Intro Text

Merhaba! Ben Ömer. Elektrik Elektronik Mühendisiyim. & Aynı zamanda edebiyat ve fotoğrafçılıkla ilgileniyorum.

Türk Edebiyatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türk Edebiyatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Seyrek Yağmur, Barış Bıçakçı'nın son romanı. Bu yılın 8 Ocak'ında piyasaya çıktı. Sanırım ben de iki gün sonra kitap fuarından satın aldım. 

Seyrek Yağmur Rıfat'ın başından ve aklından geçenlerden oluşan bir anlatı. Rıfat hayatın kıyısında duran bir hikayeye dahil olamayan bir kitapçı. Hayatı geçiyor ama sanki o yaşamıyor, seyrek yağmurun damlaları aynı kaba damlamıyor. Biz de bu kitapta o damlaları/anları görüyoruz.

Temadan da anlaşılacağı üzere kitap kısa, bazen birkaç satırlık anlatılardan oluşuyor. Bunlar birbirinden kopuk, tamemen anlamsız olmayan ama bir bütün de meydana getirmeyen parçalar. Roman size Rıfat'ın hayatını seyrek bir yağmura benzetişini, bir hikayesi olmadığı fikrini yaşatarak gösteriyor.

Bıçakçı'nın onu çok seven bir okur kitlesi var ve bu roman da hevesle bekleniyordu. O yüzden şimdiden internet aleminde pek çok yorum bulmanız mümkün. Benim anladığım pek çok okurunun hevesi kursağında kalmış. Tam olarak yaşanan bu. Bu hoşnutsuzluk sadece ikinci bir Bizim Büyük Çaresizliğimiz olmadı diye mi oluştu?

İlla ki bu beklentisi karşılanmadığı için üzülen okuyucular olmuştur ancak ben Seyrek Yağmur'un topallayan başka bir tarafı olduğunu düşünüyorum. Bazı yazılar sanki o finaldeki afilli cümle için girizgah olarak yazılmış. Bazıları parçalar tam anlamlı gelirken yeniden anlaşılmazlığa savrulmuş. Romanın parçalanmış anlatımından değil bu sıkıntım. Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra'yı da okumuş, o parça parça anlatımı, herkesin askıda kalışını, öykünün yavaş yavaş oluşmasını ama tamamlanmayışını sevmiştim. Oysa bu sefer parçalar sanki bir romanda altı çizilmiş satırların derlemesi gibi. Hani bilmediğiniz bir konuda kitabın sadece altı çizili yerlerini okursunuz da bir şey anlamazsınız ama o satırların önemli olduğunu da bilirsiniz ya, öyle. Bu his içinde ne Rıfat'ı anlayabildim, ne neden hayatının bir seyrek yağmura döndüğünü idrak ettim, ne kendimden bir şeyler buldum. Hatta 100 sayfalık kitabı okuyamadım, okumam bir aydan uzun sürdü.

Seyrek Yağmur'u okumayı düşünüyorsanız bir kitapçıya gidin ve rastgele bir sayfasını okuyun. Böyle ortasından okudum, konuyu bilmiyorum, gösterge olmaz diye düşünmeyin. İlginç şekilde tüm kitap boyunca sabit şekilde o tadı alacaksınız kitaptan.

Mehmet Ali Birand hep popüler bir gazeteci olmuştur. Ben yaşım nedeniyle belki de neden bu kadar popüler olduğunu anlayamamıştım. Efsanevi 32. Gün günlerini bilmiyorum, o zamanlar neden bahsedildiğinden anlamayacak kadar küçüktüm. CNN Türk ve Kanal D'deki anchorman'lik performansı ise beni etkilemedi. Bu yüzden de Birand'ı biyografisi okunması gereken mühim bir isim olarak görmedim.Yine de Can Dündar'ın kaleme aldığı Birand: Bir Ömür, Ardına Bakmadan isimli Birand biyografisini okudum ve fikrim değişmedi. Yalnız bu kitapla Birand'ın neden bu kadar popüler olduğunu anladım.

Can Dündar şu sıralar çok daha önemli başka gazetecilik faaliyetleriyle gündemde olsa da belgeselleri ve biyografik çalışmalarıyla ünlü bir isim. Aynı zamanda Birand'ın öğrencisi ve iş arkadaşı. Kitap boyunca Birand'ın şanslı ve şanssız anlarına şahit oluyorsunuz. Bence Can Dündar gibi bir ismin biyografisini yazabilmiş olması Birand'ın şanslı anlarından. Çünkü Dündar son derece güzel iş çıkarmış.    Öncelikle kitap çok akıcı. Bir seferde hiç yorulmadan 70-80 sayfa okuyabiliyorsunuz. Dündar belki de metin yazarlığının getirdiği yetenekle konuşur gibi kısa cümleler kullanmış. Paragrafları 4-5 cümleden oluşuyor. Bu sırada da okuduğunuz kesinlikle yavan bir metin değil. Güzel benzetmeler, yerli yerinde kullanılmış deyimler ve güçlü ifadelerle dolu. 


Dündar'ın anlatımında beğendiğim başka bir nokta da çok yakın olduğu halde Birand'a objektif yaklaşmaya çalışması oldu. Pek çok yazar özellikle konusu olan kişiyle tanışıyorsa, o biyografi için tanışmış bile olsa o kişiyi yerli yersiz övmekten geri duramıyor (Örnek: Güral'ın Tornası). Dündar ise Birand'ın kötü bir aile babası olduğunu kıvırmaya çalışmadan söylüyor, bazen gazetecilikle ilgili tercihlerini eleştiriyor, yöneticilikteki başarısızlığının üstünü kapatmaya çalışmıyor.

Birand'ın hayat öyküsüne dönersek; yer yer etkileyici bulsam da genel olarak çok çarpıcı bulmadım. Yukarıda bahsettiğim gibi kitap Birand'ın neden popüler olduğunu anlamamı sağladı; 1960 darbesi,  Kürt meselesi, AB ile ilişkiler gibi daha önce diğer gazetecilerce çokça işlenmemiş konuları işlemesi, dünyada hangi lider ve önemli kişi varsa hepsiyle röportaj yapmış olması Birand'ı bu kadar popüler kılmış çünkü gündemi takip eden değil belirleyen işler çıkarmış. Aynı zamanda kitabın dönemi anlatması ve gazetecilik gibi bilmediğim bir dünyanın detaylarından bahsetmesini de ilgi çekici buldum. 

Özetle, Birand: Bir Ömür, Ardına Bakmadan'ın konusu ilginizi çekerse anlatımdan yana şüpheniz olmasın alıp zevkle okuyun.

Bütün bir mahalle oynar mı ya? Bir insan evladı bir gece içinde seksen defa Angara'nın Bağları'nı dinler mi? Anlı şanlı bir iş adamı, ki babamdı maalesef, bir sokak düğününde ceketini beline bağlayıp göbek atar, yerlere kusuncaya kadar içer mi? Hadi ondan geçtim, annem yaa, annem... Sana ne oluyor koca kadın? Saçına dolamış gelin tellerini, Allah'ın nasıl bir gerdan kırmalar, nasıl bir parmak şıklatmalar.
Sezgin Kaymaz özellikle kitap kurdu çevremde giderek adı daha çok bilinen ve okuru, hatta hayranı günbegün artan bir isim. Bu durum bir yandan yazarın hak ettiği değeri görmesi bakımından sevindirici, öte yandan popülaritenin bir hastalık gibi bulaşıp kaliteyi bozma potansiyeli olduğu için de ürkütücü... Yine de o kadar iyi ki Kaymaz, boş verelim bozulsun gerekiyorsa, yeter ki okunsun dedirtiyor. 

Bakele, yazarın İletişim Yayınları ile yolunu ayırıp April Yayıncılık ile çalışmaya başladığı 2015 yılında yayımlanan öykü kitabı. Kaymaz külliyatına baktığınızda en kısası 274 sayfa olan kitaplarının yanında oldukça ufak bir hacme sahip olan Bakele 34 öyküden oluşuyor. Kitaba başlamadan evvel bu durum kitabın biraz aceleye geldiği hissiyatı yaratmıştı bende; April Yayıncılık'ın yeni yazar transferini bir kitapla taçlandırmak istemesinin bir sonucu olarak alelacele hazırlanmış olabilir diye düşünmüştüm. Kitabı okuduğumda o kadar da yanılmamış olduğumu fark ettim.

İki dakika konudan kopmak pahasına April Yayıncılık hakkındaki düşüncelerimi açıklamam gerek: April Yayıncılık ilk büyük hamlesini Murat Menteş ve Alper Canıgüz gibi Afili Filintalar tayfası yazarlarını bünyesine katarak gerçekleştirmiş, ardından gerek telif gerek çeviri eserler ile hızla büyümüş bir yayınevi. Edebiyata kattıkları, kitaplarının gerek tasarım gerek editöryal açıdan tatmin edici oluşu bir yana bu hızlı ve taktiksel büyüme bende kendilerine karşı bir önyargı oluşmasına vesile oldu. Söylediğim gibi herhangi bir teknik aksaklıkları olmasa da, hani ilk görüşte itici bulduğunuz insanlar olur zaman zaman, bir türlü ısınamadım kendilerine. Gerçi kabul edeyim, Kaymaz transferi oldukça zeki bir hamle ve yazarın İletişim'de geçirdiği onlarca yılda edindiği kitleyi tek kitapla neredeyse iki katına çıkartmayı bildiler, dolayısıyla Sezar'ın hakkı Sezar'a ancak bir türlü ısınamadığım bir şeyler var işte...

Neyse; "alelacele hazırlanmış" hissiyatının sebebini açıklamaya çalışıyorum: Henüz okumuş olduğum Sandık Odası, Zindankale ve Geber Anne kitaplarından yola çıkarak "lafı uzatmayı" sevdiğini bildiğim Kaymaz için kısa bir kitap gibi gelmişti. Öykülerin uzunluklarına baktığımda daha da şaşırdım zira Sandık Odası'ndaki öykülerden en kısası küçücük puntoyla 12 sayfa iken Bakele'deki en uzun öykü koca puntoyla 9 sayfa olunca bu hissiyatım perçinlenmiş oldu. "Amma taktın uzunluk, kısalık meselesine ha!" demeyin; Kaymaz'ın dilini leziz kılan en önemli unsurlardan birisi su gibi akıp giden, size tüm detayları bir çırpıda sunuveren ve yaratılan karakterlere iyice ısınmanızı sağlayan uzun anlatımı benim açımdan. Dolayısıyla dar alanda kısa paslaşmalar söz konusu olduğunda Kaymaz'ın neler yapabileceğini ilk bu kitapla deneyimlemiş oldum. 

Hakkını yemeyeyim; yine efsane bir dil, yine leziz konular, yine ayarı çok iyi tutturulmuş mizah-hüzün dengesi var karşımızda... Ama işte nice karakterler heba olmuş, nice durum komedileri harcanmış hissiyatı edinmemek de elde değil. Kimi öyküler "kitap dolsun" diye konmuş, kimi öyküler "daha da uzamasın" diye konusu kısa kesilmiş hissiyatı bırakıyor okurda ve bu durum kitabın bütünlüğüne zarar veren unsurlar olarak karşımıza çıkıyor. Peki bu bütünsel bozukluk Bakele'yi kötü bir kitap mı yapar? Tam olarak değil aslında; günümüz popülist edebiyat iktidarında yine bir vaha gibi çıkıyor Kaymaz öyküleri karşımıza ancak anlatmaya çalıştığım nokta Kaymaz'ın bundan çok daha iyi olduğu gerçeği. 

Kaymaz'ın, yarattığı karakterle vakit geçirdikçe karakteri zenginleştirmek gibi bir becerisi var. Sandık Odası'ndaki görece uzun öyküleri lezzetli kılan, Zindankale'yi soluksuz okumanızı sağlayan bu beceri hacim azaldıkça daha da soluklaşmış. "Kadın Gibi" isimli öyküdeki Tahir ve Behiye karakterleri örneğin, bir romanda ya da daha uzun bir öyküde karşımıza çıksa vazgeçilmezlerimizden olabilecekken dar alanda heba olmuş. Kısalık konusunda bu kadar dır dır etmemin sebebi Bakele'nin, ufak bir parça çikolatanın ağzımızı tatlandırıp sonra da bitivererek doyuramaması gibi, çok çabuk bitmiş olmasıdır belki de, bilemiyorum. 

Velhasıl; Bakele, Kaymaz kitapları için vasat ama genel çerçevede ziyadesiyle keyifli bir kitap. Kaymaz'la tanışmadıysanız ilk tercihiniz olmasını tavsiye etmesem de belki de yazarın nevi şahsına münhasır tarzıyla alıştıra alıştıra hemhal olmanız açısından daha iyi olacaktır. Onu bunu bilmem de okuyun; mutlaka Sezgin Kaymaz okuyun. Heh heh! 

Bakele - Sezgin Kaymaz, April Yayıncılık - 200 s.
Efendim başlık, Gülse Birsel'in -daha sonra "Yolculuk Nereye Hemşerim?" kitabında da yayımlanan- 2005 tarihli bir köşe yazısından esinlenme: "Fıkralar öldü mü?" başlıklı yazısında Birsel, fıkra anlatma kültürünün kaybolmasından bahsediyor, New York Times Magazine'in konuyla ilgili teorilerinden dem vuruyordu. O zamanlar bendeniz, birazdan daha da detaylı anlatacağım üzere, gerçek bir Gülse Birsel hayranıydım ve hayatımda beni sesli güldüren nadir kitaplardan birisi kesinlikle kendisinin "Gayet Ciddiyim" adlı ilk kitabıydı. (Diğerleri; Sempé - Goscinny ikilisinin (ki ben bu ismi tek bir yazar sanmıştım uzun yıllar, meğer birisi yazar diğeri çizermiş) Pıtırcık serisinden bazıları, Muzaffer İzgü'nün Ökkeş serisinden bazıları (yeni basım kitaplardaki korkunç hali değil tabi, Özyürek Çocuk Kitapları'ndan çıkan eski halini diyorum) ve son zamanlarda bu kategoriye girebilen tek kitap Sezgin Kaymaz'ın Sandık Odası'dır.) Sene oldu 2016; 2003'te yayımlanan Gayet Ciddiyim'den bu yana toplam altı kitabı yayımlanan Birsel'in son kitabı "Memleketi Ben Kurtaracağım" işbu yazının başlığını teşkil eden soruyu sormama vesile oldu netice itibariyle. 

Konuya girişmeden önce Gülse Birsel hayranlığımın altını çizmem gerekiyor: Tabi hayranlık derken, ergenliğin getirdiği fiziksel bir hayranlıktan ya da "Gülse mi? Ay çok severiiiğm" tarzı basit bir sevecenlikten söz etmiyorum. Patolojik boyutların yakınında gezen; yazdığı her yazıyı, rol aldığı her projeyi gazete kupürleri şeklinde kesip biriktirdiğim, buluğ çağının getirdiği idol belirleme arzusunda kendime hedef seçtiğim, daha doğru ifade etmek gerekirse kendime örnek model aldığım bir isim olarak hayran olmaktan söz ediyorum. (O zamanlar diğer rol modellerim Haluk Bilginer ve Sertab Erener'di. Sertab, iyi ama fakir bir müzisyen olmak yerine kötü ama zengin bir müzisyen olmayı seçince düştü gözümden. Haluk da tiyatrosu için para kazanacağım derken her teklife evet deyip, bir de önce Zuhal Olcay'ı ardından da (aslında giderek Zuhal'e benzemeye başlamış olan) Aşkın Nur Yengi'yi bırakınca... (Yalnız Bilginer'in öyle bir etkisi yok mu hakikaten? Bugünkü sevgilisi Zerrin Tekindor'a dikkatli bakın, Zuhal Olcay'a benzemeye başladı bile?!) Neyse bu konulara da bilahare değiniriz, ayrıca evet magazin meraklısı olabilirim "biraz", ne var?!) Dolayısıyla Birsel'in yazdığı her yazı, savunduğu her fikir benim için büyük bir etki taşıyordu.

Birkaç yazısında Woody Allen'dan bahsedip ne kadar sevdiğinden bahseder Birsel örneğin, Allen'ın filmlerini izlemeye başlama sebebimdir -ki kendisi kadar beğenmişimdir doğal olarak. (Allen'ın Yan Etkiler kitabını da aynı sebepten okumuş ancak o kadar da beğenmemiştim.) Bir yazısında, Amerika'da sinema okuluna giderken, Paul Auster'ın Ay Sarayı kitabında açık adres vererek tarif ettiği evde oturmaya başlamasından -ki Auster'ın da kitaplarında bunun gibi garip tesadüfleri ele almasından söz etmişti. En sevdiğim kitaplar arsında olan New York Üçlemesi'yle bu vesileyle tanışmıştım. Daha da öteye gideyim; ne kadar tempolu ve yoğun bir hayatı olduğundan şikayet ettiği yazıları yüzünden "umarım benim de öyle bir hayatım olur" diye düşünmüşlüğüm vardır -ki bugün aynen de öyle bir hayatım vardır, "bugün ne yapsam?" diye düşünme lüksüne hasret- ya da yazılarında çok uzun ama anlaşılır ve iki parantez iç içe kullanmak gibi uç noktalara gittiğinden, eski kelimeler kullandığından dem vurur zaman zaman, bilmem anlatabiliyor muyum? Hatta 7 Ağustos 2010 tarihinde kendisine bir e-posta yollamışım, Gmail arşivimden baktım, "Ne olur mizah yapmaya geri dönün!" temalı... Ama nasıl duygusal, nasıl hayranım; utancımdan yayımlayamıyorum e-postayı! İlk üç kitabını en az onar kere falan okumuşumdur; okuyacak bir şeyim olmadığından (kitap alamıyordum o zamanlar) alıp alıp aynı yazılara tekrar tekrar gülmek için. g.a.g.'ı sunduğu zamanlarda -ki bildiğin 12-14 yaşlarında çocuktum (kendisinin yaşını ortaya çıkarmak gibi olmasın)- sevmiştim kendisini ilk olarak, hayranlığın boyutunu varın siz düşünün artık... 

Sonra Avrupa Yakası'yla daha da meşhur oldu; g.a.g., kitaplar falan neyse de kariyerinin parlama noktasıydı o dizi.. İlk bölümleri nasıl da efsaneydi ama? Durum komedisinin dik alası, televizyonların dramla boğulduğu dönemlerde adeta bir ilaç ve Türk televizyonlarının gördüğü en muhteşem kadrolardan birisi: Gazanfer Özcan, Hümeyra, Ata Demirer, Şenay Gürler, Levent Üzümcü ve daha nicesi... İlk iki sezon gerçekten ayrı bir noktadaydı Avrupa Yakası (sonra giderek bozdu, çok bozdu, acayip bozu klişesine gireceğim ama) giderek, yavaş yavaş kötüleşti. Önce dizinin süresi uzadı -ülkemiz televizyonculuğunun kanayan yarası- ardından Birsel, o uzun sürede durum komedisi yapamayacağını anlayıp işi karakter komedisine vurdu ve Burhan Altıntop gibi, Şahika gibi -yine efsane oyuncuların can verdiği- efsane haline gelebilecek karakterler giderek karikatürize hale geldiler. Ziyadesiyle sönük bir finalle 2009'da sona erdi Avrupa Yakası. Üç yıl boyunca nadiren yazdığı köşe yazılarıyla takip edebildik(m) kendisini -ki yukarıda sözünü ettiğim e-posta da bu boşluğa tekabül ediyor- ve ardından 2012 yılında Yalan Dünya ile yeniden "sahalara döndü" Birsel. Ama o ne kadroydu ya hu, bir ben eksiktim adeta: Altan Erkekli, Füsun Demirel, Olgun Şimşek, Hasibe Eren, Öner Erkan, Bartu Küçükçağlayan gibi bilindik isimlerin yanı sıra Gupse Özay, İrem Sak gibi yeni yeteneklerin yer aldığı enfes bir kadro... Peki senaryo? İlk beş bölüm, bilemediniz ilk sezon karakterlerle tanışmaydı, oyunculuk şaheserleri seyretmekti derken idare ediyordu belki ama iki saatlik sit-com mu olurdu arkadaş? Müzikle sahne dolduran sit-com mu olurdu Allah aşkına? Fıs tabi, o da oldukça sönük bir şekilde veda etti televizyonlara...
Ardından, geçtiğimiz yıl, bir ünlünün başına gelebilecek en kötü şeylerden birisi geldi Birsel'in başına; Acun'la çalıştı... Komedi Türkiye isimli programda metin yazarlığı ve aynı zamanda Gani Müjde (ıyh) ve Haluk Bilginer (kader çok zalim bir şey) ile birlikte jüri üyeliği yaptı. Bu konuda yorum yapmıyorum.

Kasım 2015'te, işbu yazının da kaynağı olan, Memleketi Ben Kurtaracağım isimli kitabı yayımlandı son olarak -ki BEN kitabı okurken (bir-iki kere tebessüm etmemi saymazsak) GÜLMEDİM. İşte -sonunda- geldik yazının esas meselesine? Niye gülmedim? Gülse Birsel mizahı öldü mü? Yoksa ben büyüdüm ve kirlendi mi dünya? Kendimce işbu soruların cevaplarını vermeye çalışacağım...

Bir kere mizah zor iş, eyvallah. İki acıklı müzik, bir ağlayan çocuk koyup insanları hüzünlere gark etmek oldukça kolay olsa da güldürmek, hele ki hayatında bin bir zorlukla boğuşan, tımarhaneden hallice bir ülkenin insanlarını bırakın güldürmek, gülümsetmek bile oldukça zor iş. Dünya düzeni hızla fast-food kültürüne evrilir, her güzel şey en fazla bir haftada tüketilir ve ardından yenisi beklenir haldeyken kalıcı olabilecek güldürücü (?) eserler yaratmak da kolay değil, ona da eyvallah. Ama Birsel'in ilk kitapları HALA komik? Buna ne diyeceğiz? 

Bana sorarsanız cevap basit: "Kaliteli" olmaktan ziyade "başarılı" (popüler) olma arzusuyla beraber Gülse Birsel'in mizahı değil belki ama "bakış açısı" ölmüş olabilir. Yalnızlık Senfonisi, Dargın Değilim, Lal, Yanarım gibi şarkılar söylemiş olan Sertab Erener'in bugün Rengarenk, Koparılan Çiçekler, Söz (Kolaveri) gibi şarkılar söylüyor olması gibi, g.a.g. metinlerini yazmış ve sunmuş, Avrupa Yakasını yaratmış ve oynamış Birsel'in de Komedi Türkiye gibi bir "şey" yapmış olması tamamen stratejik ancak üzücü bir hareket olabilir elbette. Avrupa Yakası'nın sonları ile Yalan Dünya'nın başlarında bitmiş olan hayranlığım ile birlikte saygı duyarım, eyvallah.

Yine de Memleketi Ben Kurtaracağım'ı vasat kılan özellik bu "kalite yoksunluğu" değil tam olarak. Birsel, eski yazılarında da büyük rol oynayan, aynı ironik üslubu korumaya devam etmiş -şükürler olsun ki- ancak eski tespit ya da konuyu açıp-kapama becerisini gösterememiş bu kitaptaki yazılarında. Bu noktada tespit mizahının (?) iyice yaygınlaşan iletişim yolları ile birlikte artık kabak tadı vermeye başlaması, Umut Sarıkaya'nın bile "ayh yeter artık, tamam anladık, tespit" seviyesine gelmiş olmasını göz ardı etmemek gerek.

Üstüne bir de -muhtemelen Hürriyet isimli paçavrada yazıyor olmasıyla bağlantılı olarak- "siyasi hiciv" konusuna girişmiş Birsel -ki sahiden KOMİK DEĞİL. Öncelikle "güleriz ağlanacak halimize" noktasını çoktan geçtik ülke olarak. Yazıları okudukça gülmekten ziyade yaşananları tekrar tekrar anımsayıp sinirleniyor insan. Üstüne Hürriyet'te yazıp Acun'la iş yapan birisinin siyasi eleştiride bulunması biraz absürt geliyor. İlaveten eleştirdiği kitlenin ya ironiyi anlamayacak seviyede ya da kendisini kale almayacak bir kitle olduğunu göz önünde bulundurduğumuzda kıraathanede memleket kurtaran amcalarla sohbet ediyor gibi hissediyorsunuz. Dolayısıyla siyasi hiciv meselesini Olacak O Kadar'ın gerçekten Olacak O Kadar olduğu dönemlerde bıraktığımız gerçeğini kabul etmemiz gerek artık. 

E bu mizahi dünya değişikliği ve konsept başarısızlığı bir araya gelince de oldukça vasat, güldürmek bir yana gülümsetmek becerisini bile gösteremeyen bir kitap çıkıyor ortaya. Değişen dünya, mizah anlayışı, ülkenin hal-i ahvali falan eyvallah da GÜLDÜREN NASIL GÜLDÜRÜYOR? İşte bu noktayı sorgulaması lazım sevgili Birsel'in. (-ki bu okur hadsizliğine de "bayılır" kendisi; sırf iki yazısını okuyarak kendisi hakkında fikir-görüş-bilgi sahibi olduğunu sanan insanları pek güzel ti'ye alır(dı eski yazılarında)) 

Velhasıl kelam; Memleketi Ben Kurtaracağım, benim gibi eski bir Birsel fanını bile tatmin edemeyen bir kitap olmuş. Vaktiniz bol, çerezlik kitabınız yok ise okunabilir belki ama alıp iki satır Sezgin Kaymaz okumanız daha verimli olacaktır kanaatimce.

Hamiş: Yüzde doksan okumaz ama eski "hayran olunan kişiye ulaşmanın zor olduğu" dönemlerden Instagram sayesinde hayran olduğumuz kişinin dün ne yediğini bilebildiğimiz şu dönemlere gelmemiz sebebiyle okuma ihtimali dahilinde kendisine saygımın sonsuz olduğunu belirtmemde fayda var. Netice itibariyle bana okumayı sevdiren isimlerden birisidir kendisi ve böyle bir kişi, mübalağa edecek olursam isterse adam öldürsün, bu saygıyı hak eder benim gözümde. Gençlik hayallerimden birisi de kendisiyle bir Türk kahvesi içebilmekti, pek sever kendisi... Şaka maka büyüdük ya hu?! 

Memleketi Ben Kurtaracağım, Gülse Birsel, - Doğan Kitap, 188 s.

Son yıllarda nedeni bilinmez şekilde çok popüler olup kitapseverlerin elinden düşmeyen iki Türk edebiyatına ait eser var: Biri Kürk Mantolu Madonna diğer de Ahmet Hamdi Tanpınar'ın kaleminden Saatleri Ayarlama Enstitüsü.

Romanın adı aslında biraz yanlış yönlendiriyor; bu roman enstitü ve enstitünün çalışanları hakkında değil, romanın baş kahramanı Hayri İrdal hakkında. Roman İrdal'ın çocukluğundan başlayarak onu kendisi yapan ve SAE'nin (romanda da bu şekilde kısaltılıyor) iki numaralı adamı konumuna getiren insanları, ortamı ve olayları anlatıyor.

İrdal fakir ve hurafelerle dolu, geleneksel bir ortamda çocukluğunu geçiriyor. Babası silik ve pasif biri. İrdal'ın örnek alabileceği, ona yol gösterecek pek kimse yok etrafında. İrdal'ın okula ilgisi yok. Eğitim alabileceği tek kişi yanında çok kısa süre kalabildiği saat ustası. O şansı da ıslakaladıktan sonra bir de çok sevdiği ilk eşi ölünce İrdal bir boşluk ve sallantı içinde geçiriyor hayatını. Hep kendisini kurtaracak bir el bekliyor, tahlihsizlik ve kısmetsizliğine yanıyor, zamanını orada burada öldürüyor… Karşısına Halit Ayarcı çıkıyor ve İrdal'ın saat ve zamanla ilgili söylediği birkaç sözden feyz alarak yeni projesi olan SAE'ye yelken açıyor. SAE ne, ne işe yarıyor, neden diye sormayın. Tek bilmeniz gereken çok mühim ve lüzumlu bir müessese olduğu. 

Bu romanın Türkiye'nin batılılaşma serüvenini taşladığı hakkında çok yazı okudum. İrdal şeyhlerin, hurefelerin, bilgisizliğin dolu olduğu bir ortamda büyüse de, SAE'nin modernliğinden, ilerlemeden, atılımdan bahsedilse de ben romanın ''modernleşme'' eleştirisi olduğunu düşünmüyorum. Bence bu roman moderncilik olsun gelenekselcilik olsun değişmeyen bir kafa yapısını tiye alıyor. Bu kafa şekilci, gösterişçi, iki yüzlü, çıkarcı, kolaycı bir kafa. Çünkü hazır lopçuluğu, tembelliği ve iki yüzlülüğü İrdal'ın SAE öncesi geleneksel diyeceğimiz hayatındaki pek çok karakter de görüyoruz. Hatta SEA gibi müthiş bir boş beleşliğin Batı başta olmak üzere tüm dünyada popülerleşmesi de bizim batılılaşmamızın sakatlığından ziyade bu durumun insanlığın sorunu olduğunu gösteriyor.



SAE'nin en güzel tarafı [spoiler] ne SAE binasının saçma sapan şekilde bu konuda en ufal liyakata sahip İrdal tarafından tasarlanmasını destekleyen SAE çalışanlarının söz konusu kendi kooperatifleri olunca isyan etmesi ne de İrdal'ın ikinci eşi Pakize'nin verdiği röportajda çelimsiz ve okumamış İrdal'ı ata binip müzaik aleti çalan ve şiirden hoşlanan bir salon erkeği olarak tarif etmesi [spoiler], en güzeli Tanpınar'ın üslubu. Kara mizahın en koyusunun tatlı-acı tadı damağınızda kalarak okuyorsunuz. Bazen öyle bir şey söylüyor ki (mesela memleketten hiç gitmeyen hürriyetin habire yeniden gelmesi!) hem fikrin, hem söyleyişteki inceliğin, gücün ve kıvraklığın karşısında selam duruyorsunuz. İçi tıka basa dolu olan bu söyleyişi okuyup geçmek mümkün değil, düşünmeniz, aklınızı vermeniz, dikkat etmeniz gerekiyor. Bu yüzden okuyucuyu da koşturan, pek de kolay okunmayan bir kitap. Yalnız hangi iyi kitap emek istemiyor ki? Emek verilmiş bir yazıyı okumak da emek ister bence.

Romanın bence tek aksayan tarafı, temposu. İlk 80-90 sayfa yavaş ilerliyor ve yukarıda bahsettiğim emek isteyen anlatımla birleşince yıldırıcı olabiliyor. Sıkın dişinizi. Ayrıca bu roman için Tanpınar'ın diğer romanlarının (özellikle Huzur) yanında abartılmış (over-rated) diyenler de var. Ben Tanpınar'ın diğer romanlarını okumadım ama hemen herkesin en sevdiği romanın SAE olmasını da abartılı buluyorum. Özellikle çalışma hayatına atılıp bazı şeyleri görmeden insanın kendinden bir şeyler bulacağı, ''gerçekten de yaa!'' diyeceği bir roman değil. Bu konuda bir edebiyat profesörünün bütün çocuklar sosyal medyada en sevdiğimiz kitap SAE diyorlarmış, tabi öyle derler başka kitap okumamışlar ki onu da biz zorla derste okuttu başka şeyler okusalar onu da severler mealinde bir açıklamasını duymuştum. Hocaya hak veriyorum. Gerçekten sıkı roman ama biraz sakin olalım :)

Ben Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nün okuyucu açısından gidişini bir trene benzetiyorum. Çok ağır hareketlerle başlıyor, bir süre çıkardığı sesin ve deviniminin hakkını veremeyen bir hızla gidiyor sonra rayına oturup güçlü şekilde ilerliyor. Son durağa geldiğinizde güzel bir yolculuk geçirmiş olarak, halinizden memnun ama yolculuktan yorulmuş şekilde trenden iniyorsunuz. Tavsiye ediyorum. 


Mehmet Raşit Öğütçü nam-ı diğer Orhan Kemal ile Nazım Hikmet'in yolu mapusta kesişmiş. Orhan Kemal şiirlerini Nazım Hikmet'e okur o da pek beğenmezmiş. Nazım Hikmet bir gün Orhan Kemal'in bir öyküsünü dinlemiş ve şiirle uğraşmamasını mutlaka öykü yazmasını tavsiye etmiş. Orhan Kemal'in şiirlerini okumadım Nazım şiir meselesinde ne kadar haklıydı bir şey diyemem ama öykü anlatma konusunda Nazım haklıymış. Orhan Kemal iyi ki yazmış. Neden bu yaşıma kadar Orhan Kemal okumamıştım, neden kimse beni bu yüzden kınamamıştı bilmiyorum.

Orhan Kemal'i seven bir arkadaşımın övgüleri kulağımın bir köşesinde kalmış; artık bir romanını okuyayım dedim. Hem edebiyatını hem de onu tanımak için otobiyokgrafik romanlarından oluşan Avare Yıllar serisinin güzel olacağını düşündüm. Yazarın çocukluk yıllarını anlatan Baba Evi ve aynı baskıda yer alan, yazarın gençlik yıllarını anlatan Avare Yıllar romanlarını okudum. Küçük Adamın Romanı serisinin üçüncü kitabı Cemile'yi hemen listeye ekledim.

Baba Evi


Baba Evi Orhan Kemal'in Adana'da geçen çocukluk ve ilk ergenlik yıllarını anlatıyor. Önemli ve sert bir babanın ve merhametli bir ananın oğlu olan Orhan Kemal çiftlik hayatının keyfini sürerek başlıyor hayata. Babasından da az çekmiyor. Babasının siyasi faaliyetleri artık Türkiye'de barınma imkanı kalmayınca aile Lübnan'a göçüyor. Böylece hasretlik, yabancılık başlıyor. Zamanla aile elindekini avucundakini tüketiyor, yavaş yavaş fakirliği de aşan bir yokluk içine düşüyor. Önemli adamın çiftliklerde yetişen bey oğlu olmaktan, lokanta komiliğine boş gezenin boş kalfalığına kadar çeşitli hallere giriyor. En çok da top peşinde koşuyor Orhan Kemal.

Avare Yıllar


Avare Yıllar Orhan Kemal'in gençlik yıllarını, kendini bulma sancısını anlatıyor. Futbol peşinde koşarken fakirlkten, çaresizlikten, itilmişlikten bunalan ve Adana'ya dönerse eski günlere de dönebileceğini, daha da önemlisi babasının baskısından kurtulabileceğini uman Orhan Kemal zar zor Adana'ya dönüyor. O zamanlar edindiği güngörmüş bir arkadaşının söylediği gibi sorun kendisinde, zora gelememesinde, sebat edememesinde ama onun bunu anlamasına çok var. Önce ırgatığı beceremeyişini, işçiliğe cesaret edemeyişini görüyoruz sonra İstanbul'da şansını deniyor ama yine tutunamıyor. Fabrikada düşük ücretli bir memurluk ve daha önemlisi aşk küçük adamın hayatında yeni bir sayfa açıyor… Sanıyorum devamı Cemile'de.

İki romanda da yazarın diline bayıldım. Son derece doğal, akıcı diyaloglar beni hüzünlendirdi, güldürdü, sanki yanımda konuşuyorlarmış, seslerini duyuyormuşum gibi oldum. Güçlü anlatımıyla Orhan Kemal Adana'nın sıcağını da, aç bir midenin kazınmasını da, bir dükkanın arka bölümünde içilen şarabın mahmurluğunu da yaşattı. Anlattıkları zaten kendi başından geçen veya tanık olduğu, insancıllığı ve gözlem gücüyle kavradığı şeyler. O yüzden romanlarda kısalığından ve sade anlatımından beklenmeyecek bir derinlik ve doku vardı.

İşte bahsettiğim palto.
Kaynak: www.orhankemal.org

Orhan Kemal Müzesi


Bunun üzerine yapılacak en güzel şey Cihangir'deki Orhan Kemal Müzesi'ne gitmekti. Taksim'den yürüyerek 10 dakikada varabileceğiniz müze aslında 2 odalı küçük bir sergi. İlk bölümde fotoğraflar, Orhan Kemal'in romanları, bazı yaşızmaları ve özel eşyaları var. Bu odada göredüğüm fotoğraflar bana bunlar nasıl ortamlar dedirtti. Bir karede Haldun Taner diğerinde Halit Kıvanç  bir başkasında Nazım Hikmet. Nazım Hikmet'in hapisten Orhan Kemal'e yazdığı mektupla Orhan Kemal'in eşine yazdığı mektubu okumak çok güzeldi. İkinci oda ise yatak ve çalışma odası olarak tanzim edilmiş, Orhan Kemal'in meşhur paltolarına, kitaplığına, daktilosuna, plaklarına ve pek çok özel eşyasına ev sahipliği yapan bir oda. Burada da Orhan Kemal neler okumuş, el yazısı nasılmış, siyah-beyaz foroğraflarda gri görünen paltosu balıksırtı desenliymiş diye diye dolaştım. Yazdıklarıyla benim için zaten bir isim değil bir insan olan Orhan Kemal'in artık kanlı canlı bir adam olduğunu söyleyebilirim.

Baba Evi ve Avare Yılları okumuş olmak müzenin benim için anlamını kat kat artırdı. Keşke Cemile'yi de okumuş olsaydım dedim. Şimdi Cemile'yi okumak daha da zevkli olacak. Eğer Orhan Kemal'i okuyup sevdiyseniz müzeyi ziyaret etmenizi tavsiye ederim. Eğer müzeyi gezmeye niyetliyseniz Orhan Kemal'in hayatını şöyle bir araştırmanızı veya Küçük Adamın Romanı serisini okumanızı daha şiddetli tavsiye ederim. Ben makinamı yanıma almayı unutmuştum ama fotoğraf çekmek serbest. Müracaat müzenin alt katında bulunan İkbal Kahvesi ve Kitabevi'ne, giriş 5 lira.

Roman

Masumiyet Müzesi Orhan Pamuk Nobel Edebiyat Ödülü'nü aldıktan kısa süre sonra çıkmıştı. Her yerde Pamuk ve onun kitapları konuşuluyordu. Hiç Pamuk kitabı okumamıştım. İşsizdim. Kitapçıları gezerken gözüme takıldı, alıverdim. Bütün bunlar çok zaman önceydi.

Masumiyet Müzesi geçmiş zaman İstanbul'unu, onun orta ve üst sınıf insanlarını ve zengin oğlanla orta sınıf kısın garip aşkını anlatıyordu. Her şey güzel başladı ama kısa sürede sanki bal havuzunda yüzmeye başladım. Çiftimizin yasak aşkı çok kısa sürmüş, Kemal Basmacı'nın uzak akraba kızı Füsun Masume Keskin'e hissettiği biraz karanlık biraz naif tutku her tarafı kaplamıştı. Kemal Füsun'a ulaşamadıkça içine kapanıyor, büyük acı çekiyor, acısını Füsun ile ilgisi olan veya olabilecek her şeyi toplayarak dindirmeye çalışıyordu. Füsun'un içtiği sigaranın izmaritinden uzun süre elinde tuttuğu tuzluğa kadar her şey Kemal'in koleksiyonuna giriyordu. Pamuk bu sırada 50, 60 ve 70'lerin İstanbulu ve insanlarıyla sayfaları yıkıyordu. Yedikleri yemekteki minik bir detay o insanların batı ile doğu arasında kalmışlıklarını anlatıyor, dönemin bir adeti geçmişteki bir zorunluluğun bıraktığı alışkanlıktan besleniyor, eski insanların zamanlarını birbirine bağlıyordu.

Her dilde Masumiyet Müzesi. Türkçesi okunmaktan parçalanmıştı.

Bir süre sonra romanın ilerlemediğini, Kemal'in tutkusu ve nostalji içinde saplanıp kaldığımı hissetmeye başladım. Pamuk'un anlatımı benim için su gibi akıp giden türden değildi. Mesela Sebahattin Ali hiçbir şey anlatmasa bir ceketi, bir bulutu anlatsa, havadan sudan bahsetse nefes almadan okurum. Ama Pamuk'tan o tadı da alamıyordum. Kemal ve Füsun'la ilişksi benim anlayamadığım hadi hastalıklı demeyeyim ama çok çok sürdürülemez ve gario bir hal almıştı gözümde. Hiç adetim olmadığı halde romanın bazı sayfalarını atladım. Birkaç sayfa da değil. Bazen 3 bazen 5 sayfa atlıyordum ama hiçbir değişiklik olmuyordu. Kaç bölüm kaçırırsanız kaçırın kaldığınız yerden devam edebildiğiniz bir pembe dizi gibi…

Sıkıntımın nedenini son bölümlere doğru anladım. Pamuk sanki bir roman değil de katalog yazmıştı. Benim pek ehemmiyet vermediğim çatallar, rujlar, peçeteler, biletler, dondurma külahları sayfalarca anlatılıyordu. Bunlar Kemal'in tutku ve saplantısının nişaneleriydi belki. Belki de aynı şeylerin farklı eşyalar vesilesiyle kırk kere anlatılması durumu anlatmaya, romanda anlam ile şekli birleştirmeye, okuyucuya o ruh halini yaşatmaya yarıyordu. Yalnız bendeki etkisi dikkatimin dağılması, sıkılmam, daralmam oldu. Şiddetli şekilde Pamuk'un romanı tüm bu eşyaları tek tek anlatmak için yazdığını, lafı her bir parçaya yer vermek için gereksiz uzattığını hissediyordum. Bu romanın müzesi kurulmayacaktı; müzenin romanı yazılmıştı. Romanı beğenmedim.

Müze

Masumiyet Müzesi
Hislerimde haksız da çıkmadım. Meğer Pamuk romandan çok önceden beri eski zamanların eşyalarını topluyormuş, gerçekten de romanı yazarken aklında müze fikri de varmış, hatta aynı anda onun için de çalışıyormuş. Açıldıktan yıllar sonra bir fırsat yakalayıp Masumiyet Müzesi'ne gittim.

Müze Taksim Meydanı'na 800 metre uzaklıkta, 10 dakikada varıyorsunuz. Bu eski bina romanın esas kadını Füsun ve ailesinin yaşadığı evmiş, Kemal de ömrünün son yıllarını burada geçirmiş. Giriş bileti 15 lira. Eğer romanı satın aldıysanız son sayfasındaki davetiyeyi damgalatarak da müzeyi ücret ödemeden gezebilirsiniz. 5 liraya da sesli rehber hizmeti var. Ben aldım ve size de şiddetle tavsiye ederim. Seslendirmeyi Orhan Pamuk yapmış. Hem romandan ilgili bölümleri okuyor, hem açıklamalar yapıyor. Ona müzikler, efektler eşlik ediyor.

İkinci kat.
Müze mini estalasyonlardan oluşuyor. Camekanlarda romanda geçen bir an, bir olay, bir duygu veya bir kişi hakkında eski eşyalarla oluşturulmuş sahneler sergileniyor. Kimisi Pamuk'u tatmin etmediği veya tamamlanmadığı için açılmamış, kırmızı kadife perdelerin arkasında saklanıyor. Sayısı fazla değil. Bazı kutularda videolar ve ışıklar da eşyalara eşlik ediyor. Romanı okumadıysanız bile sahneler sizde bir duygu uyandıracağı için zevkle gezebilirsiniz diye düşünüyorum. Hele de müzedeki eşyaların hatırlayacak yaşınız varsa veya eskiye meraklıysanız nostaljiyle dolu dakikalar geçirebilirsiniz. Tüm kutuların açıklamalarını dinlemenize gerek yok, sadece ilginizi çekenleri dinleyebilirsiniz. Benim atladıklarım oldu ancak her bir kutuyu inceledim. Tüm rehberi dinleyerek müzeyi gezmenin 1 buçuk saat süreceğini düşünüyorum.

''Hayatımın en mutlu günüymüş, bilmiyordum.''
Masumiyet Müzesi'nin müzesini kesinlikle romanından daha çok beğendim. Romanı ne kadar sıkıcı hatta biraz sıradan bulduysam müze o kadar sıradışıydı. Az müze gezmedim ama hiç böylesini görmemiştim. Müze zaman teması üzerine kurulmuş. Zamanın anların toplamından oluşup oluşmadığını düşünürken giriş katının zeminindeki sipiral deseninden başlayarak her şey size bir şeyler anlatmaya çalışıyor. Her kattan görünen duvardaki koca saat, saati yanına yansıyan eski video görüntüleri, sessizlik, camekanlarda dondurulup muhafazaya alınmış anlar, onları arka arkaya incelerken akıp giden sizin zamanınız… Elbette müzeyi bir kara sevdanın öyküsü veya eski zamanların İstanbulunun müzesi olarak da gezebilirsiniz, bu da müzenin başka bir güzelliği.

Şu katta bu vardı, bu kutuda şunu çok beğendim diye anlatmayacağım. bir arkadaşıma anlatmaya çalıştım da çok manasız oluyor. Dedim ya sıradışı bir yer. En iyisi siz gidip görün. Müze hakkında detaylara http://tr.masumiyetmuzesi.org adresinden ulaşabilirsiniz.
Kapaklar değişiyor ama kitaptakiler değişmiyor.

Özgecan Aslan'ın vahşice öldürülmesinden önce, #sendeanlat kampanyasından çok önce bir roman okumuş ve bir türlü istediğim gibi bir yazı yazamamıştım. Yazdıklarım ya çok uzun sürüyordu ya da anlatmak istediklerim içimde kalıyordu. Olanlardan sonra yazdığım kadarıyla yayınlıyorum. Çünkü asla sözle anlatamayacağım şeyler olduğunu kabul ettim. Buyrun:

Bu sözü kaç kere duydunuz? Bir kadına şiddet haberi, bir namus cinayeti vakası… Hemen manşetler; ''Kadının Hala Adı Yok'', ''Kadının yine adı yok''… Duydu Asena'nın 'olay romanı' Kadının Adı Yok'un ne kadar meşhur ve ne kadar az anlaşılmış bir kitap olduğunu gösterecek onlarca örnekten biri bu. Çünkü Kadının Adı Yok'ta gerçekten baş kahramanın adı yok. O Ayşe, Fatma, Melis, Burcu… Bir kadın işte.

Duygu Asena romanında şehirli, orta sınıf bir ailenin büyük kızının çocukluğundan orta yaşın sonuna kadar geçirdiği değşimi, kendini tanıma ve gerçekleştirme macerasını, toplumla mücadelesini anlatıyor. Annesi ve kız kardeşi başta olmak üzere diğer kadınların da hikayelerini de zaman zaman okuyucuya aktarıyor. Birinci tekil kişili ve şimdiki zamanlı anlatımda bilinçakışı tekniği hakim. Bu başta alışılmışın dışında olsa da bence adapte olmak zor değil. Anlatım son derece akıcı. Yalnız anlatım için güçlü veya yetkin diyemeyeceğim. Bazı duyguları çok güzel aktarsa da az sayıda olmayan anlatım bozuklukları veya yanlış kullanımlar göz ardı edilemeyecek cinsten.

Şimdi bu edebiyat dersi kısmına geçip işin heyecanlı yerine gelelim. Kadının Adı Yok 1982 yılında ahlak bozucu bulunup yasaklandığına göre acayip erotik bir kitap mı? Ne gibi terbiyesizlikler var içinde? Sayfalarından erkek düşmanlığı mı akıyor? Kadınlara erkeksiz yaşamanın sırlarını mı veriyor? Yoksa yüce ahlaki değerlerimizi ayaklar altına mı alıyor? Erkeklerin bu kitabı okumasına gerek var mı? Okusa anlar mı?

Bir kere bu kitapta cinsellik var, başkahramanın tek derdi cinsellik, o erkekten o erkeğe ne biçim iş diyenler televizyon dizisi izlemiyorlar herhalde. Kitapta detaylı anlatılmış sevişme sahnesi, çıplaklık, hiçbir şey yok. Bence zamanında müstehcenlik kitabı yasaklamak için bir bahane olarak kullanılmış. O gün ve halen kitabın cinselliği ele alışından rahatsız olanlarsa aslında bir kadının cinsellik konuşmasından rahatsız oluyorlar. Sanmıyorum ki bir erkek romancı bir erkek kahramanın ağzından bir kadını çok çekici bulduğunu, kadının bazı hareketleri yüzünden doyuma ulaşamadığını veya arzu duymadan sevişmenin bir çeşit aldatma olduğunu söyleseydi müstehcenlikle suçlansın. Bir kadının erkeklerin erkekliğine toz konduracak şekilde cinsel isteklerinden (fantazilerini kastetmiyorum), ihtiyaçlarından, tecrübelerinden (yine detaylardan bahsetmiyorum) veya düşüncelerinden bahsetmesi belli ki o zaman da rahatsızlık yaratmış, şimdi de yaratıyor.

İkincisi kitap erkek düşmanlığı pazarlamıyor. Romandaki bütün erkekler canavar değil. Başkahramanımız mutluluğu erkeksiz bir hayatta bulmuyor. Kadınların mutsuzluğunun tek müsebbibi de erkekler değil. Aksine çevresindeki mutsuz kadınları kolaya kaçmakla suçladığı oluyor. Bu düzende erkeklerin de yalnız ve doyumsuz olduğunu söylüyor. Başkahraman eşit ve sevgi dolu bir eşe büyük hasret duyuyor, hatta onu tamamlayan bir eş olmadan tamamen mutlu olamayacağını, özgürlüğün bedelinin asla yalnızlık olmaması gerektiğini söylüyor. Eğer kadının bir erkekle kendisi arasında bir seçim yapması gerektiğinde kendisini, özgürlüğünü seçip o erkekten ve toplumun başarı/mutluluk normu olarak sunduğu şeylerden vazgeçebilmesi erkek düşmanlığıysa evet, biraz öyle.

Bu roman sanıyorum meseleyi bir kadın meselesi olarak görmek ve tek taraflı değerlendirmekle eleştirilmiş. Kadına eziyet edip onu maldan da aşağı görmenin erkeklerin değil tüm toplumun ürettiği bir sapkınlık olduğunu kabul ediyorum. Diğer yandan romanda anlatılan taciz, istismar, eziyet vakaları hiç abartılı değil hatta az bile. Bunlar o zaman da gerçekti şimdi de gerçek. Bu vehametin yaşandığı ortamda bu romanı yazacak cesareti bulmuş birine bir de çok yönlü bak demek biraz ekmek bulamazken pasta istemeye benzemiyor mu? Belki de bu cesaretten ötürü biraz torpili hak ediyordur bu roman. Daha iyi olabilirdi ama bence bu da iyi.

Kadının Adı Yok'u en çok erkekler okumalı bence. Ergenlik döneminde nasıl "erkek" olunacağını çözmeye çalışan zavallı küçük erkekler okumalı. Annelerinin, kız kardeşlerinin, sıra arkadaşlarının, müstakbel sevgililerinin nasıl bir cehennemde yaşadığını görmeli. Bir aynada kendine bakmalı, ben de o adamlardan mı olacağım, yoksa başka davranmaya en azından gayret mi edeceğim diye sormalı. Belki kadınların bazı şeyleri neden öyle yaptığını daha iyi anlar. Belki o da daha mutlu, doyumlu bir erkek olur.

Korkmayın okuyun, erkekseniz kesin okuyun.


Edebiyatımızda az gördüğümüz şeyler var; mesela İstanbul dışındaki şehirler, distopik öğeler, eşcinseller, travestiler... Ayşe Kulin'in yazdığı bir seri roman ile LGBTİ kendine popüler edebiyatta yer bulmuş olsa da böyle şeyler sık olmuyor. Durum bu olunca yakın zamanda kahramanı LGBTİ bireyler olan iki roman okumam yetmiyormuş gibi ikisinin de cinai romanlar olması ilginç bir tesadüf oldu. Ben de yazayım dedim.

Çocuklar ve Canavarları - Ahmet Tulgar


Çocuklar ve Canavarları bir mafya babasını vahşice öldüren yazar Sarp Kaya'nın teslim olmasıya başlıyor. Onu sorgulayan isimsiz komiser kısa sürede cinayeti çözmekten çok Sarp Kaya'nın kendisiyle, onun anlattıklarıyla ve kendisiyle ilgilenmeye başlıyor. Roman boyunca hem Sarp Kaya'nın hem de komiserin hikayesini okuyoruz. Bu roman hakkında Mor Kitaplık'ta bir yazı yazmıştım, dilerseniz detayları oradan okuyun. Ben şimdi kitaptaki eşcinsel unsurdan bahsetmek istiyorum.

Eşcinsellik romanın tam orta yerinde değil ama roman için önemli. Aile, sevgi, anne-baba gibi kavramları sorgulayan bir roman bu. En yoğun eleştirisini de topluma yöneltiyor. Onun kısır değerlerinden, yok eden baskısından, ailelerin yarattığı travmalardan bahsederken eşcinselliğe yer vermek kaçınılmazdı herhalde. Onlara yaşatılanlar çok şeyi tetikliyor romanda.

Yazının başında eşcinsellere ve diğer cinsel kimliklere edebiyatta ne kadar az yer verildiğini söylemiştim. Bu romanı okurken bu durum yüzünden gafil avlandım ve kendimden utandım. Sarp Kaya'nın sevgilisi olacak erkeğe markette rastladığı sahneleri okurken başta kesinlikle anlamadım. Şort, terlik dedikçe aklımda mini şortlu ve parmak arası terlikli bir kadın canlandırdım ama başka detaylar hiç o kadına uymadı. Diğer insanın da bir erkek olduğunu anlayınca yazar o mumları başkası için alıyor, hazırlığı bu sahnede olmayan bir kadın için yapıyor diye kendimi ikna ettim. Heteroseksüellikle şartlanmış beynim bir erkeğin başka bir erkeği beğenebileceğini almadı!

Romanın sevdiğim bir özelliği eşcinselliğin kendine diğer her şey gibi doğal ve sıradan yer bulması oldu. Ne kınan, ne küçük görülen, ne de acınan bir şeydi. Büyük olay hiç değildi.

Huzur Cinayetleri - Mehmet Murat Somer


Bir travesti; başarılı, güzel, güçlü… Bir televizyon programına çıkıyor ve programı izleyen biri ona kafayı takıyor. Onun gibi etrafa huzursuzluk veren pisliklerin huzurunu bozarak ders vermeye niyetli. Ya kahramanımız bu katili bulacak ya da tek tek etrafındakiler canından olacak.

Bu korkunç hikayesine rağmen roman esprili, hafif, rahat bir atmosfere sahip. Çok fazla zorlukla mücadele edip çok acı çeken insanlarda dirençten gelen bir neşe vardır ya, sanki bu roman da öyle. Hayati tehlikeyle yaşayan, basit şeyler için herkesten çok mücadele etmesi gereken LGBTİ insanların neşesine benzer bir şey sanki.

Somer'in LGBTİ dünyasının neresini ne doğrulukta aktardığını bilemiyorum. Romanda klişeleri besleyecek şeyler var; travestilerin ''ayol, nonoşum'' gibi kelimelerle konuşması gibi. Ancak açık bir zihnin bu romanı okuduktan sonra travestileri ve diğer kimlikleri ''daha normal'' görebileceğini düşünüyorum. Çünkü romandaki travestiler ve transeksüeller sapık değil, saldırgan değil, hatta gündüz vakti sokakta simli makyaj ve fosforlu mini etekle dolan insanlar bile değil. Aksine neşeli tipler, aralarında iyiler de var kötüler de. Hepsi bir hayatta kalma mücadelesi içinde. Onlarla dostluk eden, çalışan, onlara güvenen kısaca kalıcı ve normal ilişkiler kuran ''normal'' insanlar da var.

Bu roman hakkında detaylı atıp tutmadım ama özetle eğlenceli bir kitap. Size kurguda yaratıcılık veya dil kullanımında yetkinlik sunmaz belki ama hoş zaman geçirtir.


LGBTİ temasının geçtiği diğer bazı romanlar için şu listeye bakabilirsiniz. Listede Selim İleri'nin Her Gece Bodrum'unu gördüğüme şaşırdım çünkü bu romanı okudum hatta burada hakkında atıp tuttum ama bu yönünü hiç fark etmemişim. Listedeki İki Genç Kızın Romanı (Perihan Mağden) ve Üç Aynalı Kırk Oda (Murathan Mungan) da kitaplığımda okunmayı bekleyenlerdendi. Artık okudukça onlar hakkında bilahare yazarım.

Kafamda bir ampul yandı denir ya. Öyle biraz. Ama biraz da değil öyle. Değişik yani. Şöyle ki benim kafam yok. Kafam olması gereken yerde bir ampul var. Aklıma bir şey geldiğinde yanan bir ampul. Çok korktuğumda da mesela. Çok gülersem ki ben çok gülmem. Ama çok ağladığımda yanan bir ampul. Aslında demek istediğim benim kafam bir ampul. Ampul şeklinde bir kafam var da diyebilirim.
Bir okur olarak "yazarlara duyulan ön yargılar" meselesiyle ilişkim malum. Mevcut düzende, bir yazar veya kitap hakkında bir fikir, bir duygu sahibi olmadan sadece edebiyat düzleminde tanışmak neredeyse imkansız hale gelmiş durumda. Sosyal medya, reklamlar, kitap ekleri, dergiler, bloglar ve kitap dostları aracılığıyla pek çok isim, daha tanışmadan bir şeyler çağrıştırır, bir duygu veya düşünceyi filizlendirir hale geliyor. 

Güray Süngü de bu isimlerdendi benim için: Yazının gidişatını etkilememek için yorum yapmadan kısaca #kimbuyazarlar olarak adlandırabileceğim ve Murat Gülsoy'un şu yazısından ana hatlarını öğrenebileceğiniz mesele vasıtasıyla adını duymuş ve ister istemez bir "yargıya" varmıştım hakkında. Heyhat, çoğu zaman faydasını gördüğüm ön yargıların bu sefer beni yanlış yönlendirmekte olduğunu keşfetmem, yine yukarıda bahsi geçen kitap dostları aracılığıyla oldu.

Köşe Başında Suret Bulan Tek Kişilik Aşk, yazarın üçüncü öykü kitabı; bunların dışında ise dört de romanı mevcut. 2010'da yayımlanan Düş Kesiği ile Oğuz Atay Roman Ödülü'nün, 2011'de yayımlanan Kış Bahçesi ile Türkiye Yazarlar Birliği Roman Ödülü'nün ve 2012'de yayımlanan Hiçbir Şey Anlatmayan Hikayelerin İkincisi isimli öykü kitabıyla da bu sene Necip Fazıl Öykü Ödülü'nün sahibi olmuş bir isim Süngü. Kitaplarının yanı sıra pek çok dergide öyküleri yayımlanmış ve yayımlanmaya devam eden bir yazar.

Yazarla tanışmamıza vesile olan Köşe Başında Suret Bulan Tek Kişilik Aşk'ta ilk dikkat çeken Süngü'nün dili: Çokça oyunlarla süslenen, "gelişine" yazılmış izlenimi bırakan ve hipnotize edici bir üslubu var öykülerin. Bir öyküye başladığınızı, bir de bitirdiğinizi hatırlıyorsunuz bir sonraki öyküye geçerken; arada kalan kısımlar uçucu olmaktan ziyade yazarın sizi soktuğu dünyadan kalan hayal meyal hatıralara dönüşüyor. Bunda, yazarın post-modern tavrının da etkisi büyük; okurla iletişime geçtiği bölümlerde anlatmak istediğini net bir şekilde dile getirdikten sonra gerisini öykünün curcurnası içinde, istediği kadar renklendirerek anlatmayı tercih ediyor. Aynı tavır oyunbaz üslubun da kaynağı oluyor: Akışı bölmeden lafa giren yazar ya kendi kendine ya da okurla "dertleşiyor" bir nevi; sorular soruyor, cevaplar veriyor, düzeltmeler yapıyor ve netice olarak alışılagelmişin dışında bir okur-yazar ilişkisi çıkıyor ortaya. Klişeleşmiş kalıbın ötesinde bir samimiyet doğuyor ve okur, bir parça daha çekiliyor öykünün dünyasına.

Öykülerin temasında iki ana unsur var: Kaybeden aşıklar ve deli bireyler. Bu durum öykü kitaplarında konu bütünlüğünden hoşlanan okurlar için ideal olsa da, benim gibi konu zenginliğini yeğleyenler için biraz sıkıntılı: Küçük hacimli öyküler art arda okunduğunda, sürekli aynı akıl hastanesinin farklı hastalarını veya aynı karakterin farklı zamanlarda, hatta farklı evrenlerde başından geçenleri okuyormuş hissiyatı olumlu pencereden duygu ve tema bütünlüğü, olumsuz pencereden ise tekdüzelik olarak yansıyor. "Kaybeden aşık" temasının son dönemin popüler tarzında, yani bir Mahir Ünsal Eriş veya bir Emrah Serbes tarzında olmadığını belirtmek gerek: Daha muzip, daha az dramatize edilmiş ancak özde aynı acıya sahip karakterler Süngü'nün yarattıkları. "Delilik" ise ters köşelerin ve yer yer fantastik boyutlara ulaşan metafizik öğelerinin hava yastığı konumunda; gerçekçilikten uzaklaşmamak için bir nevi emniyet kemeri görevi üstlenmiş durumda. 

Netice olarak; kırk yıl geçse, kendi kendime okumaya karar vereceğim bir kitap değildi Köşe Başında Suret Bulan Tek Kişilik Aşk. Peşin hükümlerin zaman zaman zararlı olabileceğinin (yeniden) kanıtı oldu bu durum benim için. Neyse ki atomu parçalamak yerine bana tavsiyede bulunan kitap dostlarım var...

Köşe Başında Suret Bulan Tek Kişilik Aşk, Güray Süngü - Dedalus Kitap, 103 s.
Ya... İyi, halis ipekli mendiller hep böyledir. Avucunun içinde istediğin kadar sıkar, buruşturursun; sonra avuç açıldı mı insanın elinden su gibi fışkırır.
Sait Faik Abasıyanık'ın 1936'da yayımlanan ilk kitabı Semaver. Yazarın kaleme aldığı ilk öyküsü İpekli Mendil de dahil on dört öykü Semaver başlığında, beş öykü de Benimle Beraber Seyahatten Dönenler başlığıyla yayımlanmış elimdeki 32. YKY baskısında. 

Semaver'de, okuduğum diğer Abasıyanık eserleri Mahalle Kahvesi ve Alemdağ'da Var Bir Yılan'a nazaran naif bir "acemilik" göze çarpıyor. Elbette bu, beceriksizlik veya çirkinlik ihtiva eden bir acemilik değil: Yürümeyi yeni yeni öğrenen bir bebeğin acemiliğindeki sevimliliği ve bisiklete yeni binmeyi öğrenen bir çocuğun acemiliğindeki şevk ile mutluluğu andıran bir acemilik durumu. Gelip geçiciliğini belli eden, neticesinde elbet sahibinin ustalaşacağını sezdiren bir acemilik. 

Bu kanıya kaynak olan ilk öğe ise Sait Faik'in kimi öykülerdeki dili. Diğer eserlerindeki gibi sabit ve net değil; farklı anlatım üsluplarını, farklı duygulanımları ve imgelemeleri denediği gözlemleniyor yazarın dil arayışında. Buna rağmen kelimeler fışkırırcasına çıkmış kaleminden; basınca daha fazla dayanamayıp patlayan bir borudan fışkıran su gibi. Yazarın, yıllar sonra yazmaya uzun bir ara verdikten sonra söyleyeceği "Yazmasaydım deli olacaktım" sözü yalnızca yazıdan uzak kaldığı dönem için değil, varoluşundan başlayan bir sancı olarak gösteriyor kendisini bu noktada. 

Konu seçimlerinde hayatın ufak detaylarına eğilmeye o zamanlardan başlamış yazar. Bir semaverden yola çıkarak işçinin hazin öyküsünü, bir gemi maketi yardımıyla öksüz bir çocuğun dışlanmışlığını, yalnız bir gecede sarhoşluğun keyfini anlattığı öyküler mevcut. Bunların yanı sıra ise daha uzun soluklu, kurgu ağırlıklı İhityar Talebe gibi kimi, sonradan edineceği, tarzının dışına da çıkmış hikayeler de yer alıyor Semaver'de. Öykülerin bir  diğer özelliği de belirli bir duyguya yoğunlaşmaktan ziyade hayatın bir yansıması gibi her duyguya yer vermeleri. Kederin tatlılığı, yalnızlığın kekremsi huzuru, mutluluğun mahzunluğu gibi siyah ya da beyaz olmayan, gri tonlarında bir hissiyata sürüklüyor öyküler sık sık. 

Söz konusu Sait Faik gibi bir usta olunca fazla söz söylemek de yersiz kaçıyor haliyle. Sait Faik'siz bir Türk edebiyatı düşünülemeyeceği gibi, onunla henüz tanışmayan bir okur da gün gelip de karşılaştığında pişmanlık duyacaktır geç kalmışlığından. Duymasın; Sait Faik'in öyküleri açar kucağını, affeder...

Semaver Sait Faik Abasıyanık, Yapı Kredi Yayınları - 105 s.
Hiçbir şey senin değildir. Buradaysan bilirsin. Neyin olursa olsun, ancak gönül ekersen gönül biçersin. Arar ve bulursun. Bilirsin ki kısmeti bağışlar gökler ancak buna layık olmadığında her şey un ufak olur bozkıra karışır. Sen bir yere gidemesen de ruhun seni terk eder, yollara düşer. Şanslıysa bir güvercin kanadına girip aşıkların kabesine kadar uzanır, eksik olan yerlerini tamam eder. Başka bir bedende yaşar gider. Ve en sonunda her şey aslına rücu eder.
Her şeyden önce; neredeyse Ferit Edgü'nün "Eylülün Gölgesinde Bir Yazdı"sı kadar güzel bir isme sahip Turnalar Sıcak İklimlere Göçüyordu. İsmini duyar duymaz aklıma Hüsnü Arkan'ın Rojin'le beraber söylediği Dağlar şarkısı geldi: "Dağlar ne vakittir turna görmedi..." diyordu şarkıda, acaba Hacer Yeni de ne vakittir turna görülmeyen dağları mı anlatıyordu? Böyle yersiz ve büyük beklentilerle aldım kitabı elime; elbette aynı büyüklükte oldu hayal kırıklığım da...

Hacer Yeni genç bir kalem: İlk kitabı Bir Dilek Tut 2011'de, ikinci kitabı Metres Rezidans 2013'de yayımlanan; daha önceleri ise ELLE'de muhabirlik ve editörlük yapmış bir isim. Turnalar Sıcak İklimlere Göçüyordu'da, varlıklı ailesinin imkanlarının, "kendisi için bir hapishaneye dönüştüğünü" fark etmesiyle çareyi "kaçmakta" bulan genç kadın Eda'nın hikayesini anlatıyor: Kapadokya'ya kaçışının bir nedeni bulunmasa da aradığı devayı bozkırın renklerinde, ahlar ağacında ve vazgeçilmez tutkusu gökyüzünde buluyor Eda; taksici Hüseyin'le, evlerinin bahçesindeki peri bacasında yaşayan Seher ve büyüyemeyen kuzuyla, kasabanın bir başka burjuva sakini Seyit'le burada tanışıyor ve "dert"lerine derman buluyor. 

Allah başka dert vermesin tabi... Eda, tam da ağzına terlikle- pardon, gümüş Chanel sandaletle vurulası bir karakter zira. Yazarın, okuryazar.tv'ye verdiği şu röportajda "...'cosmo girl' olması için bütün şartlar mevcutken, yazgısının buna izin vermemesi söz konusu" demesine rağmen tam bir "cosmo girl" ne yazık ki. "Ne yazık ki" çünkü yaşadıkları başka bir karakterin başına gelseydi çok daha farklı ve çok daha leziz bir hikaye çıkabilirdi ortaya. 

Genellikle "Ay şekerim bastı beni buralar, şöyle bi Tibet'e huzur bulmaya ya da Erciyes'e doğayı seyretmeye gideyim diyorum" şeklinde tezahür eden, "zengin metropol kadını duyarlılığı" olarak niteleyebileceğimiz dertler, başkarakterin kaçıp gitmeyi kafasına koyduktan sonra kısa bir süre için nereye gideceğini bilememesi nedeniyle daha büyük bir anlam kazanmıyor öncelikle. Kitap boyunca, tamamen iyi niyetle, başkarakterin bu arayışının, bu sancısının altı doldurulacak, bir anlam kazandırılacak diye bekledim ancak maalesef hep aynı Elif Şafak veya The Secret tarzı yavan mistizm örtüsü altında kaldı hikayesi. Aynı zamanda hayatının erkeğiyle karşılaştığında hep aynı şeyleri giyiyor olmaktan rahatsızlık duyan, yatak odasının tavanında yer alan freskteki topluluğa beyaz Alaia elbisesiyle katıldığını hayal eden (ayaklarında da Chanel sandaletleri varmış) bir karakter olunca karşımızdaki; "cosmo girl" kimliğinden değil sıyrılmak, daha fenası olan "riyakar cosmo girl" kimliği kazanmış oluyor. Buna bir de cevap verilmeyen sorularla bezeli, fazla dramatize edilmiş garip diyaloglar eklenince eserin geriye kalan tüm güzel öğelerinin üstüne devasa bir gölge düşüyor. 

Başkarakterin sığlığı sirayet edip de eserin bütününü derinlikten yoksun bırakmasaydı çok daha güçlü ve keyifli bir hikaye çıkabilirdi ortaya halbuki. Özellikle, yazarın hakim olduğunu sezdirdiği Alevi kültürüne ait temalar ana kurgudaki yüzeyselliğin kurbanı oluyor: Aleviliği çağrıştırdığı için devlet eliyle adları "aşık" olarak değiştirilen, ellerinde saz, köy köy dolaşan "ışıkçılar", başlangıcıyla kadere sitem ettiren Seher ile Ali'nin aşkı ve taksici Hüseyin'in hikayesi gibi temalar, tek başlarına veya başka bir üst metinle bir araya geldiklerinde hikayeyi bambaşka boyutlara taşıyabilecek güce sahip. İlaveten yazarın, kullandığı basit ancak akıcı dil ve gizemli kurgu konusundaki başarısı da çok daha belirgin bir şekilde gösterebilirdi kendisini başka şartlar altında.

Ne yazık ki tüm bu detayların ve güzelliklerin bir nevi "harcanmış olduğu" hissiyatı oluşuyor kitabı bitirip de kapağını kapattığınızda. Biraz fazla müşkülpesentlik ediyor olabilirim, belki de beklentimin yüksekliğiyle alakalıdır bu durum ancak öyle ya da böyle; çok daha doyurucu olabilecekken vasatın altında kalmış bir kitap Turnalar Sıcak İklimlere Göçüyordu. Bu kadar dırdır etmeme rağmen takip edeceğim, bambaşka hikayeler anlatabilecek potansiyele sahip olduğuna inandığım bir isim oldu Hacer Yeni. Ne diyeyim, yeni kitaplarda görüşmek üzere!

Turnalar Sıcak İklimlere Göçüyordu, Hacer Yeni - Koyu Kitap, 247 s.

Emrah Serbes'in son romanı Deliduman çıktığından beri Gezi romanı deniyor. Evet içinde Gezi var ama sadece Gezi yok. Gezi bu romanın bir parçası ama konusu değil. Bu başkahramanımız Çağlar İyice elçiliğinde anlatılan bir kasaba romanı, dağılmış aile romanı, sevgisizlik romanı, kalbi kırık bir roman.

Hikaye çok basit; Çağlar'ın kız kardeşi Çiğdem Michael Jackson gibi dans ediyor, onun bu yeteneğini tüm kainata göstermek ve ünün zirvesine taşımak için abisi de elinden geleni yapıyor. Bu sırada sağ bir partiden eski belediye başkanı olan dedenin adını da kullanarak Kıyıdere'nin belediye başkanlığını kapan bir dayı, sonradan ruhu hastalanmış bir kadın olduğunu anladığımız bir anne, ateist-komünist-mimar-sorumsuz bir baba… Bu ailede Çağlar herkesten nefret ediyor, dayısından it ve şerefsiz demeden  bahsedemiyor, annesini sevgisizliğiyle hasta ediyor, babasıyla dünya başına yıkılsa konuşmuyor. Bir tek Çiğdem var. Çiğdem'le ilişkisi kardeş ilişkisinden farklı. Kardeş dediğin arada kavga da eder, kıskançlık da yapar, rekabete girer. Burada yaş farkı fazla olsa da garip bir durum var. Sevdiği hatun tarafından da terk edilmiş olan Çağlar sanki tüm sevgisini, tüm ilgisini, bütün benliğini Çiğdem'e adamış. Ancak 9 yaşında sıradan (Çağlar duymasın arıza çıkarır) bir çocuk sevgiye karşılık verebiliyor demek ki.

Aslında evi kendi hayatını gönlünce yaşamak için terk edip gitmiş olan babadan, boş vaatler ve ümitlerle oyalayıp kandıran bir dayıdan, sebepsiz yere terk edip mesajlara bile cevap vermeyen kız arkadaştan başka çok kalp kıran var. Kalbi kırılanlar da bir İyice kardeşler değil. Ya Mikrop? Ya anne? Ya T.C. Sinem Uzun? Sanki bir girdap var, bir kalp kırıklığı diğerlerini doğuruyor, herkes birbirini kırıyor, kırıklar geometrik oranla artıyor.

Çağlar bir direnişçi sanıyorsanız çok yanılıyorsunuz. O milyonların katıldığı bir direnişe aidiyet duyamayacak kadar dirençli. Onun kendi gündemi, kendi alemi var. Bazı anlarda direniş onun gündemiyle kesişiyor ama hiçbir zaman gündeminin parçası olmuyor. Sağ belediyeciliğin içinden gelen, yazlık ilçe insanı Çağlar dışardan bakıyor olaylara. Gezi'yi güzellemiyor, direnişi yermiyor. Direnişin özel nedenlerle bitmesini istiyor ama isyanın nedenini sorgulamıyor. Bireylere bakıyor o. T.C. Sinem Uzun'u eleştiriyor, farklılıkları kucaklamak için parka gelip ona apaçi diyenlere içerliyor, onu dinlemeden suçlu ilan edenlere isyan ediyor, müdahale etmeyeceğiz diye diye vatandaşın ağzını burnunu kıran polisle dalgasını geçiyor. Olayların tüm taraflarının saçmalıklarını ve haklılıklarını görüyor.

Serbes'in tüm bunları anlatırken zaman zaman absurde kaçan mizahi bir dil kullanması diğer romanlarındaki dilden biraz farklı olabilir. Kitapta bol küfür var. Nasıl olmasın 17 yaşında bir lise öğrencisi hiç de hayatından memnun olmadığı günleri anlatıyor. Mamafih mi deseydi? Çağlar karakteri romanın anlatıcısı olarak sadece içerikle değil üslupla da şekilleniyor. Geveze başkahramanımız arada hiç çaktırmadan büyük laflar ediyor, okuyucuyu hiç kasmadan, yormadan hayat dersini veriyor. Benim bu romanda en sevdiğim şey anlatım ile karakterin bütünleşmesi, birbirini şekillendirmesi oldu. Bir yazar kendisini anlatsa dahi bunu başarmasının kolay olmadığını düşünüyorum.

Öykü ise kendini okutan bir tempoda büyük sürprizler sunmadan akıp gidiyor. Çiğdem'in dans etme çabası dışında ortak öğesi bulunmayan olaylar silsilesinin bence başı sonu yok. Bu sevgisizlik, yalnızlık ve kalp kırıklığı dolu neşeli geçit töreninden bir kesit.

Bu romandan geriye bende bir hikaye kalmayacak. Çağlar İyice, trajikomik durumlar, üslup ve hüzün hatrımda yer edecek. Deneyin, bu roman belki sizi sarsmayacak, başucu kitabınız olmayacak ama bence seveceksiniz.

İşte uzun zaman önce büyük heyecanla ve umutla okuduğum bir roman. Hem ağırlıklı olarak Ankara'da geçiyor hem de çok okunan İnci Aral'dan okuduğum ilk roman.

Şarkını Söylediğin Zaman 80'lerdeki öğrenci hareketleri arka plana alarak bir aşk hikayesi anlatıyor. Deniz varlıklı ve şehirli bir ailenin tek kızı. Başına buyruk, çekici, güzel, enerjik bir genç kadın. Cihan da taşralı, siyasi olaylara mesafeli, akıllı, çalışkan, Deniz'e hasta bir genç adam. Roman üç bölümde yazılmış. İkinci bölümde bu dönemi okurken romanın genelinde Cihan'ın bu olaylardan onlarca yıl sonra tanıştığı genç araştırma görevlisi Ayşe ile ilişkisini okuyoruz.

Önce sevdiğim taraflarıyla başlayayım. Birkaç garip cümleye rastlasam da Aral'ın anlatımından da zevk aldım. Yazar kişilerin duygularını ve mekanların atmosferlerini okuyucuya yaşatıyor. Siyah Defter, yani 80'lerin  Cihan'ın ağzından anlatıldığı bölümü etkileyiciydi. Romanın geçtiği dönem ve konusu çok şeylere gebe, çok önemli, çok cazipti. Hem 80'lerdeki hem de günümüzdeki Ankara'ya ilişkin tasvirlerse benim çok hoşuma gitti. O konservatuvar binasının piyano şeklini düşünüp taş avlulu üniversite kantinlerini, Bahçelievler'deki o zamanlar bahçeli müstakil evleri okumak çok güzeldi. Bütün bunlara rağmen romandan ne beklediğimi ne de istediğimi alamadım.

Yazarın tasvirlerini beğensem de ilk bölümdeki diyaloglar o kadar yapaydı ki neredeyse okumayı bırakacaktım. Diyaloglar zaman zaman kötü bir dizideki gibi tutuk, zorlama ve gereksizdi. 

Aral'ın romandaki yansımasının Cihan'ın olduğunu düşünüyorum. Çünkü Cihan'ın ağzından olaylar anlatılırken yapılan değerlendirmelerle romanın diğer bölümlerindeki bakış açısı örtüşüyor. Cihan'ın ve bu teorime göre de yazarın gençlik olaylarına bakış açısını beğenmediğim. Karakterlerin hiçbirine de ısınamadım zaten. Deniz'in çekici olsun diye anlatılan halleri bana hiç de çekici gelmedi. Ayşe ise kelimenin tam anlamıyla ruhsuzdu. 

Benim kitabı sevmememin asıl nedeniyse Deniz-Cihan-Ayşe arasındaki bağ oldu. Dikkatli bir okuyucu bu üçlü arasındaki ilişkiyi hemen fark edebilir. Bunun nedenlerinden biri de yazarın umutsuzca bu ilişkiyi sempatik gösterme çabası. O kadar altyapısını hazırlıyor ki siz başınıza ne geleceğini anlamaya başlıyorsunuz. Yazarın tüm çabalarına rağmen ben bu ilişkiyi sempatik bulamadım, hatta kabullenemedim bile. Bence bu aşk üçgeni ne romantik ne de sevimli, resmen travmatik. Hele bu saçma sapan durumun tarafları ilişkiden soğutmaması aksine coşturması bana çok manasız geldi.

Ankara'da geçen bu güzel anlatılmış romanın karakterlerini ve olaylarını sevemesem de pişman değilim.   O döneme ve Ankara'ya dair bir şeyler okumak istiyorsanız tavsiye ederim. Belki siz Cihan'ı sever, romanın sonunu romantik bulursunuz, kim bilir :)

Bkz: 06 ROMAN 00 Ankaralı Romanlar Listesi
Kaynak: Arkadaşımın profili, aslı kime ait bilmiyorum.

Uzun zamandır kafamda evirip çevirdiğim bir proje vardı: Ankara'da geçen romanları bir seri halinde yazmak. Tabi okumanın sonu yok, hep şunu da okuyayım da öyle yazayım dedim. Bir yandan da araştırdım ve listeye yeni kitaplar ekledim. Sizin de eklemek istediğiniz kitaplar olabilir, siz de Ankaralı bir roman okumak istiyorsunuzdur diye işte listeyi yayınlıyorum. Zamanla teker teker yorumlar da gelecek.

[Bu yazıyı okurken Vega'nın Ankara şarkısını dinlemenizi istirham ediyorum.]

Yeni Bir Başkent (20'ler, 30'lar, 40'lar)

* Ankara - Yakup Kadri Karaosmanoğlu
* Ankara Cinayeti - İhsan Tombuş ('45)
* Ankara 1920 - Celal Hafifbilek
* Ayaşlı ve Kiracıları - Memduh Şevket Esendal

Taşı Toprağı Siyaset (50'ler, 60'lar, 70'ler, 80'ler)

* Ölmeye Yatmak - Adalet Ağaoğlu
* Ankara, Mon Amour - Şükran Yiğit ('70)
* Şarkını Söylediğin Zaman - İnci Aral ('78-82)
* Sancı - Emine Işınsu ('68-80)
* Yenişehir'de Bir Öğle Vakti - Sevgi Soysal
* Arıza Babaların Çatlak Kızları - Ayten Kaya Görgün ('80)
* Toprak Kovgunları - Kemal Ateş

Ve Sonra (90'lar, 00'lar, 10'lar)

* Yüzleri Arayan Adam - Ilgın Olut
* Neva - Ilgın Olut
* Son Hafriyat - Emrah Serbes
* Her Temas İz Bırakır - Emrah Serbes
* Bizim Büyük Çaresizliğimiz - Barış Bıçakçı
* Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra - Barış Bıçakçı
* Sinek Isırıklarının Müellifi - Barış Bıçakçı (ve sanırım Bıçakçı'nın tüm romanları)
* Gölge Kapanı - Alper Giray Urhanoğlu
* Ankara'da Soğuk Gece - Korkut Aldemir
* Ankara'da Puslu Sabah - Korkut Aldemir
* Uzunharmanlar'da Davetsiz Misafir - Sezgin Kaymaz
* Aşkı Giyinen Adam - Nazlı Eray
* Veresiye Defteri - Kemal Ateş

Ankarayla ilgili başka kitaplar için:
Dumankara: Hayat Bir Yangındı
06 Plakalı Kitaplar