Intro Text

Merhaba! Ben Ömer. Elektrik Elektronik Mühendisiyim. & Aynı zamanda edebiyat ve fotoğrafçılıkla ilgileniyorum.

Etgar Keret etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Etgar Keret etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Görece uzun zaman evvel okuduğum, dolayısıyla hakkında uzun uzun yazamayacağım ancak yine de paylaşmak istediğim kitaplar...

Yalıda Sabah - Haldun Taner

Haldun Taner, döneminde öykücülüğü ile ön plana çıkmış olsa da, günümüzde daha çok oyun yazarı kimliğiyle biliniyor oluşu, özellikle yeni nesil okur için bir nevi kayıp olarak addedilebilir çünkü Taner de tıpkı Sait Faik gibi öykü severlerin ve genç öykü yazarlarının mutlaka tanıyıp okuması gereken yazarlardan bana göre. Yalıda Sabah, öykülerinde kullanılan dil, kurgu ve bunlardaki çeşitlilikle dikkat çeken bir kitap. Özellikle doğa tasvirlerinde, şairaneliğin ötesinde ruhani olarak tanımlayabileceğim bir niteliğe haiz öyküler. Haldun Taner'in bir nevi alamet-i farikası olan alaycı yaklaşımdan, zamanın deyimiyle humordan da bolca nasibini almış elbette hikayeler. Anlattığı ister toplumsal bir mesele olsun, ister birey nezdinde bir değerlendirme yapsın, incecik de olsa bir dokundurmada bulunmadan geçmiyor hiç yazar. Öte yandan okuduğum bir önceki Taner kitabı, Onikiye Bir Var'daki öyküler kadar altı dolu öyküler değil Yalıda Sabah'ın öyküleri: Biraz daha havai, biraz daha yüzeysel ancak aynı derecede lezzetli. 

Dokuz Öykü - J.D. Salinger

Salinger, yıldızımın barışmadığı isimlerden olmaya devam ediyor. Bu durumun baş müsebbibi "Caulfield-seviciler" olarak isimlendirdiğim, yazarın Çavdar Tarlasında Çocuklar (Gönülçelen) isimli kült eserini saplantılı bir tutku ve tutarsızlıkla savunan okur kitlesi. "Canım sana ne, isteyen istediğini istediği gibi sever, savunur" diyebilirsiniz elbette ancak bilen bilir, ön yargıları ve takıntıları olan bir okurum ben. Dolayısıyla -hala- gereğinden fazla değer gördüğünü düşündüğüm (bkz. overrated) Caulfield nezdinde zaten aramın iyi olmadığı Salinger'a bir de öykülerinin penceresinden merhaba demek istedim. İtiraf edeyim, düşük beklentilerimin üzerinde ancak yine de yeterince tatmin edici olmayan bir sonuç elde ettim. Dünyanın en net ismine sahip öykü kitabı Dokuz Öykü, Gönülçelen'den iki yıl sonra, 1953'de yayımlanmış ve 1948-1953 arası kaleme alınmış öykülerinden oluşuyor Salinger'ın. Öykülerin dili, oldukça akıcı ve nüktedan: İroniden ve kinayeden beslenen dil, öyküdeki kişilerden dönemin siyasetine pek çok konuya göndermede bulunuyor. Kurguda da aynı akıcılığı yakalamış Salinger ancak sonları bağlama konusunda tutturduğu tarz bana hitap etmiyor. Bir dostumun deyimiyle "festival filmi" gibi hikayeleri: Bir şeyler anlatıyor, karakterler yaratıyor; okur olarak bekliyor, bekliyorsun ama hiçbir şey olmuyor! Sürekli "Eeee?" derken buluyorsunuz kendinizi öyküler bittiğinde. Kitabın sonunda da devasa bir "EEEEEE?!" geliyor tabi. Dolayısıyla dil ve anlatım açısından, özellikle farklılığıyla, değerli ancak genel olarak tatminkar olmayan bir kitap Dokuz Öykü

Gazze Blues - Etgar Keret & Samir El-Youssef

"Boktan bir kitap. Belki iki... pardon, üç öykü hariç, gerisi bir boka yaramaz." Bunu ben söylemiyorum, Keret'in bir karakteri söylüyor. Bir kere enfes kapak tasarımı ve ilgi çekici ismiyle büyük beklentiler oluşturan bir kitap Gazze Blues. Kitabında arkasında yatan hikaye ise daha da ilgi çekici: Bir bomba saldırısının ardından Filistinli Samir El-Youssef, İsrailli Etgar Keret'i arayarak "Bir şeyler yapmamız gerek!" diyor ve birlikte bir kitap yapmayı teklif ediyor. Böylece Keret'i okuyan ve kendisini hiçbir zaman okumayacak onlarca insana ulaşmayı ve "iki tarafı da insanlıktan çıkarmanın çok kolay olduğu bir konuda tarafları insancıllaştırmak için bir çaba göstermeyi" hedefliyor; başarılı da oluyor. Kabul edelim; Gazze Blues olmasaydı bizlerin de Youssef'un ismini duyma ihtimalimiz düşüktü gerçekten. Ancak tüm bunlara rağmen vasat bir kitap Gazze Blues. İsrailli yazarın hali hazırda başka kitap ve dergilerde yayımlanmış 15 öyküsünün, Filistinli yazarınsa 43 sayfalık tek bir öyküsünün yer aldığı kitabı kurtarmaya ne Keret'in muzip dili ne de Youssef'un samimi anlatımı yetmiş. Hoşuma giden tek tarafı, tema olarak ağdalı ve ajitasyon dolu bir Filistin-İsrail çatışması yerine, bu insanlık dramının fon oluşturduğu günlük olayları ve bireysel sıkıntıları seçmeleri oldu. Hikayenin özüne, gerçeğine baktığımız hissi yaratıyor bu durum. Bunun dışındaysa belki iki... pardon, üç öykü dışında pek de dişe dokunur bir şey yok. 
Yedi Güzel Yıl 2013'ün Kasım ayında tüm dünyada ilk Türkiye'de raflara çıkan Etgar Keret kitabı. Çıktığı günden beri de aklımdaydı. Hele de kitabın Keret'in son yedi yılda yaşadıklarını öyküleştirdiğini öğrenince iyice heveslendim.

Heveslendim çünkü Keret'i Gazze Blues adındaki Samir El-Youssef ile birlikte yazıdığı öykü kitabıyla tanıdım ve Keret'in öykülerine bayıldım. Kitabın adına tıklarsanız yorumlarımın detaylarını görebilirsiniz. Neyse efenim, bu kitabın teması Filistin-İsrail çatışmasıydı ve biri Yahudi biri Arap iki yazarın çatışma bölgesinin sesini duyurma amacıyla yazıdğı öykülerle doluydu. Keret'in askerliği, terörist saldırıları, ortodoks Yahudileri, korkuları öyle trajikomik öyle gerçek üstü ama öyle gerçek anlatıyordu ki…

Bu kitapta da Keret son yedi yılında yaşadıklarından kısa hikayeler devşirmiş. Kendi üslubunca anılarını aktarmış, bunu yaparken de gerçek üstücü mü denir büyülü gerçekçilik mi denir işte o tarzını kullanarak anılarını yeniden şekillendirmiş. Kronolojik sırayı takip etmeyen öykülerinde kimi zaman aslında başkalarının hayatlarını, kimi zaman da son yedi yılda yaşanmamış, çocukluğuna ya da anne babasına ait anılara yer vermiş. Bazen de bir küçük detaydan deneme vari hikayeler kaleme almış. 

Mizah anlayışı herkesin çok farklıdır, hele de kağıt üstündeki mizahta zevkler çok değişir. Evvela Keret'in dozundaki dalga geçişleriyle çok eğleniyorum. Mesela Bütün Samimiyetsizliğimle başlıklı hikayeside uydurduğu atıflara çok güldüm. Mesaisi olmayan baba olarak diğer çocukların anneleriyle yaptığı konuşmalar, oğluna yaptığı yakıştırmalar, perişanlığını anlattığı satırlada naif, ince bir mizahı var. Bu, özellikle zor durumları esprili bir yaklaşımla anlatım, herhalde Ortadoğu gibi acı dolu, her anı tehlikelere gebe bir coğrafyada daha önemi bir yetenek. Bu ortam da yeteneği bileyliyor.

Öykülerde çok insani şeyler var. Yeni doğacak bebeğin sorumluluğu karşısında ince ince korkan bir baba adayı, bütün felaketleri aynı gün gösleyen bir ademoğlu, babasının öleceği gerçeğiyle karşılaşan bir oğul, Yahudi olduğu için bir kertenkele gibi garip görüldüğünü düşünen ama pek de dine inanmayan bir İsrailli, abisi ilk öyküsüyle köpek kakası temizlemiş olan bir yazar, sirenleri duyunca oğlu ve karısıyla toprağa yatıp bunu bir oyuna çeviren bir adam… 

Tüm bunları anlatırken ben tek bir şeyin özlemini çektim: Gazze Blues'daki çılgın kurguların. Başka biri anlatsa çok saçma olabilecek şeylerin onun anlatımında ilgi çekici olması hoşuma gidiyordu.Yazar yaşantısını ne kadar eyip bükse de elbette tamamen kurgu olan öykülerindeki uçarılığı bu kitapta bulmak mümkün değil. 

Beğenerek okuduğum bu öykü kitabını 3 gruba tavsiye ediyorum: Bir, Keret'i sevip onu daha yakından tanımak isteyenler; iki ben çok uçuk kaçık şeylerden hoşlanmam diyip yine de Keret okumak isteyenler ve üç, Ortadoğulu olmak ve edebiyattaki yansımalarıyla ilgilenenler.
Ortadoğu meselesi en çok konuşulan ve taraflarınca da (hatta en az onlar tarafından) olmak üzere en az anlaşılan sorunların başında. Ortadoğu öylesine karışık ki zirveler, krizler, saldırılar arasında insanlar kaybolup gidiyor. Konu üstüne on binlerce araştırma kitabı yazılmış olsa da edebiyat kadar olayın insani boyutunu iyi anlatan nadir. Ben de hem Arapların hem de Yahudilerin öykülerini abartısız, içten ve barışçıl şekilde anlatan iki edebi kitabı ele aldım: Limon Ağacı ve Gazze Blues.


Limon Ağacı - Sandy Tolan

Limon Ağacı bir roman ama onu sadece böyle tanımlamak yetersiz olur. Yirmi sayfalık kaynakçasıyla Limon Ağacı kapsamlı ve derin araştırmaların sonucu, içinde kurgu ve öyküleme de olan bir tarih kitabı neredeyse. Tolan, iki tarafın da kendi açısından defalarca anlattığı Arap-İsrail çatışmasını iki tarafa da eşit (uzaklıkta değil) yakınlıkta durarak ve gerçeklere dayanarak anlatmış. Beşir ve Dalia'nın öyküsü ise olayın insani boyutunu yansıtmada başarılı olmuş.

Limon ağacı Ramla'daki bir evin bahçesinde yeşermiş, önce Beşir'in ailesine eşlik etmiş, sonra Filistinliler evlerini terk etmek zorunda kalınca ve Avrupa'daki zulümden kaçan Yahudiler Filistin'e gelince ev Eşkenazi ailesine tahsis edilmiş ve ağaç Dalia'ya arkadaş olmuş. Bu iki insanın ve ailelerinin hayatı ülkelerinin kaderiyle bir şekillenirken evini ziyaret eden Beşir ile aynı evi yurt bellemiş olan Dalia'nın diyaloğu bölgede özlenen bir şeylerin emsali gibi. 

Kitap iki baş kahramanın öyküsünden çok tarihi bilgilere sayfa ayırmış. Çoğu zaman kronolojik olmayan anlatım olayların doğal karışıklığı ve uzun cümleleriyle de birleşince sadece bir roman okumak isteyen okuyucu için bezdirici olabilir. Bu konuları az biraz bildiğim halde ben de yeter artık kaç sayfa daha müzakereleri okuyacağım dedim. Sırf bu yüzden çok güzel bir roman alın okuyun diyemiyorum. Diğer yandan Ortadoğu meselesine meraklı ama nerden başlayacağını bilemeyenler, meselenin bir tarafını tutup diğer tarafını şeytan olarak görenler, olayları sadece gazete haberlerinden takip edip fikir sahibi olanlar için çok faydalı olacak bir kitap.

İlk baskısında çevirinin ve düzeltinin düşük niteliğinden şikayet edilmiş; benim okuduğum ikinci baskıda ise bunlar bir ölçüde giderilmiş. Yazardan mı çeviriden mi kaynaklandığını bilemediğim bir tutukluk (yer yer) var ama okuma zevkinizi öldürecek kadar değil.


Gazze Blues - Etgar Keret & Samir El-Youssef


Etgar Keret İsrailli, Samir El-Youssef ise Filistinli. Kitabın arka kapak yazısına bakarsak yine bir bomba salsırısından sonra çok önceden beri birbirini tanıyan ve benzer görüşleri paylaşan iki arkadaştan Samir Etgar'ı arayarak ortak bir öykü kitabı yayımlamayı önermiş. Sonuç da hiç  fena olmamış hani. 

Kitap Keret'in on beş kısa (2-3 sayfalık) öyküsüyle başlıyor. Vakumlama, Şoşi, Ayakkabılar gibi bazı öyküler Yahudilik ve Arap-İsrail çatışması ile ilgili, bazılarıysa Ortadoğu özelinde bir gönderme veya konu içermiyor. Kitaba adını veren Gazze Blues da Keret öyküsü, kitabın en silik öykülerinden biri olmasına rağmen adı kitaba verebilmesini kitabın temasını on ikiden vuran bir çağrışım yapmasına bağlıyorum. Yazarın hikayelerinin çoğu daha önce başka kitaplarında yayınlanmış. Eğer daha önce Keret öyküsü okuduysanız önce bir kitabın içine bakın, hayal kırıklığına uğramayın. 

Böylece ilk kez Keret okumuş oldum ve dozunda gerçeküstücülüğü ile mizahı çok hoşuma gitti. Anlatımı akıcı, kurgusu birkaç sayfalık öykülerde bile kıvrak. Bu benim için deneme boy Keret gibi oldu, şimdi bir roman/novella yazsa da okusam diyorum.

Youssef ise Canavarın Susadığı Gün adlı tek ve uzun bir öyküyle kitapta yer almış. Lübnan'daki mülteci kampında yaşayan ve Batı'ya göçmenin yollarını arayan Bassam'ın hayatından, çevresindekilerin hayatından bir kesit. Dolandırıcılık, arkası boş söylemler, zor şartlara dayanmayı sağlayan hayalperestlik diz boyu. Öyküde hiçbir şeyin güvenilir ve değişmez olmadığını, zeminin kayganlığını hissediyorsunuz. Anlatımı son derece akıcı, karakterleri güçlü. Bu yüzden öykü macera dolu olmasa da sayfaları arka arkaya çeviriyorsunuz.  Youssef'in de Keret gibi hoşuma giden, buruk bir mizahı var. Olumsuzluklara dayanmak ve onları anlatmak için iki yazarın da geliştirdiği ortak bir silah mı bilemem.

Yazarların güzel alatımıyla birleşen güzel bir çeviri var bu kitapta. Okurken ''siktirici'' (fucking? siktiğimin?) ''sihirli gerçekçilik'' (büyülü gerçekçilik?) gibi bana garip gelen birkaç kelime dışında okuduğumun çeviri olduğunu unuttum. Birkaç yazım hatası da olmasaymış müthiş olurmuş.

Eğer başka bir acılı bölge Afganistan'dan okuyacak bir şeyler arıyorsanız şöyle buyrun: Housseini'den Afgan Manzaraları