Intro Text

Merhaba! Ben Ömer. Elektrik Elektronik Mühendisiyim. & Aynı zamanda edebiyat ve fotoğrafçılıkla ilgileniyorum.

amerikan edebiyatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
amerikan edebiyatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

En sevdiği dizi House of Cards olanlar el kaldırsın! Favori dizim House, M. D. olabilir ama House of Cards dahil siyasi gelirimin, entrikanın pek çok halini severim. David Ellis'in yazıdğı Ölümüne Adalet isimli roman da siyasi gelirim ve yolsuzluk temasına sahip. Good Reads'te aldığı 5 üzerinden 4'e yakın puan ve Ellis'in Edgar Ödülü sahibi olması kitabın görüş alanıma girmesini sağladı. Biraz araştırınca David Ellis'in bir savcı olduğunu ve romanında anlattığı gibi bir valinin hüküm giymesini sağladığını gördüm. Elbette hemen okuma listeme ekledim.

Ölümüne Adalet, Senatör Almundo'yu bir yolsuzluk davasında savunan ve başarılı da olan kahramanımız Jason Kolarich'in davada tanık olmaya zorladığı adamın vurulmasıyla başlıyor. Katili bulmak için kolları sıvadığında kendini daha da büyük bir projenin içinde buluyor; şebekenin içine sızıp savcılık için dinleme cihazı taşımak gibi büyük bir proje hem de. Romanın orijinal adı Breach of Trust yani köstebeklik yapmayı anlatan bir kitap için son derece uygun. Ölümüne Adalet de Kolarich'in adalet ve gerçek peşinde canını tehlikeye atması ve yolsuzluk şebekesinin kendisini rahatsız edenleri öldürmesi karşısında manasız değil. Ama orijinal isme göre çak daha gerilimli, kanlı, aksiyonlu bir çağrışımı var. O yüzden güzel tercih diye düşünülebilir. Bence değil. Çünkü gerçekçi olmayan bir algı yaratıyor. Ölümüne Adalet deyince ateşlenen tabancalar, patlayan arabalar akla geliyor. Fakat kitapta iki sahne dışında elle tutulur aksiyon yok. Gerilim ise aksiyon eksikliğini örtecek kadar yüksek değil.

Ellis'in gerçek hayatta da benzer şeylerle uğraşmış olması romana güzel bir gerçekçilik katmış. Roman birinci tekil kişinin ağzından anlatılıyor. Esprili bir dili var. Biraz da bunun etkisiyle Jason kolay empati kurulacak, sevilebilecek bir karakter. Cesareti, dürüstlüğü, uzun boyu da cabası. Siyasi yolsuzluk ise en azından benim ilgimi çeken bir konu.

Kitabın çevirisi fena değil. Yalnız kitabın sonlarına doğru imla hataları yoğun şekilde görünmeye başlıyor. Sanki güzel güzel çevrilmeye veya kontrol edilmeye başlanmış da sonlara doğru bu iş yetişmeyecek denip acele edilmiş.

Avukatların pis işlere bulaştığı macera/polisiye/gerilim kitapları seviyorsanız size Belalı Avukatlar başlı yazımda anlattığım The 500 (500) ve The Firm (Şirket) romanlarını tavsiye ederim. Maalesef Ölümüne Adalet üçü arasında rahatlıkla sonuncu gelir.

Bazı romanlar var ki bir dönem bir çevrede çok püpüler oluyor, okumayanlar kınanıyor, kendilerini eksik hissediyor. Tom Robbins'in Parfümün Dansı adlı romanı da işte böyleydi. Bu romanı okuyan arkadaşlarım Robbins'in diğer kitaplarını da okumaya başlıyor, bana da sürekli bu romanı övüyordu.

Sonunda yurtdışına uzun süreli gitmeden önce yanıma Türkçe bir şeyler almak için kitapçıda dolaşırken Parfümün Dansı'nı gördüm ve bilinçaltıma yerleşmiş ''iyi kitap'', ''çok güzel'', ''orijinal'' fikirleri bana kitabı aldırdı.

Roman iki izlekten oluşuyor, birinde belki bugünden bin yıl önce ölümden kaçan, yaşamaya aşık bir çiftin, Alobar ve Kudra'nın macerasını okuyoruz. İkincisi ise günümüzde parfüm sevdalısı bir grup insanla ilgili. Bunlar birbirlerinden habersiz Kudra'nın parfümünün formülünün peşinde koşuyorlar. Kıtaları, çağları aşan bir macera başlıyor.

Roman çok yaratıcı, masalsı bir kurguya sahip. Sadece kurgusu değil anlattığı fikirler de ilginç. İnsan sırf ölmeyi unuttuğu için ölümsüz olabilir mi? Duygular ve akıl mutlaka birbiriyle çelişir mi? Tanrı Pan'ın (evet romanda o da var) gücünün azalışı, hırçınlaşıp sıradanlaşması, insanların kendi tanrılarını kendilerinin yaratıp yok etmesi, insanın doğayla ve duygularıyla olan ilişkisi ve modern çağların ruhuyla ilgili çok şey anlatıyor.

Romanın anlatımı da neşeli. Bazen yazarın yaptığı şakalar bazen kurduğu absürd sahneler insanı gülümsetiyor.  Kafa yapacak şey bulamayınca çarığı dürüp tüttürmeye başlamak komik değil mi? 

Yine de romanı beğenmedim (haydaaa). Çünkü okumaya çok konsantre olduğum, her gün mutlaka okumak için özellikle zaman ayırdığım bir dönemde bile romanı bitirmekte çok zorlandım. Çok ilginç ve hızlı başlayan roman henüz ortasına geldiğimde sıkıcılaşmıştı. Öykü akmıyor, roman beni sürüklemiyordu. Olaylar bir bekleme veya tekrar etme halindeydi. Sonuna kadar da böyle devam etti. Kitabı aynı zamanda okuduğum arkadaşım romanı bitiremedi. Bense gerçekten o dönemki müthiş okuma şevkimle bitirebildim. Final de mutlu ve etkileyicilikten uzaktı.

Şimdi bu kitabı okuyuşumun üstünden yıllar geçti ve elime alıp sayfalarını karıştırdığımda birkaç sahne dışında bende iz bırakmadığını görüyorum. Robbins kötü bir yazar mı? Asla. Parfümün Dansı kötü bir roman mı? Hayır. Bende iz bırakmayan, yükseltilen beklentilerle okunmaması gereken, çok sevenlerin bile okumaya devam etmekte zorlandığı bir roman o kadar.

Ann Patchett'in Bel Canto adlı romanını okuyup çok beğenmiştim. Yazarın geçtiğimiz yıl çıkan son romanı State of Wonder'ı hemen okuma listeme ekledim. Aldıktan bir yıl sonra sonunda artık zamanı geldi, okudum. 

Roman Amazonlarda geçiyor. Çok ileri yaşlarında bile gebe kalıp sağlıklı bebekler dünyaya getirebilen bir kabilenin sırrını çözerek tüm dünya kadınları için bir ilaç geliştirmek isteyen bir grup araştırmacı ormanın derinliklerine kamp kuruyor. Ekibin lideri, şahsına münhasır, ters, duygusuz, bana ayak bağı oluyorsunuz diyerek telefon kullanmayı bile reddeden bir jinekoloji profesörü. Onunla aynı ilaç şirketinde çalışan başkahramanımız Marina ise bu profesörün eski öğrencisi. Aksi profesörü ikna etmek ve ilaç konusundaki gelişmeleri öğrenmek için Marina'nın oda arkadaşı, Dr. Eckman Manaus'a gidiyor fakat aylar sonra oradan kendisi değil iki satırlık ölüm haberi geliyor.  Neler olduğunu öğrenmek için bu sefer Marina yollara düşüyor ve olaylar gelişiyor.

Roman bir ölüm haberiyle başlayıp sanki her şey çok hızlı gelişecekmiş izlenimi verse de hiç öyle olmuyor. Geçmişe dönüşlerle, duygu-düşünce tasvirleriyle sayfalar ilerliyor. Her adımda ana karakterin duygu dünyasının en derinlerine dalıyoruz. Bir yerden sonra hem okuyuzu hem de Marina için sabır ve beklemek en temel uğraşlar oluyor. İki şey devam etmenizi sağlıyor: yazarın incelikli anlatımı ve merak uhnsurları. Amazonlardan aksi profesörün gizemine, doğurgan kabileden Eckman'ın başına ne geldiğine kadar pek çok şey de merak salıyor insanın içine.

Böyle sayfalar ilerleyip giderken yine de ''Ne oluyor yani? ne anlatıyor bu kadın bana? Olayımız ne?'' demekten kendimi alamadım. Amaçsız, güzel ama dağınık, yönsüz bir öykü gibi duruyordu. Bunu toparlamak için çok iyi bir final lazım diye düşündüm, bütün bunlara bir bütünlük ve anlam katacak beni şaşırtıp düşündürecek bir son. Yazar gerçekten de sürpriz bir son hazırlamış. Aslında final sürpriz değildi bence ama bu sonun gelişimi, zavallı Easter'ın durumu vurucu olmuş gerçekten.

State of Wonder sevmeyi isteyerek okuduğum, yazarın dilinden çok zevk aldığım ama öyküsünü yönsüz ve hedefsiz bulduğum bu yüzden hayal kırıklığına uğradığım bir roman oldu. Bu yaşanmış bir hikaye olsaydı yazarın anlatımdaki gücüne ve çekip çıkardığı öykünün ilginçliğine tam puan verip kitabı başarılı bulabilirdim. Oysa ister istemez kitabı Bel Canto ile karşılaştırıyorum ve çaresizce beklemekten oluşan ve tamamı bir villanın içinde geçen bir rehine öyküsünde bile daha fazla heyecan, daha fazla bir hedefe akan bir roman vardı diye düşünüp State of Wonder'ın puanını kırıyorum.

Maalesef Ann Patchett Bel Canto dışında (ki onun da artık baskısı yok) Türkçeye çevrilen bir yazar değil. Bu nedenle bu kitabın da Türkçeye çevrileceğini sanmıyorum. 
Herkes yapar mı bilmem, ben şehir dışına çıkarken gideceğim şehirde geçen bir roman, orayla ilgili bir kitap veya o şehirle özdeşleşmiş birinin hayatını okumaya bayılırım. Paris'teki Eş de çok önceleri görüp beğendiğim ama sonra okumadığım bir kitaptı. Paris arifesi yeniden bu kitabı fark edince pek sevindim çünkü Paris'teki Eş Ernest Hemingway'in ilk eşi Hadley Richardson'ı ve Hemingway çiftinin evliliği ile Paris'teki hayatlarını anlatıyor. Elbette Ernest Hemigway'in yazarlık kariyerinin başındaki mücadelesi ve kişiliği de geniş yer alıyor kitapta. Yani hem Paris'te geçen bir roman, hem de Hemingwaylerin hayatı, daha ne isterim?

Paris'teki Eş Hadley ile Ernest'in tanıştığı gece ile başlıyor. Evlendikten kısa bir süre sonra Paris'e taşındıkları için kitabın neredeyse tamamı Paris'te geçiyor. Çiftin ayrılıp ABD'ye dönmesine kadar devam ediyor. Romanın kapsadığı dönem sadece dört kez evlenen Ernest Hemingway'in ilk eşiyle yaşadıklarını anlatması açısından değil, bir yazar olarak kendini kabul ettirmesi ve ilk eserini yayınlatması mücadelesini de içermesi açısından ilgi çekici. 

Hemingway'in hayat hikayesine hakim olanlar kitapta elbette büyük sürprizler bulamayacaklar. Benim gibi Hemingway'in savaş muhabirliği yapmış, I. Dünya Savaşı ve İspanya iç savaşına katılmış, maço ve çapkın bir doğa adamı olduğu dışında bir şey bilmeyenler için ise heyecanlı bir hikaye. Her şeyden önce tutkulu bir hikaye. Hadley'in tutkusu Ernest, Ernest'in tutkusu ise edebiyat. Ernest de Hadley'i seviyor aslında, Hadley ise kendinden sekiz yaş küçük bu macera sever adamda şüphesiz o yaşına kadar ıskaladığı hayatı, kendine biçilmiş sıkıcı yaşamdan kaçış imkanını buluyor. 

Fedakarlık, hırs, gözyaşı, eğlence, kıskançlık, bencillik, lüks ve yokluk... Hepsinin yaşandığı evliliği yazar Paula McLain Hadley'in ağzından anlatıyor. Nadiren de anlatıcının kim olduğunu içeriğinden anladığımız kısa bölümlere yer veriyor. Hadley'in anlayışlı ve şefkatli tarafını anlatıma da yansıtarak sevdiği sevmediği herkesi iyi ve kötü taraflarıyla sunuyor. Bu tarz ve aradaki kısa bölümler karakterlerin karikatürleşmeden yeniden hayat bulmasını sağlıyor. Böylece benim önceden antipatik bulduğum Ernest'e karşı en azından bir acıma ve anlayış geliştirmeme de neden oldu bile diyebilirim.

Anlatım akıcı, bazen detaylara yer verse de okutuyor kendini. Öykü zaten belli ama ben yazarın da kurgularken fena iş çıkarmadığını düşünüyorum. Okuduğunuz en güzel romanlardan biri olmayabilir ama özellikle Paris'te kitapta bahsedilen caddelerden geçip o kafelerde otururken okumak, özellikle de edebiyat sever biri için harika bir deneyim.

McLain, Hemingwaylerin Paris hayatını birçok kaynaktan derleyip romanlaştırmış, hatta kitabın sonuna bir kaynakça ve son söz eklemiş. Dilerseniz buradan devamla ister Ernest veya Hadley'in hayatı hakkında yeni kitaplara, ister Ernest'ın o dönemde yazdığı yaşadıklarından izler taşıyan romanlara ulaşabilirsiniz.

Hadley, Jake (nam-ı diğer Bumby), Ernest.
Aralık 1925
Kaynak: wikipeadia.com

*   *   *

Nitekim ben de hızımı alamayıp Hemingway'in ilk romanıyla devam ettim okumama. Fiesta: The Sun Also Rises (Güneş de Doğar) roman Paris'teki Eş'te de uzun uzun anlatılan ve çiftin ilişkisinde önemli bir dönemeci imleyen bir tatilden esinlenilerek yazılmış. Romanın anlatıcısı ve baş karakterlerinden biri olan Jake Barnes aslında yazarın kendisi. Savaş arkadaşı delikanlı Bill Gorton ve sıradan ve sıkıcı Robert Cohn ile Panplona'daki şenliğe katılıp yapılacak boğa güreşlerini izlemeye karar veriyor. Jake dahil herkesin hastası olduğu Leydi Bret Ashley ve nişanlısı içkici Michael Campell'ın da onlara katılmasıyla olaylar gelişiyor. Sonrası kısa cümleler... Paris'i, balık avlama gezisini ve boğa güreşlerini anlatan doğa dolu sayfalar. Savaşın yıprattığı kayıp ruhlar, bohem bir hayat, içki, neşe, depresyon, içki, içki...

Paris ziyareti üzerine hele de Paris'teki Eş'te (olabildiğince) işin gerçeğini okuduktan sonra roman ayrı bir tat veriyor. Örneğin matadorun öldürdüğü boğanın kulağını beğendiği kadına göndermesi merasiminin aslında Headley'in başına geldiğini, başkahramanın iktidarsız olmasının belki de Ernest'ın evli olduğu için kendini eli kolu bağlanmış hissetmesine yorulabileceğini bilerek okuyorsunuz.

Kitap, Hemingway'in buzdağı da denen 'bırak eylemler kendisini anlatsın, sadece gerekli olanlar kalsın, gerisini sil at' felsefesinin sonucu kısa cümleli net anlatımının da tipik bir örneği. Diğer yandan Hemingway'le aynı şeyleri gerekli bulmuyorsanız romanın sokak adları, kahramanların yemek saatleri gibi gereksiz detaylarla dolu olduğunu düşünebilirsiniz.

Kurgunun yaşanmış bir olaya dayanması olayın çok da enteresan olduğunu düşündürmesin size. Anlatmakta usta olduğu kayıp nesli simgeleyen klasik bir öykü olsa da herkesi doyurmayabilir. Sürekli bir şeyler olmasını, çarpıcı bir şeylerin gelişmesini beklerken kendinizi kitabın sonuna gelmiş bulabilirsiniz. Ben çok zevk alsam da kitabın bu tarafını da görmezden gelemem. Bu özelliğiyle büyük yazarın büyük romanlarından önceki bir alıştırması izlenimi veriyor.

Yine de yazarın hayatından bir kesit, bir gezi/anı kitabı değerlendirilerek yazarın özgün üslubunun tadına varılabilir. Anlatımı benim için ilginç kılan, dönemin sokak ağzını da romana yansıtmış olması. Bu başta anlamayı zorlaştırsa da 'chap' (panpa, eleman), 'start' (yola çıkmak, gitmek), 'tight' (sarhoş, kafası kıyak), 'rot/rotten'(çok kötü, berbat) gibi kelimelerin anlamını çözdükçe okumak keyifleniyor. Yalnız yazar bol bol Fransızca ve İspanyolca kelime kullanmış. Kitapta bunlara bir dip not bile verilmediğinden kayıplar oluşuyor. Keşke bunları bilmediğimizi yayınevi de kabul edebilseydi.
Soldan sağa: Ernest (Jake), Harold Loeb (Robert), Lady Duff Twysden (Bret),
Hadley (romanda yok), Donald Steward, Pat  Guthrie (Mike)
Bill bu fotoğrafta yok.
1925, Pamplona
Kaynak: wikipedia.com

İki kitabı da gönül rahatlığıyla önerebilirim. İkisini birlikte okumanız iki kattan fazla zevk verirken bir de kitapta bahsedilen yerlere aşinaysanız, hele de hal-i hazırda oralardaysanız, fevkalade keyifle okuyacağınızı düşünüyorum.

Bugün size iki kitaptan bahsedeceğim: Ablamın Mutluluk Fotoğrafı ve Bayan Jean Brodie'nin Baharı. Bu iki kitabın kahramanlarının kadın olması ve dönemin iki savaş arasını kapsaması dışında pek ortak özelliği yok. Haydi bir de kahramanlarının bekar ve mutsuz olmasını biraz da yorum katarak listeye ekleyelim. Durum bu olmasına rağmen bu iki kitabı son bir ayda okuduğumdandır belki; ben roman kahramanlarını benzettim. 

Ablamın Mutluluk Fotoğrafı (Easter Parade) Amerikan edebiyatının yıldızı parlamamış ama yıldızı parlamış yazarlarınca hep çok övülmüş Richard Yates'in romanı. Filmi de çekilmiş olan Hayallerin Peşinde (Revolutionary Road) adlı eserini okumuş ya da benim gibi filmi izlemiş olanlarınız vardır. Oradak mutsuz çift gibi burada da Grimes kız kardeşler var. Gençlik ve öyle olmasa da zenginlik saplantılı hayatını ne pahasına olursa olsun sürdüren bir anne, aileyi terk etmiş ama kızlarının gözünde bir pren olan baba, babasına yakınlığıyla kız kardeşinin gıpta ettiği, güzel, sıradan Sarah ve ablası gibi evlenip standart bir hayat sürmek yerine üniversiteye gidip çalışan Emily.

Grimes kardeşlerin çocukluğundan yaşlılığına kadar devam eden romanda gençlikleri II. Dünya Savaşı'na denk gelmiş sıradan Amerikalı kadınların öyküsü var. Anne ve kızlar çok farklı karakterlerde olmalarına ve farklı şeyle yapmalarına rağmen, romanı bitirip resme bir adım geriden baktığınızda üçünün de aynı yöndeki biraz faklı noktalara savrulduğunu görüyorsunuz. Sanki rüzgara kapılmış yapraklar gibi her an bambaşka bir şey olabilecekmiş umuduyla, sanki bir belirsizlik varmış gibi... ama en sonunda rüzgar nereye yapraklar oraya.

Yates'in romancılığının iki tarafını dikkatimi çekti. Birincisi yazarın bir erkek olmasına rağmen özellikle Ablamın Mutluluk Fotoğrafı'nda olduğu gibi romanlarında baş role kadınları oturtması ve onların dünyasının yüklendiği yalnızlık ve mutsuzluğu abartmadan, çarpıtmadan, sanki kendi yaşamış gibi doğal anlatması. Kimi yazarlar söyleşilerinde karşı cinsten bir kahrama yaratmanın diğerinden farklı olmadığını söylerler ama nedense erkek yazarlar baş rolü pek kadın karaktere vermezler. Ben olsam çok zorlanırım gibi geliyor. Mesela bir kadının çocuklarla ilişkisini anlattığım gibi bir erkeğin ...hımm... örnek bile veremiyorum; bir erkeğin duygularını anlatamaya bilirim.

İkincisi ise yazarın romanındaki tüm insanlar, gerçek insanlar. Bu yüzden sadece iyi ve kötü özellikleri bir arada göstermiyorlar aynı zamanda değişiyorlar. Romanda yıllar akıp giderken kişiler de yavaş yavaş dönüşüyorlar. Belki de bu yüzden gerçeklik hissi iki kat artıyor. Yine bunlardan ötürü roandaki kimseden nefret edemiyor kimseyi kahraman olarak göremiyorsunuz.

Bayan Jean Brodie'nin Baharı (The Prime of Miss Jean Brodie) ise Okulu'ndaki sıradışı bir öğretmen ile onun himayesindeki altı kızın ilişkisini anlatan İskoş edebiyatının önemli kalemlerinden Muriel Spark tarafından kaleme alınmış bir roman. Kitabın adında da bahsedilen Jean Brodie otuzlarının sonunda, nişanlısını I. Dünya Savaşı'nda kaybetmiş, bekar bir kadın. Garip bir öğretmen; müfredata bağlı kalmadan kendi felsefesini ve hayatını çocuklara benimseten, özellikle etkilenmeye açık ve aileleri tarafından itiraz edilmeyecek kızlardan kendine bir çember oluşturarak özellikle onlar üzerine yoğunlaştıran, öğrencilerini kendi farklı, özel ve seçilmiş oldukları hissiyle okulun genelinden koparan, onları kendi amaçları için kullanmaktan da çekinmeyen, samimiyetle bunları iyilikleri için yaptığını, kendini onlara adadığını söyleyen bir öğretmen.

Bu haliyle Brodie'nin kendi faşist yönetimini kurduğu, romanın geçtiği dönemde iktidar olumuş aşırı hükümetlerin kitlelere uyguladığı taktikleri kendi mütevazı ekibine yaptığı gayet açık. Brodie'nin hayranı olduğu Mussolini'nin kara gömleklileri ve Hitler'in kahverengi gömleklilerinin yaptıklarının yanında Brodie takımının gündemi ve eylemleri çok naif elbette. Yine de yarattığı psikolojik tutsaklık ve taşıdığı yıkıcı potansiyelle kızlar ve Brodie'nin ilişkisi müthiş bir anoloji sunuyor.

Spark açıkça Brodie'yi kötülemek, yermek gibi şeylerle uğraşmıyor. Brodie'nin (çıkarı olmadan parmağını bile kıpırdatmasa da) ''hayatımın baharındayım ve kendimi size adadım'' sayıklamalarında mesajını vermekle yetiniyor. Benim ilgimi çeken başka bir konu da birkaç yerde Spark'ın Brodie'nin bu hastalıklı denebilecek tavrını ''mutsuzluğuna'', '' mutsuz bir kız kurusu'' olmasına bağlaması. Yine roman bittiğinde ne kadar marjinal söylem ve eylemleri olursa olsun tüm diğer mutsuz savaş toplumu kadınlarının vardığı noktaya yaklaştığını görüyoruz.

Yalın anlatımlarıyla rahatça okunan ama bittikten sonra biraz üzerinde durup düşünmek gerektiren bu kitapları, özellikle de Ablamın Mutluluk Fotoğrafı'nı okuma listenize gönül rahatlığıyla alabilirsiniz.



Not: Bahar, mutluluk gibi kelimelerle mutsuzlukları anlatlmak...