sözlük sunarak okura kolaylık sağlamadığını anlamak güç gerçekten. Özellikle Amat için böylesi bir çalışmanın ziyadesiyle gerekli olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.
Bu kadar yergiye rağmen beğenmediğimi söyleyemiyorum işin garibi; İhsan Oktay Anar yarattığı dünyalarla öyle bir tılsım oluşturuyor ki kendinizi Amat'ta bir mürettebat ya da savaşta bir yeniçeri gibi hissediyorsunuz. Okuru hikayenin içine çekme konusunda gösterilen başarı tüm olumsuz yargıları da yok saydıracak boyutlara ulaşmış.
Uzun lafın kısası Amat, Anar külliyatını sevenlerin okumasını, yeni başlayacak olanlarınsa ilk kitap olarak seçmemesini tavsiye edeceğim bir kitap.
Amat - İhsan Oktay Anar, İletişim Yayınları - 235s
Her şeyi bilmek için, belki de hiçbir şey bilmemek gerektiğinden, âdemoğullarından bazıları, bildikleri her şeyi unutmaya hayatlarını adadı.
İhsan Oktay Anar'ın, hakkında yine menfi yorumda bulunamayacağım bir kitabı Suskunlar. Puslu Kıtalar Atlası'nda olduğu gibi; diliyle, kurgusuyla, tarihi altyapısıyla sizi yakanızdan tutup eski İstanbul'da maceralara sürükleyen bir kitap.
Kitabın konusu hakkında bir şeyler söylemek oldukça zor. Bir kaç cümleyle anlatılamayacak kadar etkileyici bir olay örgüsü ve değindiği onlarca konu var zira. Musikiden, tasavvuftan, aşktan, hayaletlerden ve daha pek çok konudan örülü bir masal adeta...
Benim nazarımda kitabın etkileyici bir yanı ise isim seçimi: Suskunlar. Kitapta, Galata Mevlevihanesi içerisindeki aynı isimli bir kabristandan söz edilse de, isim kaynağı olarak sadece burayı görmek pek mümkün değil. Okumamış olanlar için heyecanı kaçırmamak adına fazla detaylandırmayacağım lakin "Belki de susmak, gerçeği anlatmanın tek yoluydu" satırı söylemek istediğime dair yeterli ipucunu verecektir.
Kitabın konusu hakkında bir şeyler söylemek oldukça zor. Bir kaç cümleyle anlatılamayacak kadar etkileyici bir olay örgüsü ve değindiği onlarca konu var zira. Musikiden, tasavvuftan, aşktan, hayaletlerden ve daha pek çok konudan örülü bir masal adeta...
Benim nazarımda kitabın etkileyici bir yanı ise isim seçimi: Suskunlar. Kitapta, Galata Mevlevihanesi içerisindeki aynı isimli bir kabristandan söz edilse de, isim kaynağı olarak sadece burayı görmek pek mümkün değil. Okumamış olanlar için heyecanı kaçırmamak adına fazla detaylandırmayacağım lakin "Belki de susmak, gerçeği anlatmanın tek yoluydu" satırı söylemek istediğime dair yeterli ipucunu verecektir.
Öte yandan kaynağı ekşi sözlük olan şöyle bir bilgi ve resim de mevcut: "İşin asıl kaynağı Mevlâna Celaleddin’in lakabının hamûş [suskun] olmasından gelir. Hamûşân ise, suskunlar anlamına geldiği gibi, aynı zamanda ölüler/göçmüşler anlamına da gelir. Bunun yanında, zannımca semâ edenler de birer hamûşândır, suskundurlar, sadece dönerler." Suskunlar adının buna atıfta bulunma ihtimali de akla yatkın geliyor. Kaynağı her ne olursa olsun, müzik üstüne bir kitabın adının Suskunlar olmasındaki naif ve ironik duruş oldukça hoşuma giden bir durum. Puslu Kıtalar Atlası hakkındaki yazıda da belirttiğim gibi Anar'ın döneme hakimiyeti ve kelime haznesi şapka çıkarttıracak cinsten. İlk kitaptaki kadar hayal gücüne rastlayamamış olmam beni biraz hayal kırıklığına uğratmış olsa da, yazarın bu son eseri, pek çok eleştirmen tarafından "Anar külliyatının en iyisi, ustalık eseri" olarak nitelendirilmiş. Edebiyat adına bu yoruma katılmamak elde değil:
Bu sazdan üflenen nağmeler, sırrın ufulevi vüsafası olan ehl-i vukuf füsünkarlarının bezediği o vasi füseyfisada raks ve vüsüb eden vüsema gibi birer üfkuhe idiler. Ama füsüs ki, üflendikçe gönüllerdeki menhus ufünetin üfül olduğu, bu füyüz dolu, tabii bir vüs ve vüs'at taşıyan nefesler, hangi yusuf-ı kalbinden nasıl hâsıl olur diye sanki fusül-ı erbaa teessüf ediyordu. Üflenenler adeta şems'in üfül ettiği ufka gönderilen canlardan ibaret bir demet vüfüd idiler.İtiraf etmem gerekir ki; bu cümleyi harfi harfine anlayabilmiş değilim tabi lakin bilmediğim bir dilde dinlediğim bir şarkı gibi etkileyen bir şeyler var beni bu ve benzeri cümlelerde. Hele kitabın ortalarında, kahramanlardan birinin İstanbul sokaklarında yaptığı yolculuğu öyle bir betimlemiş ki Anar, bu altı-yedi sayfalık tasviri o gün, oradaymış ve tamamını gözleriyle görerek kaleme almış hissine kapılıyorsunuz. Kelimeleri, dolayısıyla kitapları neden sevdiğimi yeniden anımsatan bir ustalık -hatta gövde gösterisi- sergilemiş yazar.
Yazı daha fazla güzellemeye dönüşmeden sonlandıracak olursam: Yazarın zaten hepi topu beş adet olan tüm kitaplarını okumam gerektiğine bir kez daha kanaat getirmiş oldum bu kitapla beraber. Özetle; İhsan Oktay Anar okuyun, okutun!
Hamiş: Merak eden varsa; yazarın bu eseri için kelime listesi çıkartma gücünü bulamadım kendimde ama tekrar okumaya kalkarsam mutlaka hazırlayacağım.
Suskunlar - İhsan Oktay Anar, İletişim Yayınları - 269s
İşbu durumdan yine vazife çıkarıp, pek çoğunun anlamını bilmediğim eski kelimeleri ve anlamlarını paylaşmak istedim ben de. Kelimelerin anlamlarını ararken, pek çoğuna TDK'nin sözlüklerinden ulaşamamış olmam ise İhsan Oktay Anar'ın dil hakimiyetine ve tarih bilgisine bir kez daha hayret etmeme vesile oldu.
Son olarak şunu da belirtmeliyim ki; bu kelimelerin anlamlarını bilmek, o kadar da elzem değil kitabı okurken çünkü pek çoğunu karine ile anlamak mümkün. Yine de benim gibi yeni kelimeler öğrenmeye meraklı, dilbilime hevesli okurlar için faydalı olacağını umarım. "Puslu Kıtalar Atlası Sözlüğü"ne yazının devamından ulaşabilirsiniz.
Abıru: 1.Yüz suyu. 2.Irz, namus, şeref, haysiyet.
Acuze:Huysuz, yaşlı kadın
Adülkahır: (Ödül kahır) Pembe çiçekli, çok yıllık otsu bir bitki
Agâh: 1.Bilen, bilgili 2.Haberli
Agâh: 1.Bilen, bilgili 2.Haberli
Akarca: Sürekli işleyen çıban, fistül
Altar: Adak adanan ve kurban kesilen dini yapı, sunak.
Arkebüz: XV. yüzyılda Fransa'da kullanılmaya başlanan, taşınabilir ateşli silah
Asesbaşı: Yeniçeri Ocağındaki askerî görevinin yanı sıra, başkentin düzenini korumakla da yükümlü olan yirmi sekizinci ortanın çorbacıbaşısı
Aza: Vücut parçası, organ
Balyemez: Kara ve deniz savaşlarında kullanılan, orta çapta, uzun menzilli, tunçtan top
Balyos: Osmanlı Devleti'nde Frenk ve özellikle Venedik elçilerine verilen ad
Bareta: (Baret) Küçük takke, papaz takkesi
Barka: Büyük sandal
Başeski: 1. Yeniçeri bölüklerinin en kıdemsiz subayı ve erlerinin en kıdemlisi. 2. Saray ahırı erlerinin en kıdemlisi.
Bayraktar: Osmanlı askerî örgütünde yeniçeri ve öteki kapıkulu ortaları ile sipahilere, beylerbeyi ve daha başka ümeraya bağlı birliklerin bayraklarını taşıyan kimselere verilen san.
Beher: Her bir
Beşe: “Baş ağa”dan esinlenme. Büyük erkek evlat, ilk doğan erkek çocuk.
Beher: Her bir
Beşe: “Baş ağa”dan esinlenme. Büyük erkek evlat, ilk doğan erkek çocuk.
Bezen: (Bezek) Süs
Bıcılgan: Kadınların meme uçlarında, çocukların ayaklarında, hayvanların ayak parmaklarıyla bileklerinde ter, pislik, çamur v.s. sebeplerden ileri gelen sulu yara.
Billur: Kesme cam, kristal
Börk: Genellikle hayvan postundan yapılan başlık
Bucurgat: Vinç
Bukağı: Ağır cezalıların ayaklarına takılıp ucuna pranga bağlanan demir halka
Ceriha: Yara
Cıvalı zar: Bir yüzü ağır olacak biçimde yapılmış, hileli zar
Cühela: Bilgisizler, cahiller
Cürmü meşhut: Suçüstü
Çakşır: Paça bölümü diz üstünde veya diz altında kalan bir tür erkek şalvarı
Çalık: Yüzünde çıban veya yara yeri olan
Çekül: Ucuna küçük bir ağırlık bağlanmış iple oluşturulan, yer çekiminin doğrultusunu belirtmek için sarkıtılarak kullanılan bir araç, şakul
Çeşmibülbül: Üzeri beyaz, sarmal süsler ve çiçek motifleri ile bezenmiş cam işi
Çiftenara: Birbirine bağlı iki küçük dümbelekten oluşan müzik aleti
Çolak: Eli veya kolu sakat olan (kimse)
Çorbacı: Yeniçerilerde bir birlik komutanı
Damla: Kalbe inen inme, felç
Darbezen: (Darbzen) Osmanlı zamanında kullanılan, ikisi bir ata yüklenebilir top
Darçın: Tarçın
Darülfülfül: Beden ısıtıcı ve öksürük kesici olarak kullanılan bir baharat
Deliler: Osmanlı kara ordusunda görevli bir askeri birliği
Demkeş: Keyfçi
Denk: Yatak, yorgan, kumaş vb. eşyanın sarılıp bağlanmış biçimi, balya
Dirim: Hayat, yaşam
Diş kirası: Bir kimseye fazladan verilen para, armağan vb.
Dolama: Tırnak yöresindeki yumuşak bölümlerin, bazen de kemiğin iltihaplanmasından ileri gelen ağrılı şiş
Ebcet: Arap alfabesinin her harfi bir rakamı karşılayan ve anlamsız sekiz kelimeden oluşan değişik bir düzeni.
Ehli dubara: Hilenin ve düzenbazlığın ustası
Ehli işret: İçki içme erbabı
Enfiye: Kurutulmuş tütünden yapılan ve burna çekilen keyif verici, aksırtıcı toz, burun otu
Esvap: Giysi
Eşkinci: Savaşa giden eyalet askeri.
Eyyamıbahur: 31 Temmuz ile 7 Ağustos arasında, sıcaklıkların maksimum seviyeye çıktığı, yılın en sıcak günlerinin yaşandığı dönem
Fiili livata:
Filinta: Namlusu kısa, kurşun atan bir çeşit küçük tüfek
Filuri: Eski Ceneviz para birimi
Flok: Geminin cıvadrasına çekilen üçgen yelken
Forsa: Gemilerde kürek çeken tutsak veya hükümlü kimse
Gadir: 1. Haksızlık etme, zarar verme. 2. Acımasızlık, merhametsizlik, kıygı.
Göztaşı: Boya ve tarım ilacı olarak kullanılan mavi bakır sülfatın halk dilindeki adı.
Güderi: 1.Genellikle geyik veya keçi derisinden yapılmış yumuşak ve mat meşin 2.Bu meşinden yapılmış
Güderi: 1.Genellikle geyik veya keçi derisinden yapılmış yumuşak ve mat meşin 2.Bu meşinden yapılmış
Gülam: Kölelerden oluşan, hükümdarı korumakla görevli olan askeri birlik.
Gülbank: Hep bir ağızdan ve makamla yapılan dua veya ant
Halep çıbanı: Kaşıntılı bir sivilce gibi başlayıp yangılı yaralar olarak genişleyen ve en az bir yıl süren deri hastalığı; şark çıbanı.
Hasen: Güzel, hüsün, güzellik
Havacıva: Sığırdiligillerden, Akdeniz bölgesinde yetişen ve köklerinden kırmızı boya elde edilen, çok yıllık otsu bir bitki
Hayreti mucip: Hayreti icap ettiren, hayreti gerektiren
Hercümerc: Altüst, karmakarışık, darmadağınık, allak bullak
Hıyarcık: Kasık lenf bezlerinin iltihaplanması.
Hilye-i şerif: Hz. Muhammed’in sıfatlarını anlatan manzum veya nesir halindeki yazılar, kitaplar ve tablolar
Humbara: Demir veya tunçtan dökülmüş, yuvarlak ve boş olan içine patlayıcı maddeler doldurulup havan topu veya el ile atılan, yuvarlak bir tür bomba, kumbara
Huruç hareketi: Kale kuşatıldığında kuşatma kuvvetlerine yapılan kontra-atak saldırı
Husye: Er bezi, testis.
Hüsnü kabul göstermek: İyi karşılamak, güler yüz göstermek
Hüsnühal: İyi hâl.
Irlamak: Türkü, şarkı söylemek, yırlamak
İncitmebeni: Kanser.
İptila: Düşkünlük, tiryakilik
İstihare: Girişilecek bir işin hayırlı olup olmadığını rüyadan anlamak için abdest alıp dua okuyarak uyuma.
İtdirseği: Arpacık
İtikat: 1. İnanma, inan. 2. İnanç
Kadırga: Hem yelken hem kürekle yol alan, özellikle Akdeniz'de kullanılmış bir savaş gemisi
Kadit: 1. Güneşte veya hafif alevde kurutulmuş et. 2. İskelet. 3. Çok zayıf
Kakule: Zencefilgillerden, sıcak iklimlerde yetişen güzel kokulu bir bitki
Kalafatçı: . 1. Gemi ve kayıklarda kalafatlama işini yapan kimse. 2. Kalafat yapan veya satan kimse.
Karina: 1.Gemi omurgası 2.Gemi teknesinin su içinde kalan bölümü
Karina: 1.Gemi omurgası 2.Gemi teknesinin su içinde kalan bölümü
Karakullukçu:Yeniçeri ocağı bölük ve ortalarında odaları ve odaya gelen konukların ayakkabılarını temizlemek, yemek kaplarını yıkamak ve benzeri işler görmekle yükümlü er.
Kebabe: Karabibergiller familyasına dahil bir bitki türü
Kefere: Müslüman olmayanlar, kâfirler
Kethüda: Zengin kimselerin ve devlet büyüklerinin buyruğunda çalışan, onların birtakım işlerini gören kimse, kâhya
Kıblenüma: Kıble yönünü göstermek için, bulunulan yere göre özel işareti olan pusula.
Kırba: Sakaların içinde su taşıdıkları ağzı dar, altı geniş, deriden yapılmış kap, su kabı, matara
Kolomborne: Demir gülle atan bir top türü.
Kubur: Tuvalet deliğinden lağıma inen boru
Kulampara: Oğlancı
Küfi: Arap yazısının düz ve köşeli çizgilerle yazılan eski bir biçimi
Külhan: Hamamları ısıtan, hamamın altında bulunan kapalı ve geniş ocak, cehennemlik
Lisan-ı erazil: Rezil, aşağılık kimselerin dili, argo
Lisan-ı hal: Hal dili; meramını durum ve görünümüyle anlatma
Livata: Oğlancılık
Mağrip: Batı
Mağrip: Batı
Maiyet: Üst görevlinin yanında bulunan kimseler, alt kademedekiler.
Manivela: 1.Bir ucunun bağlı bulunduğu bir nokta çevresinde dönen kol 2.Kaldıraç.
Mano: Kumar oynatan kişinin kazançtan aldığı pay
Mapamundi: Dünya haritası
Martaloz: 1.Eskiden saraylarda çalışan garsonlara verilen ad. 2.Çift cinsiyetli
Mayna: Yelken indirme, fora karşıtı.
Mazbata: Tutanak.
Mebun: Erkekleri baştan çıkarıp, paralarını alan erkeklere verilen ad
Metruk: Bırakılmış, terk edilmiş
Meyyus: Kederli; üzgün
Minelaşk: “Aşktan” demektir. (Ah Minelaşk: Hat sanatında kahreden aşk anlamına gelen ağlayan iki göz ve bir eliften oluşan çizim.)
Minelgaraib: “Gariplikten” demektir.
Muallim: Öğretmen
Muhasara: 1. Kuşatma 2. Çevirme
Muhkem: Sağlam, sağlamlaştırılmış
Muhteva: İçerik
Mukadderat: Yazgı
Mumcu: Yeniçeri Ocağında çavuşlardan sonra gelen, yeniçeri ağasına bağlı on iki subaydan her biri.
Murassa: Değerli taşlarla bezenmiş, cevahirle süslenmiş
Murdar: 1.Kirli, pis 2.Cinsel birleşmeden sonra yıkanmamış (kimse) 3.Dinî kurallara uygun olarak kesilmemiş olan (hayvan)
Murdar: 1.Kirli, pis 2.Cinsel birleşmeden sonra yıkanmamış (kimse) 3.Dinî kurallara uygun olarak kesilmemiş olan (hayvan)
Mutemet: 1.Dairelerde, iş yerlerinde bazı para işlerine bakan görevli. 2. Kendisine inanılıp güvenilen kimse.
Mutrip: Çingene
Mürdesenk: Doğal kurşun oksit
Müreşebbis: Girişimci
Mütalaa: 1.Etüt 2. Herhangi bir konu üzerinde ayrıntılı düşünme ile oluşan görüş ve yorum
Nekkarezen: Nakkare çalan kimse
Odabaşı: 1.Hanlarda çalışan uşakların başı 2.Yeniçeri kuruluşunda görevi alaylarda selam törenlerini düzenlemek ve yönetmek olan subay
Okka: 1,282 kilogram veya 400 dirhemlik ağırlık ölçüsü birimi, kıyye
Okka: 1,282 kilogram veya 400 dirhemlik ağırlık ölçüsü birimi, kıyye
Otlakiye: Osmanlı döneminde, devlet malı otlaklarda yayılan hayvanlardan alınan vergi.
Öküz zar: Cıvalı zar
Palanka: Ağaç ve toprakla yapılmış, hendekle çevrilmiş küçük hisar
Paluze: Zerdeçal kullanılarak hazırlanan, jöle kıvamında bir tatlı
Payanda: Bir duvarı tutmak, yıkılmasını önlemek için yanlamasına dayatılan destek.
Pazubent: 1. Belli bir amaçla kola geçirilen enli kuşak, kolçak. 2. Kol muskası.
Piştov: Osmanlı ordusunda bir süre kullanılan, paçavrayla sıkıştırılmış barutu horozunda bulunan çakmak taşı ile ateşleyip kurşun bilyeyi atan, kısa namlulu, tek atış yapılabilen bir tür tabanca
Rahle: Üzerinde kitap okunan, yazı yazılan, bazıları açılıp kapanabilen alçak, küçük masa
Rivayet: 1.Söylenti 2. Bir olay, bir haber veya sözü nakletme
Rubu tahtası: Çeyrek daire şeklinde, yıldızların ufuksal açıklık ve yükseklik olarak koordinatlarını saptamaya yarayan astronomi aleti
Sabık: Geçen, önceki, eski
Saka: Evlere, çeşmeden su taşımayı iş edinmiş olan kimse
Saksoncubaşı: Saksonlar, Osmanlı padişahlarının av maiyetinde bulunan ve av köpeği yetiştirmekle görevli bulunan yeniçeri koludur. Başlarında saksoncubaşı bulunur.
Sanduka: Mezarın üzerine yerleştirilmiş, tabut büyüklüğünde tahta veya mermer sandık
Sefaret: Elçilik
Serbaz: Yürekli, yiğit, korkusuz (kimse)
Serdengeçti: Fedai
Serpuş: Başlık
Seyyare: Gezegen.
Sipahi: Osmanlılarda tımar sahibi bir sınıf atlı asker
Sorguç: Bazı kuşların tepelerinde bulunan uzunca tüy, tuğ
Sökün etmek: Birdenbire görünüp arkası kesilmeden gelmek
Subaşı: 1. Şehirlerin güvenlik işlerine bakan görevlilerin başı. 2. Acemi ocaklarında küçük aşamalı subay. 3. Osmanlılarda kapıkulu süvarileri arasından, savaş zamanı güvenlik işlerine bakmak, barış zamanı da vergi toplamak işleri için ayrılan kimse.
Sülyen: Kurşun asıllı, parlak kırmızı renkli toz halinde bir boyarmadde
Sümün: XVII. yüzyıl ortalarında bir süre Osmanlı ülkelerinde kullanılan ve kuruşun sekizde biri (beş para) değerinde bir yabancı para.
Sürünceme: Bir işin sonuçlanıncaya kadar boş yere uğradığı gecikmelerin tümü.
Şahidarbezen:
Şarkiyat: Doğu bilimi, oryantalizm
Şayia: Yayılmış haber, yaygın söylenti, duyultu
Şehla: Kusurlu sayılmayacak kadar hafif şaşı (göz)
Şirpençe: Deri altı hücre dokusunun ve yağ bezlerinin iltihaplanmasından oluşan, genişlediğinde çok tehlikeli olabilen, stafilokokların sebep olduğu bir kan çıbanı, kızılyara, aslanpençesi
Tahnit: Bozulmaması için ölüyü ilaçlama.
Tamburi: Tambur çalan kimse
Tarraka: Gümbürtü
Tebaa: Uyruk
Tebliğ: 1. Bildirme 2. Haber verme
Temriye: Deride yer yer küme durumundaki birtakım kabartılarla kendini gösteren hastalık.
Terennüm: 1.Güzel ve alçak sesle şarkı söyleme. 2. Kuş şakıma, ötme. 3.Anlatma, ifade etme.
Teres: 1.Aşağılık anlamına sövgü sözü 2. Pezevenk
Teşrih: 1.Bir sorunu veya konuyu ele alıp en ince noktalarına kadar gözden geçirerek anlatma, açımlama. 2.Anatomi
Tezkire: Divan şairlerinin hayatını ve şiirlerini genellikle subjektif bir bakış açısıyla değerlendiren eser.
Tıyniyet: (Tıynet) Yaradılış, huy, maya
Tizap:
Tramola: (Tremolo) Bir enstrümanda tek bir tonun hızlı tekrarlarla çalınmasına verilen isim
Ulah: Romanya'nın yerli halkına ve bu halkın soyundan olan kimselere Osmanlı Türklerinin verdiği ad
Ulema: 1. Bilginler 2.Sarıklı din bilginleri
Ulah: Romanya'nın yerli halkına ve bu halkın soyundan olan kimselere Osmanlı Türklerinin verdiği ad
Ulema: 1. Bilginler 2.Sarıklı din bilginleri
Ulufe: Osmanlılarda kapıkulu askerlerine, saray ve devlet kuruluşlarındaki bazı görevlilere üç ayda bir verilen ücret.
Upir: Vampir kelimesinin kökeni olduğu düşünülen, aynı anlama gelen kelime
Usturlap: Gök cisimlerinin yükseltisini ölçmekte kullanılan araç
Vakanüvis: Osmanlı Devleti'nde zamanın olaylarını tespit etmek ve yazmakla görevli devlet tarihçisi
Vect: Sevgi veya heyecandan doğan coşkunluk, kendinden geçme, esrime
Vekilharç: Kesedar.
Yalım: Alev
Yatağan: Namlusu kavisli, iki yanı da kesici, bir tür uzun savaş bıçağı
Yecüc ve Mecüc: Kıyamete yakın, ortaya çıkıp insan ırkını ortadan kaldırmaya çalışacak ve büyük zararlar verecek olduğu söylenen yaratık cinsi.
Yecüc ve Mecüc: Kıyamete yakın, ortaya çıkıp insan ırkını ortadan kaldırmaya çalışacak ve büyük zararlar verecek olduğu söylenen yaratık cinsi.
Yedmek: 1.Çekerek peşinden götürmek, yedeğinde götürmek. 2.Yanında, beraberinde götürmek
Yekün: Toplam
Yenirce: 1. Kemik ve diş dokusunun harap olması durumu. 2. Frengi
Zaç yağı: Sülfürik asit.
Zagon: Metot
Zağarcıbaşı: Osmanlı Devleti'nde padişahın av köpeklerine bakan görevli.
Zangoç: Kilise hizmetini gören ve çan çalan kimse
Zeker: Erkeklik organı.
Zemberekçi: Yeniçerilerin zemberek kullananı.
Zıbık: Erkek üreme organına benzetilen nesne.
Zincifre: Kırmızı renkli doğal cıva sülfür
Zolota: Polonya parasına benzeyen bir Osmanlı gümüş parası.
Zurnazen: Zurnacı
Kitapta geçmiyor olsa da merak edenler için:
Kitapta geçmiyor olsa da merak edenler için:
Gezegenler
Müşteri: Jupiter
Zühal: Satürn
Utarid: Merkür
Burçlar
Koç:Hamel
Boğa:Sevr
İkizler:Cevza
Yengeç:Seretân
Aslan:Esed
Başa:Sümbüle
Terazi:Mizan
Akrep:Akreb
Yay:Kavs
Oğlak:Cedi
Kova:Devi
Balık:Hut
*Puslu Kıtalar Atlası'nı bu sözlükle okuyup, bir kaç eksik kelimeyi tamamlayan sevgili Beyaz Kitaplık'a teşekkürlerimi sunarım.




