Intro Text

Merhaba! Ben Ömer. Elektrik Elektronik Mühendisiyim. & Aynı zamanda edebiyat ve fotoğrafçılıkla ilgileniyorum.

Şaka yapmıyorum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Şaka yapmıyorum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sakin bir gündü.  Evimin karşısındaki inşaat izinli olduğundan sokağa derin bir sessizlik hakimdi.  Evin camlarını sonuna kadar açarak bu sessizliğin tadını çıkartmaya karar verdim.  "Bugün tam bir boş oturma günü" diye geçirdim içimden ve koltuktaki yerimi aldım.  Ev püfür püfür esiyor ve ben koltuğa gittikçe daha fazla gömülüyordum. Bilgisayar ekranında gördüğüm bütün sayfaları dakika başı yenilerken, televizyonda çıkan yarım saatlik pazarlama reklamlarını değiştirmek için iki metre uzağımdaki kumandaya uzanmaya üşeniyordum.

Neyse ki sigaramı ve kül tablamı yakınıma almıştım.  Kendini durmadan başa saran reklam beni daha çok sigaraya itiyordu.  "Sadece 39 lira mı?  Hem de 99 liradan mı düşmüş?  Dur bir sigara daha yakayım."

Derken birkaç saat sonrasında kül tablam ağzına kadar dolmuş, artık söndürebileceğim bir nokta bulamaz, izmaritleri yakar hale gelmiştim.  "Çok duman altı oldu, evi havalandırsam iyi olacak" diye düşündüğümde bütün camların açık olduğunu hatırladım.  Evi havalandırmanın tek yolu benim dışarı çıkmamdı.  Yarım saat kadar koltukta debelendikten sonra kendimi anca sokağa atabildim.

Nadir yaptığım bir eylem olarak, yazı yazmaya karar verdim.  Kadıköy'de yavaş adımlarla ilerlerken telefonum çaldı, sipariş ettiğim mandolin kılıfı hazır, teslim edilmeyi bekliyordu.  Derhal yazıyı unutup Tünel'e geçmem gerekiyordu. Adımlarımı hızlandırmam gerekti vapura yetişebilmek için.

Vapurdan indiğimde Karaköy çatalcısını gözüme kestirdim.  "Dönüşte iyice acıkırım, o zaman yerim" diye geçirdim içimden.  Yolda kayda değer hiçbir şey yaşanmadı. Gittim, sorunsuzca teslim aldım kılıfımı.

Tünel'den aşağı doğru yürürken solumda bir boyacının fırçasını düşürdüğünü fark ettim.  Anlık içime doğan bir empati gücüyle ona yardım etmek istedim.  Kaldı ki empati en hoşlanmadığım duygulardan biriydi.

Ayakkabı boyacılarıyla hiçbir zaman iyi bir ilişkim olmadı.  Lise döneminde sürekli kendileri tarafından tehdit ediliyordum.  Hatta bir keresinde arkadaşlarımızla toplu tehdit edilirken, on metre uzağımızda duran polise şikayet etmiştik bir tanesini.  "Bir boyacıyla başa çıkamıyor musunuz?" diyerek bizi suçlu çıkarmayı başarmıştı.

O gün ilk kez tanışmıştım vahşi şehir kanunları ve boyacıların dokunulmazlığıyla.

Fakat bugün üzerinden yıllar geçmesinin de etkisiyle, bu kavgaya bir son vermek amacıyla "pardon, fırçanızı düşürdünüz!" diyerek bana yakışmayan bir insanlık gösterdim.

Döndü, fırçasını gördü, yüzüne derin bir mutluluk yayıldı.  "Abi, Allah senden razı olsun" dedi.  İşte ilk kez birine büyük bir iyilik yaptığımı hissediyordum.  Bu empati ne de güzel şeymiş!

İki adım yürümemle birlikte boyacının sesini duydum.  Arkamı döndüm, çömelmiş, önündeki tezgahını 'şap şap' tokatlayarak "abi gel" dedi.  İşte o yıllara geri döndüm bir anda.  15 yıl ertelenmiş hesabın görülmesine ramak kalmıştı.  Kaldı ki, dayak yemek için hala çok gençtim.

"Yok kardeş sağ ol" dedim nazikçe.  Spor ayakkabılarımı göstererek "bunlar boyanmaz zaten" dedim.
"İyiliğinin karşılığını vermek istiyorum, korkma boyamam, sadece fırçalarım."
"Yalnız, ben para da vermem."
"Sorun yok, canın sağolsun, istemiyorum zaten."
Yemedim, ama kaçamıyordum.  Parasızlığımı da belirtmiştim.  Daha ne yapabilirdi ki?  Dayak?

Direncim kırıldı, sol ayağımı tezgahın üzerine yerleştirdim, önümde çömelmiş fırçalamaya başladı.  O kadar tepeden bakınca, çok rahatsız edici bir pozisyon olduğunu anladım.  "Parasıyla değil mi? Fırçala köpek!" diyormuş gibi hissediyordum içten içe.  Kaldı ki, parasıyla da değildi.

Boyacıların kendilerine yüksek ücreti hak görmelerinin sebebi, yaşattıkları bu vicdan azabı olabilir miydi?

Sonra, o, hayatta en hoşlanmadığım sosyalleşme sorusunu sordu.
"Ee abi, memleket nere?"
"Bura!"
Fırçalamayı bir anda durdurdu, kafasını kaldırıp dikkatlice suratımı süzdü.  Hiç beklemediği bir yanıt almış olmalıydı.
"Ne demek bura?"
"Bildiğin İstanbul işte."

Sağ ayağımı işaret etti, fırçalanma sırası ondaydı.
"Sık mı geliyorsun İstanbul'a abi?"
"Lan oğlum ben burada yaşıyorum!"
"Abi, yanlış anlama da, hiç buralı gibi değil senin tipin."

Biliyordum, bu sorgu derinleştikçe, babam, dedem ve ailede kim varsa deşifre olacaktı.  Onun için ısrarla aynı cevabı vermeye devam ediyordum.  Amacı neydi? İstanbul'da doğumhane mi yoktu? Herkes dışardan mı göç ediyordu buraya? Yoksa kendine hemşehri mi üretme çabasındaydı?

"Birader, yormasana çocuğu.  Memleket nere, söyle de bilelim.  Saklanır mı böyle şey?  Bak ben Mardinliyim mesela." diye konuya girdi yanımızda dikilen midyeci.
"Saklamıyorum lan" diyecektim ki boyacı atladı birden.
"Ben de Mardinliyim kardeş.  Sen neresindensin?"

Ve böylece birbirlerini mahallelerine kadar eşelediler karşımda.  Ben sadece konunun benden çıkmış olmasına seviniyordum.
Sonra midyeci uzaklaştı.  Çocuk yine başıma kaldı.  Bu ne bitmez fırçaydı!

"Evli misin abi?"
"Hayır."
"Allah gönlüne göre versin abimin.  Ben evliyim, üç çocuk var, memlekete para götüreceğim."
"Sıçtık" diye geçirdim içimden.
"Yalnız, bende para yok" dedim.
"Canın sağolsun abim, yanlış anlama, ben dilenci değilim.  Sadece emeğimin karşılığını alırım."
"Tamam, ama bende karşılığı yok."
"Ya, benim bebeler var şimdi memlekette biliyor musun? Elim boş gitmek istemem." Sürekli aynı şeyi tekrar ediyordu.  Hiçbir yere kaçamıyordum, ayağım elindeydi.

Cüzdanımın bozuk para gözünü açtım.
"Abi ne yapıyorsun?  Sen beni çok yanlış anladın" dedi.
1,75 lira gördüm gözde, küçük bozukluğu işe karıştırmamak için 1,50 olarak çıkarttım.
"Beş-on lira ver bari abi."
Belli bir tarifesi yoktu.  Doğaçlama ücret alıyordu.  Beş ile on lira arasında iki kat fark olduğunu biliyor muydu acaba?
"Valla bu kadar var hacı" diyerek elimi tekrar göze soktum ve son kalan 25 kuruşumu da ekledim.

Boyacıdan hızlı adımlarla uzaklaşırken, beni takip edip etmediğini döne döne kontrol ettim.

İskeleye ulaştığımda, vapuru saniyelerle kaçırdığımı fark ettim.  Çok acıkmıştım. Tıpkı ilk geldiğimde planladığım gibi çatalcıya yanaştım, elimi cüzdanıma attım. Son nakitimi boyacıya verdiğimi hatırladım.  Ayakkabılarıma baktım.  Hiçbir değişiklik yoktu.

Bir sigara sardım iskelenin önünde.
Daha yirmi dakikam vardı sonraki vapura.
Yirmi dakika, ne boktan bir süreydi.
Bazen geçmiyordu.
"Nedir şimdi program?"
"Akşam sahile gidiyoruz işte."
"Kimler olacakmış?"
"Sen tanımazsın, benim arkadaşlarım.  Çok seversin ama."
"Nerden biliyorsun?" diye geçirdim içimden.  Bugüne kadar hiçbir kadının yancısından hazzetmedim.  Ama onlar hep çok seveceğimi iddia ettiler.  Sanırım onların gözünde sevgi dolu bir imaj çiziyordum.
"Baş başa takılsak olmaz mıydı?  Kendimi biliyorum, kafam çok kötü açılacak bu gece."
"Saçmalama Erkin, söz verdik bir kere."

Hiç tanımadığım birtakım insana, az tanıdığım bir insan üzerinden söz vermiştim.  Artık bunun kaçışı yoktu.

Caddebostan'da buluştuk, iki şişe şarap alıp arkadaşlarına doğru yürüdük.
"Kim oluyor bu arkadaşların?"
"Kadıköy'den gençler işte."
"Keşke Kadıköy'de kalsalarmış."
"Daha gitmeden huysuzlanmaya başladın."
"Tamam sakinleşeceğim, arkadaşlarını da çok seveceğim bak, onlar artık benim de kankalarım."

"Bak işte oradalar" diye uzakta iki ağacın arasına halat germiş iki kız, iki erkek gösterdi.  Erkeklerden biri halatın üzerinde dengede durmaya çalışıyordu.  Dişisini etkilemeye çalışan bir hayvan gibiydi.  Dişisi onu hayranlıkla seyrediyor, bu çiftleşme yürüyüşü izledikçe daha çok midemi bulandırıyordu.
"Arkadaş sirk cambazı mı?"
"Yok, hobi olarak yapıyor, eğlencesine."
"Hobisine sokayım" diye geçirdim içimden.

Çimlere oturduk, şarabımızı açtık.  Normalde çimlerde oturmayı hiç sevmem, kıçımı ıslatan ve ağrıtan bir faaliyettir.  Fakat huysuz bir insan gibi görünmemek için sessizliğimi korudum.

Hobi cambazı halattan iniş yaptı, kızla birbirlerine sarıldılar.  Kız, sanki yüz metre yükseklikten sağ salim inebilmiş gibi sarıldı çocuğa.  "Çok şükür hayattasın sevgilim, işte şimdi ödülünü alabilirsin."  Çocuk göğsünü kabarta kabarta yanımıza geldi, tanıştık.

Arkadaşlarını seveceğimden nasıl da emindi, bu deli oğlanı sevmemek mümkün müydü?
Çimlerin üzeri yarı cambaz, yarı barzo doluydu.  Çalıların arkasında gizlice sevişmeye çalışan gençler de gecemize renk katıyordu.

"Ya X Barda bir kokteyl yapıyorlar aklınız gider.  Tadı Jager gibi ama on numara kafası var" diye gereksiz bir konu açtı cambaz.  Bahsettiği bar "isyankar bir süt çocuğu" gibi görünmüyorsanız içeri kabul edilemeyeceğiniz bir mekandı. Bense kendimi çimleri yolmaya ve şaraba vermiştim.  Bütün gecemi bu çocuktan nefret ederek geçirebilirdim.  Fakat ben on metre ötemizde oturan barzo ekibine kilitlenmiştim uzunca bir süredir.

Bizim kızlar ne zaman tuvalet için onların önünden geçse, bağırarak şakalaştıklarını ve laf attıklarını duyabiliyordum.  Sakinliğimi koruyor, yanımdaki iki lavuğa da kesinlikle güvenmiyordum.  Kaldı ki kavga çıktığında ilk kaçanın benim olmam gerekiyordu.

Birer şişe şarabı içtikten sonra, ortamdan iyice rahatsız olduğumdan dolayı kalkmayı teklif ettim.  Toparlandık, iki adım yürüdük, arkadan bir ses yükseldi.
"Gidiyor ibneler.  Karıları bize bırakın bari."
Ve gülüşmeler.
Arkamı döndüm birdenbire, bir şişe şarabın da bana verdiği yetkiye dayanarak "bize mi diyorsun?" diye diklendim.
"Yok aramızda konuşuyorduk" dedi gülerek.
Üstlerine yürümeye başlamıştım ki cambaz yolumu kesti, "bak bize dememişler dostum, hadi gidelim burdan."
"Cesaretin otuz santimden düşmeye yetecek kadarmış cambaz" diye geçirdim içimden.

İçimdeki manyak sadece otuz saniyeliğine açığa çıkmıştı ama bütün gece hiç yakınlaşamadığım kız bir anda koluma girivermişti.  Manyaklığın gücünü ilk kez keşfediyordum.

Eve dönerken altımız da sessizliğimizi koruduk

Ekipten ayrılıp Kadıköy'e vardığımızda üzerimde bir rahatlama fakat ağır bir yorgunluk vardı.  Bir apartman merdivenine oturduk, içince sapıtabiliyor olmamla ilgili özürler diledim.  Bu halim hoşuna gitmişti halbuki.  Yakınlaştık, tam öpüşmek üzereyken geri çekilip;
"Biliyorsun" dedim, "uzun bir ilişkiden yeni çıktım. Ve..."
"Of hep aynı geyik, bir ilişkiye hazır hissetmiyorsun"
O konuda da haklıydı tabii.
"Hayır, sadece yerli yersiz osuruyorum uzun zamandır.  Kalkalım mı?"

Evine kadar geldik.  Ailesiyle yaşıyordu, içeri davet edilmeyeceğimi biliyordum.  Tekrar yakınlaşmaya başladık.  Bu sefer o, kafasını geri çekti, "ayy tıpkı romantik filmlerdeki gibi, oğlan kızla tam ayrılmak üzereyken öpüyor."

Bu lafla birlikte kan beynime sıçradı.  Bu kadar boktan bir geceyi Hollywood filmine benzetmek densizliğin ötesindeydi.

"Siktirtme bana o filmleri" dedim sakince.

Öpüştük.
"Kapıdayım" diye mesaj attım ve beklemeye koyuldum barın karşısında.  Sigaramı sardım ve kapıyı izledim uzaktan.  Alabildiğine biçimsiz iki adam kapıda dikilmiş, gelen kimseyi beğenmeyerek içeri sokmuyordu.  Görevleri kendine benzeyenleri bara yaklaştırmamaktı fakat patron bu kitleyi tarif etmek için yüzlerine bir ayna mı doğrultmuştu?  Bir de özel güçleri vardır bu adamların.  Bir bakışta karşısındakinin cinsiyetini anlar, mal sayımı yapar gibi "dört erkek iki kadın almıyoruz beyler" der. Amaç içerideki taşak kokusunu bir nebze azaltmaktır tabii ki.

Ve kapıdan çıktığını gördüm. Sigaramı henüz elimde bekletiyordum.  Gerçekten güzeldi ve başkasının peşine takılıp yürümeye başladı beni görmeden.  Sakince beni bulmasını bekledim. Peşinden yürüdüğü adamın ben olmadığımı anlaması çok uzun sürmedi neyse ki.  Sonra benim olduğum yöne döndü, o kadar emin bir şekilde yaptı ki bunu, peşinden yürüdüğü adam ben değilsem kesin ben bendim.

"Çok heyecanlıyım şu anda" dedi.  Asıl heyecanlananın ben olduğumu fark etmeden.  O kadar etkileyici görünüyordu ki bu heyecanı benim yaratmış olduğumdan emin değildim.

"Sana sigara sarmamı ister misin?" diye sordum. Fakat o çantasından slim ötesi bir sigara çıkarttı, yaktım.

"İçeride müzik nasıl?"diye sordum.  "Boktan" diye cevapladı. Biliyordum! Yirmi senedir boktandır oranın müziği.

Sigarasından ardı ardına nefes çekiyor ve bir şey söylemeye hazırlanıyordu.  Heyecanını yatıştırmak için içtikçe daha fazla geriliyordu.  Kısa bir sessizlik oldu ve ben onun konuşmasını bekledim.

"Bu gece sevişmeyeceğiz!" dedi birden bire. Bu kadar hızlı söylemesini beklemiyordum.  Kim bilir bunu duyduğum kaçıncı ilk buluşmaydı.  İlk görüşte hüsrana inanıyordum artık.

"Olur öyle benim için sorun yok" dedim.  Aslında vardı.  Her zaman vardı.  Ama yıllar içinde bu cümleye bağışıklık kazanmıştım.  Hatta bazen blöf  olduğu bile oluyordu. Kadınlar niye ilk görüşmede bunu söyler?  Bu gece mi asla mı?

"Müzik o kadar boktansa seni kaçırayım mekandan, sakin bir bara gidelim" diye teklif ettim.  Başıyla onayladı, çantasını almaya içeri girdi.  Bütün yazılarımı okumuştu benimle buluşmadan önce.  Hakkımda neredeyse her şeyi biliyordu.  Bense henüz keşfedecektim.  Şimdilik sadece çok heyecanlandığını ve sevişmek istemediğini öğrenebilmiştim.

Kadıköy'ün iğrenç kalabalık sokaklarında yeni barımıza doğru yürümeye başladık.  Bar kapısından dönen bir erkek güruhu başıboş sokaklarda geziniyordu.  Belki böylesi daha tehlikeliydi.

Sokak üzerinde bir masaya yerleştik.  İçmek için en rahatsız konumdu benim için.  Çok geçmeden mendil satışları başladı.  Gerçekten ihtiyacım yok.  Otuz senedir yanımda mendilsiz gezmişliğim yok hatta gerekirse ben ona satabilirim. İyi mendilden anlarım, bunlar yirmi kuruşluk, üç katlı mendiller. "Üç kat beni kesmiyor, sümüğüm kuvvetlidir" dedim, kızın yüzü ekşidi.  Daha çok ekşitebilirdim o yüzden sessizliğimi korumam benim için her zaman daha faydalıdır.

Ama ısrarı bırakmıyor, "abla sen al bari" diye diretiyor.  Kız biraz direndi fakat mendilci onu alt etmeyi başardı.  Bir lira verdi, mendil de istemedi.  Bu alışverişte kesinlikle mantıksız bir şeyler vardı.

"Demek yazılarımın hepsini okudun?" dedim.

"Evet, onlar bence senin kullanma kılavuzun.  Hatta bazılarını iki kere okudum" dedi.

"Çalışkan bir kızsın" deyip biramdan ilk yudumu aldım.  Aslında çok çalışılacak bir yanım olduğunu düşünmüyorum, sadece ona baktığımda 'keşke benim de biraz çalışma imkanım olsaydı' diye düşündüm.

"Abi bir liran var mı?" diye yanaştı eli torbalı tinerci yandan.  'Ya siktir git' diye geçirdim içimden.  "Sağ ol" dedim kibarca dışımdan.

Biri bana bir şey satmasa da üst üste elli kere sağ ol diyerek yanımdan uzaklaştırmak gibi bir yeteneğim vardır.

"Abi bir lira be" dedi hafifçe üstüme devrilerek.

"Sağ ol"

"Abla?" Ve işte yine bir lira daha çıktı o çantadan.



Ne yapıyordu bu kız?  Herkesi etrafından bir lira vererek uzaklaştırıyor muydu?  Kumbarasını yanında mı taşıyordu?  Evden çıkar çıkmaz bakkalda yirmi lirayı birlik haline mi getiriyordu?  

Bu sorular içimde gizemini korurken "kadınlara bayan diyerek aşağıladığını farkında mısın?" diye sordu.  Böyle bir şey beklemiyordum.
"Nasıl?"
"Sonuçta Bay'dan türetilmiş bir kelime, yazılarında sürekli bayan diye bahsediyorsun kadınlardan."
"Bilmiyordum.  Üç sene önce böyle anlaşılmıyordu.  Entelektüel olmak o günlere göre daha zor.  Beni ayı olarak kabul etsen belki daha çok içine siner."
"Niye içime sinsin canım, sonuçta dediğim gibi bu gece sevişmeyeceğiz."
"Bunu tekrar edip durmasan. İçimdeki ayı üzülüyor."
"Kıyamam o ayıya" diyerek elimi tuttu.
"Yarın çekiliyor, yarın!"
"Sağ ol abi."
"Son çeyrek bilet, büyük ikramiye var."
"Sokak dolu, satarsın birine."
"Sen al."
"Ya neden ben? Zaten aldım daha önce, senin biletlere bir bok çıkmıyor."

Çantasını açtı, beş tane bir lira çıkarıp son çeyreği aldı.
Elini tekrar tutup gözlerinin içine bakarak "kaç para bozdurdun, doğru söyle" dedim.
"Yirmi" dedi utangaç bir gülümsemeyle.
"Bana gidelim mi?"
"Olur, ama..."
"Biliyorum."
Bilmiyordum.
Buz gibi bir Kadıköy gecesinde, onlarca insan barın önünde bir ısıtıcının etrafında toplanmış sigaralarını tüttürürken,  o ısıtıcıya bir adım daha yakın durabilmek için önündekinin sigarasının bitmesini bekleyenler ve sigarası bitip hala ısınmaya devam edenler, muazzam bir uğultu içinde samimiyetsiz bir mutluluk tablosu sergiliyordu.

Kadıköy'ün bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar güzel diye nitelenebilen barlarından biriydi burası.  Hatta "eğlence" dendiği zaman akla ilk gelen yerdi.
Ne eğlence ama!

Sahnede on beş sene önce bütün popülaritesini yitirmemiş olması şaşırtan bir grup, kolonları patlatmak pahasına enstrumanlarına yüklenip yırtınırken, seyirciler coştukça coşuyordu.  Erkekler ya çok eğlendiklerinden ya da kendilerini göstermeye çalıştıklarından bağrına bağrına parçalara eşlik ederken, bir yandan da barda buldukları yalnız kızlara yanaşıp reddediliyordu.  Fakat bu reddedilme kesinlikle onları yıldırmıyor, bir sonraki boştakine yanaşarak tekrar şanslarını deniyorlardı.  O kadar ilkel görünüyorlardı ki ara sıra asla tanışmayı bile beceremediği kadınlar için birbiriyle dalaşacak gibi oluyorlardı.

Kadınlar ise yalnızlarının sayısı çok düşük olmakla birlikte, bu mekana ne eğlenmek ne de çiftleşmek için gelmiş gibiydi. Onlar sadece orda durmak için gelmişlerdi.  Uğurlarına gerçekleştirilen bu tartışmalar zerre kadar umurlarında bile değildi.  Zaten bilinçaltında cinsellik barındıran bu reziller ne kadar önemsenebilirdi ki?

Barın içinde bira doldururken, sanki dünyanın en önemli görevini yüklenmiş bilge bir kişilik havasına bürünmüş barmen duruyordu.  Bira bardağıyla musluk çekiliyor, biranın birazı sadece onun üstün insan havasının vergisiymiş gibi boşa akıyor, sonra bardağa, hemen ardından birazı daha boşluğa dökülüren dolu bardakla beraber musluk kapanıyordu.  O, beş metrekarelik dünyasından dışarı "tapın bana!  Size bira veriyorum sefiller!" diye bağırmak istiyordu.

Barın hemen arkasında bir ayna vardı.  İçki şişelerinin arasında yaklaşık otuz santimlik bir boşlukta kendime olanca sevimsizliğimle sırıtıyordum.  Hiç de öyle neşeli olduğumdan değil, sadece çirkinliğimle iyice yüzleşebilmek için yapıyordum bunu.

Yaklaşık beş sene önce aynaya her baktığımda kendimi yakışıklı bulup mutlu olurdum.  Sonrasında bir gün sakallarımın seyrek çıktığını fark ettim.  Aslında büyük bir problem değildi ama buna yavaş yavaş kafayı takmaya başladım.  Sonrasında bıyık bırakmayı denedim fakat ondan da bir türlü memnun kalmayınca kestim.  "Bütün problem kıllarımla ilgili olmalı" diye düşünürken, aynada gözlerimin birinin daha küçük olduğunu fark ettim.  Ya da sadece yanılıyordum.  Fakat gün geçtikçe daha çirkinleşiyor veya her zaman olan bir şeyi yeni yeni fark ediyordum.  En sonunda bir gün aynada bütün çirkinliğime karşı gülümsedim.  Sağ yanağım sanki diğerine göre daha şişkindi.  Çirkinin teki miydim yoksa bir asimetri harikası mı?  Sanki beynime bundan beş sene önce girmiş bir virüs beni kendimden soğutmaya çalışıyordu.

Son birkaç aydır her cumartesi gecesi bu mekana gelip barda tek başıma içiyor, kimseyle muhabbet etmeden çıkıyordum.  Zaten hiçbirisiyle içimden konuşmak da gelmiyordu.  Yalnızca bir seferinde mekanın işletmecisi yanıma oturup "her hafta burdasın ama hiç eğlenmiyorsun, mekanı çok seviyorsun herhalde" dedi.  O gürültünün içinde sesimi duyurabilmek için iyice yanaşıp, olanca gücümle "hayır, ben çok eğleniyorum" derken kulağının içine bütün tükürüğümü püskürttüm.  Halbuki gerçekten eğlenmek isteseydim evimden hiç çıkmazdım.

Yalnızlık, tıpkı diğerleri gibi zaman zaman kendinden tiksindirse de, kurtulunması zor ve gittikçe şiddeti artan bir bağımlılıktı.  İşte bu gittikçe artan doz, evde tek başına yaşamaktansa, bu itici kalabalığın içine, sadece cumartesi geceleri tadılan gerçek bir yalnızlığa itmeye başlamıştı beni.

Grup yine o meşhur korkunç şarkılardan birini çalmaya başladı.  Hemen iki metre kadar sağımda duran bir kız avaz avaz bağırarak parçaya eşlik ediyordu.  O iğrenç sesiyle kendini iyice duyurabilmek için kafasını öne, kollarını arkaya doğru atmış iyice yırtınıyordu.  Koyu kumral saçları, düzgün bir burnu, görebildiğim kadarıyla sağ yanağında da bir gamzesi vardı.  Biraz daha bağrındıktan sonra sağına dönüp bana baktı.  Susmasını işaret ettim kabaca.

Yaptığım hareket hoşuna gitti, gülümseyip yanıma geldi.  Yüzünü bana dönmesiyle diğer yanağında da gamze olduğunu görebildim.
"Ben seni nerden tanıyorum" diye sordu.
"Konservatuvar" dedim kendimden emin bir şekilde.  Açıkçası aklıma gelen ilk yeri sallamıştım.
"Aaa doğru ya!"  diye gülümsedi.  Aslında yüzünde sürekli tatlı bir tebessüm vardı.  Sanki yaşadığı her şeyden ayrı bir haz alıyordu.
"İsmin neydi bu arada?" diye sordum sanki iki gün öncesinde unutmuşum gibi.
 "B. senin?"
"Ben de E.  Böyle bir ismi nasıl olmuş da unutmuşum"
Yine güldü. "Evet seninki de çok kolaymış.  Niye dans etmiyorsun?"
"Niye oturmuyorsun?" dedim yanımdaki boş tabureyi göstererek.
"Ben eğlenmeye geldim çünkü."
"Yanımda dans et böylece ikimiz de eğlenebiliriz."

Uzunca bir süre muhabbet ettik.  Çok da iyi anlaşmıştık.  Derken bir parçanın bitiminde bana yaslanıp yüzünü göğsüme kapadı.  Ben de saçlarını okşadım ister istemez.  Bir süre öylece kaldık.  Birine bu kadar içten sarılmayalı ne kadar zaman geçtiğini anımsayamıyordum.  Biraz eğilip saçını kokladığımda içime çektiğim sadece gözlerimi doldurmaya yetti. Kafasını göğsümden kaldırıp gözlerimin içine baktı ama ilk kez gülümsemiyordu.  Bakışlarında ayrı bir ciddiyet oluşmuştu.

"Burdan sonra ne yapacaksın?" diye sordu.
"Evime giderim."
"İstersen bana gelebilirsin ama bir şey yapmayız."
"Ne yapmayız mesela?"
"Seks mesela."
Neredeyse kendimi saf rolüne iyiden iyiye kaptırıp "seks ne demek?" diye soracaktım.  "Gelirim, benim için sorun yok" diye yalan söyledim.  Başımı aşağı eğip onu da kendimi yanaştırdım ve dudaklarımız birleşti.

Gecenin üçüydü.
Evlerin hiçbirinde ışık yanmıyor,  lambaları kırılmış sokak karanlığa bürünmüştü.  Köşesinde iki tane köpek saldırılacak insana aç hırıldarken, sokağa giren taksinin farları havlanmayacak gibi değildi.  Taksici dışarı uzanıp belli belirsiz küfrettikten sonra köpekler sokağın köşesine geri kaçtı.  Kapı açıldı, bir kadınla bir erkek indi.  Birbirlerine sarılmaları ya aşırı soğuktan ya da sevgidendi.  Apartmandan içeri girdiler, taksi uzaklaştı.  Sokak karardı.

                                                                        DEVAM EDECEK
"Şimdi incecik bir sigara sarsam, yanına da sütlü kahve yaparım.  Sigara çok ince gelirse bir tane daha sararım" diye içimden geçiriyordum.  Yaklaşık bir saat olmuştu müzik yapmaya başlayalı.  Sadece kafamdaki programa sadık kalabilmek için son parçaya başlamışken, nikotin isteğim had safhaya varmıştı.  Parmaklarım ezbere notaları dizerken ben hiç müzikal bir bilinç taşımıyor, sadece beş dakika sonra içeceğim sigaranın hayalini kuruyordum.  Çaldığım parçayı ister istemez tütüne ithaf ediyordum.

Derken mekanın önünden Hüsnü'nün geçtiğini gördüm.  Üzerinde Fenerbahçe formasıyla Kadıköy'de amaçsız gezinen Hüsnü, o anda görmek isteyeceğim en son kişiydi.  Onunla tek ortak noktamız gitarist olmamızdı.  Bundan yıllar öncesinde bir konserde tanıştığım Hüsnü'yle o günden beri her karşılaşmamız benim için ayrı bir ızdırap olmuştu.

Sokaktan geçerken dönüp içeri baktı.  Göz göze geldiğimizde ayıp olmasın diye selamladım.  Hüsnü beni gördüğüne çok sevinmiş gibi yapıp içeri daldı fakat aslında hiç tanımadığı bir gitaristi de görse sırf sohbetiyle acı çektirmek için içeri girebilirdi.  Çaldığım parçanın ortasındaydım ki önüme kadar gelip dikildi.  Kısa boyu, uzun saçı, içeri çökük yanaları ve beş bıçaklı jiletle dahi tıraş olsa yok olmayan gri yüzüyle iki adım ötemde duruyordu.

"Naber abi?" dedi parçanın bitmesini beklemeden.
"İyiyim, senden naber?" dedim.
"İyiyim, maçı izlemeye gittim.  Arkadaşlar gelecekti ama sattılar" derken ileri geri sallanıyor, üzerime düşecek gibi oluyordu.  Ağzından gelen buram buram alkol kokusu midemi ağzıma getirmişti.  Arkadaşlarına da hak veriyordum, Hüsnü tamamen umursanmaması için yaratılmış bir varlıktı.

Çalarken konuşmakta biraz zorlanıyordum fakat saygısızlıkta sınır tanımayan Hüsnü bir  türlü önümden çekilmiyor, sürekli kendisiyle konuşmamı bekliyordu.
"Maç...kaç...kaç?" diyebildim sırf konuşmuş olmak için.
"Bir sıfır yendik" dedi.
"Hıı hıı" diye mırıldandım.

O sırada parçayı bitirmiştim.  Sigara için deliriyordum fakat bu kadar keyifli bi anı Hüsnü'yle birlikte yaşamak istemediğimden, onu bir an önce başımdan savmanın yollarına baktım.  Son beş dakikadır ona selam verirken yaptığım insanlığa lanet ediyordum.

Repertuarımın yazılı olduğu kağıdı aldı ayağımın altından, şöyle bir göz attıktan sonra aradan bazı parçaları gösterip kendisinin de aynılarını çaldığını anlattı.
"Anladım Hüsnü, ben de burda çalıyorum işte, şimdi de ara verdim" dedim uzaklaşmasını bekleyerek fakat umursamadan konuşmaya devam etti.
Fakat ortada elle tutulur bir sohbet de yoktu.  Tahmini her iki dakikada bir "ee abi başka napıyorsun?" diyor ve topu bana atıyordu.  Her seferinde "gitar çalışıyorum napayım" cevabını almaktan sıkılmazcasına soymaya devam ediyordu.

Sadece bir seferinde "sen napıyorsun peki Hüsnü" diye sordum karşı atak olarak.
"Napayım abi gitar çalışıyorum işte" dedi.  Bu kadar sıkıcı iki gitaristin karşılaşması bile yasaklanmalıydı.
"Bu sene gitar yarışması var Bulgaristan'da, katılsana sen de" derken tükürükleri balon balon dişlerinin arasından fışkırıyordu.  Kafasını güçlükle dik tutarak, genelde öne doğru devrilirken gözlerini alabildiğine yukarı dikip gözüme bakmaya çalışıyordu.
"Sen şurdan bir gitsen, inan bana dünyanın öbür ucuna yarışmaya giderim" diye geçirdim içimden.

Sigarasızlık beni benden almış fakat direniyordum.  İkinci yarıya geçmeme beş dakika kalmış, Hüsnü önümden ayrılmıyor, neler yaptığımı sorup duruyordu.  Keşke bu yaptığı resmi bir suç sayılsaydı da polis çağırıp Hüsnü'yü karşımdan aldırtabilseydim. 
Halbuki Hüsnü gelmiş geçmiş suçluların en azılısıydı:  Zaman gaspçısı, keyif katili, beyin tacizcisi.

Hüsnü'ye zamanımın geldiğini söyledim, inanılmaz bir anlayış göstererek, hemen gitmeye karar verdi.  Bir yandan uzaklaşmasını izlerken sigarasızlığımı boşverip, Hüsnü'süzlüğe çalmıştım ilk parçamı.