Intro Text

Merhaba! Ben Ömer. Elektrik Elektronik Mühendisiyim. & Aynı zamanda edebiyat ve fotoğrafçılıkla ilgileniyorum.

Barış Bıçakçı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Barış Bıçakçı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Seyrek Yağmur, Barış Bıçakçı'nın son romanı. Bu yılın 8 Ocak'ında piyasaya çıktı. Sanırım ben de iki gün sonra kitap fuarından satın aldım. 

Seyrek Yağmur Rıfat'ın başından ve aklından geçenlerden oluşan bir anlatı. Rıfat hayatın kıyısında duran bir hikayeye dahil olamayan bir kitapçı. Hayatı geçiyor ama sanki o yaşamıyor, seyrek yağmurun damlaları aynı kaba damlamıyor. Biz de bu kitapta o damlaları/anları görüyoruz.

Temadan da anlaşılacağı üzere kitap kısa, bazen birkaç satırlık anlatılardan oluşuyor. Bunlar birbirinden kopuk, tamemen anlamsız olmayan ama bir bütün de meydana getirmeyen parçalar. Roman size Rıfat'ın hayatını seyrek bir yağmura benzetişini, bir hikayesi olmadığı fikrini yaşatarak gösteriyor.

Bıçakçı'nın onu çok seven bir okur kitlesi var ve bu roman da hevesle bekleniyordu. O yüzden şimdiden internet aleminde pek çok yorum bulmanız mümkün. Benim anladığım pek çok okurunun hevesi kursağında kalmış. Tam olarak yaşanan bu. Bu hoşnutsuzluk sadece ikinci bir Bizim Büyük Çaresizliğimiz olmadı diye mi oluştu?

İlla ki bu beklentisi karşılanmadığı için üzülen okuyucular olmuştur ancak ben Seyrek Yağmur'un topallayan başka bir tarafı olduğunu düşünüyorum. Bazı yazılar sanki o finaldeki afilli cümle için girizgah olarak yazılmış. Bazıları parçalar tam anlamlı gelirken yeniden anlaşılmazlığa savrulmuş. Romanın parçalanmış anlatımından değil bu sıkıntım. Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra'yı da okumuş, o parça parça anlatımı, herkesin askıda kalışını, öykünün yavaş yavaş oluşmasını ama tamamlanmayışını sevmiştim. Oysa bu sefer parçalar sanki bir romanda altı çizilmiş satırların derlemesi gibi. Hani bilmediğiniz bir konuda kitabın sadece altı çizili yerlerini okursunuz da bir şey anlamazsınız ama o satırların önemli olduğunu da bilirsiniz ya, öyle. Bu his içinde ne Rıfat'ı anlayabildim, ne neden hayatının bir seyrek yağmura döndüğünü idrak ettim, ne kendimden bir şeyler buldum. Hatta 100 sayfalık kitabı okuyamadım, okumam bir aydan uzun sürdü.

Seyrek Yağmur'u okumayı düşünüyorsanız bir kitapçıya gidin ve rastgele bir sayfasını okuyun. Böyle ortasından okudum, konuyu bilmiyorum, gösterge olmaz diye düşünmeyin. İlginç şekilde tüm kitap boyunca sabit şekilde o tadı alacaksınız kitaptan.
Görece uzun zaman evvel okuduğum, dolayısıyla hakkında uzun uzun yazamayacağım ancak yine de paylaşmak istediğim kitaplar...

Ön Not: Buraları boşladım edebiyatı yapmayacağım daha fazla. Hayat öyle işte arkadaş, zaman ayırabileceğin konuları kendin seçiyorsun. Bazen fedakarlıkta bulunmak işten değil maalesef...


Trendeki Kız

"Zekice yazılmış bestseller'lara karşı zaafım var." demiştim şuradaki Marslı yazımda. Trendeki Kız da bir bestseller, Paula Hawkins tarafından kaleme alınmış ve ülkemizde İthaki Yayınları'ndan yayımlanmış. Maalesef "zekice yazılmış bir bestseller" değil ama...

Tren yolculukları esnasında görüp "stalk"lamaya başladığı bir çiftin de içinde olduğu bir cinayet vakasını aydınlatmaya çabalayan bir "loser"ın hikayesi Trendeki Kız. Israrla İngilizce terminoloji kullanmamın sebebi, konunun tamamen Amerikan "stereotype"ları üzerine kurulmuş olması. Yalnız, hayalperest ve alkolik genç kadının güçlü durma ve kendini toparlama çabaları ile sotelenmiş bir cinayet romanı. Edebi anlamda ise; ortalama bir hikayenin ortalarına kadar sürükleyici ve keyifli, sonrasında vasat en sonunda ise kötü bir romana evrilmesinin hikayesi.

Çok daha farklı ve ilgi çekici olabilecekken "filmini de yaparım ben bunun" düşüncesiyle vasat altına indirilmiş bir kitap gibi duruyor Trendeki Kız -ki filminin çekimleri başlamış durumda. Vakit öldürmek istiyorsanız okuyun derim, derdiniz keyif almaksa pas geçebilirsiniz.

Bülbülü Öldürmek
Epeydir şöyle "edebiyat" kokan kitap okumamıştım ki Bülbülü Öldürmek yetişti imdadıma. Sorsanız ne hatırlıyorsun kitaba dair diye cevap veremem doğru düzgün belki ama o dil, o akıcılık ve o altı dolu kurgu... Benim için edebiyatın olmazsa olmazı üç bileşenini birden barındıran bir kitaptı. 

Harper Lee'nin 1960'da yayımlanan Pulitzer ödüllü romanı Bülbülü Öldürmek, 1962 tarihli filmiyle de üç Oscar kazanmış bir başyapıt. Jean Louse "Scout" Finch adında küçük bir kızın başından geçen, döneminin ırkçılık problemine odaklanan bir roman. Kitapla alakalı ilgimi en çok çeken hususlardan biri ise kitabın baş karakterlerinden biri olan, Scoutlar'ın kapı komşusu Dill'in, Lee'nin gerçek hayatta kapı komşusu olan yazar Truman Capote'dan esinlenerek yaratıldığı bilgisi oldu.

2015'in edebiyat olaylarından biri olan, yazarın ikinci kitabı Tespih Ağacının Gölgesinde, ilk kitabın ardından 20 yıl sonrasını anlatan ve okuma listemde yer alan bir kitap. Onun hakkında da iki kelam etmeden duramam diye düşünüyorum... Kısaca; Bülbülü Öldürmek herkesin mutlaka okuması gereken kitaplar arasında.

Sinek Isırıklarının Müellifi

Allah aşkına sıkılmadınız mı şu kaygılı, ince ruhlu adam romantizminden? Oğuz Atay'ın Tutunamayanlar'ının bir pop kültür öğesi halini almasından bu yanan acayip ifrit oluyorum bu arkadaşlara. Bir holdingde beyaz yaka olarak çalışan, mecburiyetten evli ve kalbur üstü arkadaşlarıyla sosyalleşen bir adamın kendisine sorsan ince ruhlu, narin bir "tutunamayan" olduğunu savunması bir tek beni mi rahatsız ediyor?

Vay efendim toplu konutlarda yaşayan, yazar olmaya çalışan çaresiz bir amatör yazarın kendiyle hesaplaşmasıymış. Pardon da bana mı sordun tüm toplumsal baskılara boyun eğerken? Ya da şöyle sorayım; düğünde altınlar takılırken iyi hoştu da sihir ortadan kaybolup eşinin seni anlamayan bir kadın olduğunu anladığında mı yazar olmaya karar verdin? Karar verirken aklın başında değildi de şimdi mi aklın başına geldi, 25'inden sonra?!

Özür dilerim ama "çaresizlik" kavramının bu kadar basite indirgenmesini kabul edemiyorum. Ne hayatlar ne çileler görüyoruz, okuyoruz gerçek hayattan... Ekşi sözlüğün pek popüler şu butonunu armağan etmekten alıkoyamıyorum kendimi sevgili kahramanımız Cemil'e... Ben Bıçakçı'yı anlamadım, anlayacağımı da pek sanmıyorum. Belki Bizim Büyük Çaresizliğimiz'i okurum bir ara ama söz vermiş olmayayım. "Bir kitaptan ne çok şey bekliyorum, değil mi editör hanım, tıpkı bir kadından beklediğim gibi” cümlesini yazan bir adamdan beklentim büyük değil, kusura bakmayın sevgili Bıçakçı sevenleri... 

Hızımı alamamışken ekleyeyim: Hakan Günday'a, Murat Menteş'e tüh-kaka deyip Sinek Isırıklarının Müellifi'ne "şaheser" muamelesi yapmak tam anlamıyla hipokratlıktır, iki yüzlülüktür. Sizi anlatmadığını düşündüğünüz, ergence bulduğunuz aforizmalara burun kıvırıp sizi anlattığını düşündüğünüz romantik aforizmalara alkış tutmak riyakarlıktır. "Aforizma kasmak" ne biçimde olursa olsun çirkindir, edebiyata vurulan hançerdir. Aldanmayınız.

Hamiş: Ruhsuz bir adam mı oluyorum nedir, onu da merak etmeden duramıyorum ya, hayırlısı...