Intro Text

Merhaba! Ben Ömer. Elektrik Elektronik Mühendisiyim. & Aynı zamanda edebiyat ve fotoğrafçılıkla ilgileniyorum.

ankara etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ankara etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster



Ankara'daki kitap fuarlarına yıllardır giderim. İlk kez geçen sene hiç fuara gitmedim, çünkü soğudum fuardan ama bu sene yine ''kahretsin aklımdasın ve sen bunun farkındasın'' diyerek yola düştüm. Siz de 10. Ankara Kitap Fuarı'na gitmeyi düşünüyorsanız, gidip de başkalarının yorumunu merak ettiyseniz buyrun:

  • 10. Ankara Kitap Fuarı 17 Ocak'a kadar açık. Her gün saat 20.00'ye kadar ziyaret edebilirsiniz. Yine büyük gizlilik içinde gerçekleştirilen fuarın haberini almak biraz zor oldu ama detaylarına www.eylulfuar.com adresinden ulaşabilirsiniz.

  • Fuar ATO Congressium'da. Congressium güzel ferah bir fuar alanı. Şehir merkezine yakın ama toplu taşıma ile ulaşılması zor. Ziyaretçi azlığında rolü var mı bilmiyorum. Araba ile gidecekler için: bazı etkinlikler sırasında Congressium'un otoparkı ücretli oluyor ama bugün ücretli değildi.

  • Fuara giriş 2 liraymış. Hayır neden ücretsiz olamıyor onu anlamıyorum. 4 kişik bir ailenin fuara girmek için bir kitap parasını bilete vermesi benim hoşuma gitmiyor.

  • Fuar alanına girdiğimde hemen elime bir broşür tutuşturdular. Fuar alanının krokisi sanarak önemsemedim ve hemen gezinmeye başladım. Meğer plan sandığım şey bir gayrimenkul projesi reklamıymış. Sizce de fuar planının danışmanın arkasında bir yerlere saklanıp hemen girişte  fuarla ilgisiz reklamlar dağıtılması saçma değil mi?

  • İndirimler her zamanki gibiydi, yani okuyucuyu heyecanlandıracak cinsten değildi. İletişim'de %20, NTV Yayınları, Evrensel ve İthaki'de %25 indirim vardı. Ara sıra %30-35 indirimler görsem de özellikle popüler yayın evlerinde indirimler bu oranlardaydı. En yüksek indirim oranı %50 ile Aylak Adam'ın standındaydı.

  • Sahaflara ayrılmış bir bölüm vardı. Özellikle aradığım bir kitap olmadığı için şöyle bir dolaştım, kitap fiyatları uygundu. Yalnız sanki daha önce fuarın en güzel kısmı olan sahaflara da o sönüklük bulaşmıştı.

  • Sınav kitaplarının fuarı işgal etmemesi iyi olmuş. 

  • Fuara Pazar akşamı gittim. Herkes evine gidip dinlenmeye mi çekilmişti bilmiyorum ama fuar alanı bence boştu. Fuarın kapanmasına hala 1 saat varken bir ara o kadar sessizlik oldu ki kitap fuarı değil kütüphane diye düşünmeye başladım. Yine de fuarın son hafta sonu daha yoğun olur diye tahmin ediyorum.

  • Yayın evlerinin katılımı çok düşüktü. Hangi yayıncıların katıldığını BURADAN görebilirsiniz. Ben de eksikler arasından ilk aklıma gelenleri sayayın: Can Yayınları, Doğan Kitap, Remzi Kitabevi, Altın Kitap, Ayrıntı Yayınları, Siren Yayınları, April Yayıncılık, İmge Kitabevi, Yordam Kitap, Domingo Yayınevi…

  • Ankara Kitap Fuarı'nı hep daha kötüye gidiyor. Bu yıl fuar heyecansız, yavan, boş geldi bana. Geçtiğimiz yıllarda ziyaretçinin ilgisizliğinden şikayet edenler şimdi ne düşünüyor merak ediyorum. ''Ankaralı okumuyor, kitap sevmiyor'' diye kestirip atabiliriz, kolay da olur ama ben bu fuar işinin becerilemediğini Ankaralının da giderek bu işten soğuduğunu düşünüyorum. Geçen sene ben de gitmemiştim fuara, kitap sevgimin olmadığını da söyleyemeyiz. Bu sene fırsat oldu gittim ama seneye yeniden gitmek için hiçbir istek uyandırmadı bende. Soran olursa da aman mutlaka git demem. 

  • Bu yıl fuarın benim için tek kazancı Aylak Adam Kültür Sanat Yayıncılık oldu. Daha önce duymuş ama hiç kitaplarını incelememiştim. Bu sefer stantlarını baya karıştırdım. Hem kitaplar, hem kapaklar, hem de stanttaki görevliker çok hoşuma gitti. Üstelik fuarın en büyük indirimi (%50) de bu stanttaydı. Steven Millhauser'in Barnum Müzesi'ni aldım. İyi Asker ve şu an adını hatılayamadığım, adını da internette bulamadığım Fransız Devrimi sırasında terör döneminde bir savcıyı anlatan gizemli roman aklımda kaldı. Umarım yakında bir internet sitesi yapıp beni bu dertten kurtarırlar. Eğer fuara giderseniz mutlaka Aylak Adam'a uğrayın, şu gizemli kitabın adını da öğrenip bana yazın lütfen.

  • İlgimi çeken bir başka stant da Bursa Büyükşehir Belediyesi'nin iştiraki Bursa Kültür A.Ş.'nin standıydı. Bursa ile ilgili bu kadar çok kitap olduğunu ben bilmiyordum. Üstelik hepsinin de baskısı çok albeniliydi. Ankara Büyükşehir Belediyesi'nin standının ise ne işe yaradığı belirsizdi. Stantta kitaptan çok insan olması bir yana stanttakiler de kitaptan çok pr materyaliydi.

  • H. G. Wells'in Zaman Makinesi'ni de adım. Yıllar önce, hatta çocukken okuyup etkilendiğimi hatırlıyorum. Bunun dışında aklımda hiçbir şey kalmadığı için yeniden okumaya karar verip kitabı aldım. Bir de Barış Bıçakçı'nın son romanı Seyrek Yağmur 8 Ocak'ta satışa çıkmıştı. Uzun süredir Bıçakçı okumadığım için neden olmasın diyip onu da aldım. Evrensel'in standında da zaman geçirdim ama kitap alan ben değil arkadaşlarım oldu. Kömür Tutuşunca'yı da okuma listeme ekledim.
Mor Kitaplık'ta atıp tuttuklarımı görmediyseniz işte burada:

Selma Fındıklı

Ankara'da geçen, hem Ankara'yı hem de yeni bir devletin kuruluşunu, tarihini anlatan sekiz hikayeden oluşan bir kitap. Renkli karakterler ve canlı bir anlatım… >>>



Stefan Zweig

Zweig'ın iki değil üç öyküsünü içeren minik ama tadı büyük bir kitap. Baskısı çok özenli ve okuma keyfine keyif katıyor. Elbette esas keyif Zweig'ın ustalığı, anlatımdaki detaylar, psikolojik betimlemeler.  En çok hangi hikayeyi sevdim onu bile seçemiyorum. >>>

Nazlı Eray

Çok ilginç bir hikaye; dünyanın en güçlü adamıyla evlilik dışı ilişkisi olan bir süperstar bir gece şüpheli şekilde ölüyor Marilyn Monroe'nun bu satıra sığmayacak hikayesi Eray'ı da çok etkilemiş, onu okuyup araştırmaya itmiş ve en sonunda kendi üslubu ve tekniğiyle Marilyn'i Meryem adında Ankara'nın İvedik Caddesi'nde bir evde karşımıza çıkaran bir roman yazdırmış. Roman nasıl mı olmuş? Onu da yazıda bulacaksınız. >>>


Daha önce yayınlanmış yazılara ulaşmak isterseniz o da düşünüldü:

İşte uzun zaman önce büyük heyecanla ve umutla okuduğum bir roman. Hem ağırlıklı olarak Ankara'da geçiyor hem de çok okunan İnci Aral'dan okuduğum ilk roman.

Şarkını Söylediğin Zaman 80'lerdeki öğrenci hareketleri arka plana alarak bir aşk hikayesi anlatıyor. Deniz varlıklı ve şehirli bir ailenin tek kızı. Başına buyruk, çekici, güzel, enerjik bir genç kadın. Cihan da taşralı, siyasi olaylara mesafeli, akıllı, çalışkan, Deniz'e hasta bir genç adam. Roman üç bölümde yazılmış. İkinci bölümde bu dönemi okurken romanın genelinde Cihan'ın bu olaylardan onlarca yıl sonra tanıştığı genç araştırma görevlisi Ayşe ile ilişkisini okuyoruz.

Önce sevdiğim taraflarıyla başlayayım. Birkaç garip cümleye rastlasam da Aral'ın anlatımından da zevk aldım. Yazar kişilerin duygularını ve mekanların atmosferlerini okuyucuya yaşatıyor. Siyah Defter, yani 80'lerin  Cihan'ın ağzından anlatıldığı bölümü etkileyiciydi. Romanın geçtiği dönem ve konusu çok şeylere gebe, çok önemli, çok cazipti. Hem 80'lerdeki hem de günümüzdeki Ankara'ya ilişkin tasvirlerse benim çok hoşuma gitti. O konservatuvar binasının piyano şeklini düşünüp taş avlulu üniversite kantinlerini, Bahçelievler'deki o zamanlar bahçeli müstakil evleri okumak çok güzeldi. Bütün bunlara rağmen romandan ne beklediğimi ne de istediğimi alamadım.

Yazarın tasvirlerini beğensem de ilk bölümdeki diyaloglar o kadar yapaydı ki neredeyse okumayı bırakacaktım. Diyaloglar zaman zaman kötü bir dizideki gibi tutuk, zorlama ve gereksizdi. 

Aral'ın romandaki yansımasının Cihan'ın olduğunu düşünüyorum. Çünkü Cihan'ın ağzından olaylar anlatılırken yapılan değerlendirmelerle romanın diğer bölümlerindeki bakış açısı örtüşüyor. Cihan'ın ve bu teorime göre de yazarın gençlik olaylarına bakış açısını beğenmediğim. Karakterlerin hiçbirine de ısınamadım zaten. Deniz'in çekici olsun diye anlatılan halleri bana hiç de çekici gelmedi. Ayşe ise kelimenin tam anlamıyla ruhsuzdu. 

Benim kitabı sevmememin asıl nedeniyse Deniz-Cihan-Ayşe arasındaki bağ oldu. Dikkatli bir okuyucu bu üçlü arasındaki ilişkiyi hemen fark edebilir. Bunun nedenlerinden biri de yazarın umutsuzca bu ilişkiyi sempatik gösterme çabası. O kadar altyapısını hazırlıyor ki siz başınıza ne geleceğini anlamaya başlıyorsunuz. Yazarın tüm çabalarına rağmen ben bu ilişkiyi sempatik bulamadım, hatta kabullenemedim bile. Bence bu aşk üçgeni ne romantik ne de sevimli, resmen travmatik. Hele bu saçma sapan durumun tarafları ilişkiden soğutmaması aksine coşturması bana çok manasız geldi.

Ankara'da geçen bu güzel anlatılmış romanın karakterlerini ve olaylarını sevemesem de pişman değilim.   O döneme ve Ankara'ya dair bir şeyler okumak istiyorsanız tavsiye ederim. Belki siz Cihan'ı sever, romanın sonunu romantik bulursunuz, kim bilir :)

Bkz: 06 ROMAN 00 Ankaralı Romanlar Listesi
Kaynak: Arkadaşımın profili, aslı kime ait bilmiyorum.

Uzun zamandır kafamda evirip çevirdiğim bir proje vardı: Ankara'da geçen romanları bir seri halinde yazmak. Tabi okumanın sonu yok, hep şunu da okuyayım da öyle yazayım dedim. Bir yandan da araştırdım ve listeye yeni kitaplar ekledim. Sizin de eklemek istediğiniz kitaplar olabilir, siz de Ankaralı bir roman okumak istiyorsunuzdur diye işte listeyi yayınlıyorum. Zamanla teker teker yorumlar da gelecek.

[Bu yazıyı okurken Vega'nın Ankara şarkısını dinlemenizi istirham ediyorum.]

Yeni Bir Başkent (20'ler, 30'lar, 40'lar)

* Ankara - Yakup Kadri Karaosmanoğlu
* Ankara Cinayeti - İhsan Tombuş ('45)
* Ankara 1920 - Celal Hafifbilek
* Ayaşlı ve Kiracıları - Memduh Şevket Esendal

Taşı Toprağı Siyaset (50'ler, 60'lar, 70'ler, 80'ler)

* Ölmeye Yatmak - Adalet Ağaoğlu
* Ankara, Mon Amour - Şükran Yiğit ('70)
* Şarkını Söylediğin Zaman - İnci Aral ('78-82)
* Sancı - Emine Işınsu ('68-80)
* Yenişehir'de Bir Öğle Vakti - Sevgi Soysal
* Arıza Babaların Çatlak Kızları - Ayten Kaya Görgün ('80)
* Toprak Kovgunları - Kemal Ateş

Ve Sonra (90'lar, 00'lar, 10'lar)

* Yüzleri Arayan Adam - Ilgın Olut
* Neva - Ilgın Olut
* Son Hafriyat - Emrah Serbes
* Her Temas İz Bırakır - Emrah Serbes
* Bizim Büyük Çaresizliğimiz - Barış Bıçakçı
* Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra - Barış Bıçakçı
* Sinek Isırıklarının Müellifi - Barış Bıçakçı (ve sanırım Bıçakçı'nın tüm romanları)
* Gölge Kapanı - Alper Giray Urhanoğlu
* Ankara'da Soğuk Gece - Korkut Aldemir
* Ankara'da Puslu Sabah - Korkut Aldemir
* Uzunharmanlar'da Davetsiz Misafir - Sezgin Kaymaz
* Aşkı Giyinen Adam - Nazlı Eray
* Veresiye Defteri - Kemal Ateş

Ankarayla ilgili başka kitaplar için:
Dumankara: Hayat Bir Yangındı
06 Plakalı Kitaplar

Yine bir kitap fuarı, yine Ankara… her şey eskisi gibi. Ankara Kitap Fuarı Notları ve Ankara Kitap Fuarı Notları II'de olduğu gibi yani…

Aslında bu yıl fuar izbe Atatürk Kültür Merkezi'nden (AKM) ATO Congressium'a taşınarak ve giriş ücretini 5 liradan 1 liraya indirerek daha iyisi için çabaladığı izlenimi vermişti. Yine de Congressium'daki önceki fuarı da gördüğümden hadi bakalım demiş, çok da ümitlenmemiştim. AKM'deki son fuara gitmediğim gibi bu fuara da gitmeyebilirdim ama işte lanet olsun içimdeki kitap sevgisine.

Radikal bu fotoğrafı sana ithaf ediyorum.

5 Ocak Pazar akşamı gittiğimde fuar alanı pek boş değildi ama gün ve saat itibariyle daha kalabalık olması gerekirdi. Stantları dolaştıkça bu kalabalık bile çok dedim. Fuar alanında bir kitap fuarında olmaması gereken bir soğukluk, bir iticilik vardı. Ulusalcıların devasa stantlarından sıyrılınca geriye dağıtımcıların ve kitapçıların stantları kalıyordu. Bu stantlar da çok satan ya da çok satması beklenen çoğu niteliksiz kitaplarla doluydu. Her fuarda görmeyi bekleyeceğiniz ve isteyeceğiniz yayıncılar yoktu.   Can, Doğan Kitap, İletişim, İmge, Metis, Altın Kitaplar olmadan biz kitap fuarı yaptık diyebilir misiniz? Bu sadece inceleyip alabileceğiniz kitapların çeşitliliğini ve niteliğini değil imza günleri ve söyleşiler gibi etkinlikleri de etkiliyor. Türkiye'nin en çok sevilen ve en önemli yazarları bu yayıncıların bünyesinde olduğundan fuarın da etkinlikleri sönük kalıyor haliyle. 

Bir de arada hediyelik eşya satan bir iki stant gördüm ve organizasyonun ciddiyetine buradan pay biçtim. 
Türkiye Ağaca Neden Sarıldı?

Beğendiğim hiç mi stant olmadı peki? Öncelikle Türkiye Barolar Birliği (TBB) standının dizaynını pek beğendim. TBB'nin Gezi Direnişi'ne ilişkin hazırladığı kitabı tema olarak tüm standa hakimdi. Türkiye Ağaca Neden Sarıldı adlı ciltli, kuşe kağıda basılmış, içeriği son derece dolu bu kitabı sadece 15 liraya almanız mümkün. Ben de kaçırmadım. Görevli de kitabı inceliyordu biraz sohbet ettik. Bir baktım torbaya bir de ''Herkes için Adalet, Adalet için Avukat'' kupasından koymuş. Hoşuma gitti.

Evrensel Basım Yayın'ın da standını beğendim; kitapları zaten çok çeşitli ve ilginç ama stantlarında da bunu gösteren bir çeşitlilik ve ilgili görevliler vardı. Sıcak Haziran adlı direnişle ilgili kitaplarını da fuarda keşfedip hemen Gezi Kitapları listesine ekledim.


''Anneler kız doğurmaktan hep gurur duysun diye…''
Bilgi Yayınevi standını da zevkle dolaştım. Aslında fuara gitmemin nedenlerinden biri de televizyonda yakaladıkça izleyip takdir ettiğim emekli yargıç Eray Karınca'nın bu imza gününü artık kaçırmak istemememdi. Bu sefer kaçırmadım, Karınca çok sıcak ve güler yüzlüydü. Hatta ben yeterince mukabele edemedim.

Kadın hakları ve özellikle şiddet konusunda uluslararası standartlarda kararları ile bilinen Karınca'nın Kız Doğursun Analar kitabı kadına karşı şiddetin tanımından başlayıp mevzuatımızdaki durumdan, içtihattan, uluslararası mahkeme kararkarından ve örnek vakalardan bahsediyor. Hukukçu olmadığım halde okuyacağım. Dilerim hukuk öğrencileri, avukatlar ve hakimler de bu ödüllü kitabı okur.

Fuarın tek neşeli ve nitelikli kısmı sahaflardı sanırım. Pek sahaf kültürüm yoktur ama ben bile en çok bu bölümde eğlendim. Baskısı bitmiş olan Hamburg Barikatları'nı aradım. Tam da Hamburg'da eylemler yapılmışken ve ben yakında Hamburg'a gidecekken alsam iyi olur diye düşünmüştüm ama bulamadım. O sırada Selma Fındıklı'nın Ankara İstasyonu adlı öykü kitabına denk geldim, alıverdim. Yenisi 10 lira olmayan kitaba 5 lira vermek saçma oldu aslında ama işte kısmet.


Aldıklarım:
1. Kız Doğursun Analar - Eray Karınca
2. Ankara İstasyonu - Selma Fındıklı
3. Türkiye Ağaca Neden Sarıldı? - Nesrin Turhan, Özge Şener (haz.)

Son olarak şu pişkinliğe iki laf etmeden yazımı bitiremeyeceğim: Fuar katılımcıları bu yılki ziyaretçi sayısından memnun değilmiş. Edebiyathaber.net'in haberine göre hepsi fuar tarihinin değiştirilmesinden Ankara'da fuar kültürünün oturmamasına birçok neden saymış. Hiçbiri de 'Yıllarca insanlardan para alıp izbe yerlerde fuar düzenledik, insanları küstürdük, şimdi de toplu taşımayla ulaşılamayan bir yere fuar açıp bunu da hiç duyurmuyoruz, Allah rızası için bir internet sitemiz, bir flaş imza günü bile yok ama şükür bu kadar adam gelmiş' dememiş. 'Halkımız cahil' çuvaldızından 'biz bu işi beceremiyoruz galiba' iğnesine ne zaman geçilecek merak ediyorum. Dün bir arkadaşım beni arayıp fuara gitmeyi düşündüğünü benim gidip gitmediğimi sordu; ben de fuarı vasat bulduğum için 'ben gittim ama sen boş ver' dedim. Kimse kusura bakmasın bu işler böyle. Aman bize kültürsüz derler diye vasat fuarları dolduracak değiliz. Fuar işini biz çok iyi biliriz. Ankaralıyı da yedirmeyiz.


Adını unuttuğum bir dağıtımcının standı.

Dumankara, kitap tanıtımından da anlaşılacağı gibi arka sokaklarda, kenar mahallelerde geçen Ankara dekorunda 21 hikaye anlatıyor. Hikayeler eskiden yeniye doğru sıralanmış; 1916'da Ermeni mahallesinin ateşe verilmesiniyle başlıyor. Sonraki hikayelerin hepsinde bir cinayet, bir mapusluk, bir kabadayılık, bir fakirlik var. Birbirine benzer şekilde o kadar çok adam harcanıyor ki insan bir süre sonra acaba hepsi böyle mi diye endişelenmiyor değil. 1950'lere geldiğimizde hikayeler biraz daha çeşitleniyor ve benim beğendiklerime geliyorsunuz. İlk öykü olan Ankara 1916'dan sonra Mazhar ile Galip, Neşet Coşar, Ferdi, Bilmiyorum Fatma ve Koltuk benim favorilerim. Bunlardan birer satır da olsa bahsetmezsem olmaz…

Mazhar ile Galip… bence kitaptaki en detaylı kurgularından birini içeriyordu. Okurken iri yarı, diğerini önder bellemiş Galip ile kısa boylu, akıllı görünen Mazhar'ı Steinbeck'in Lenny ile George'una banzettim. En sevdiğim yazar Steinbeck diye her gördüğümü ona yoruyorum, edebi derinliğim burada boy veriyor diye bunu hemen aklımdan çıkardım. Öyküleri okuduktan sonra Cantek'in giriş yazısını okuyunca gördüm ki gerçekten de varmış böyle bir şey.

Neşet Coşar… bazen arkadaşlarım bak çok komik diye bir video, film veya dizi izletirler; ben film veya diziyse ilk on dakikasında sıkılır kalkarım video ise sabrederim; ikinci videoyu açmaya kalkana da mani olurum. Meğerse ben absürd komedi sevmiyormuşum. Buradaki Angaralı süper kahraman absürd mizaha girer mi bilmem ama bunu beğendim. Bu duygulu kahramanın ''Deliye kudur koydurmayın… Len beni oynattırmayın. Hepicinizi portlatırım. Beni küfretirmeyin!'' diyerek gözlerinden ışın çıkararak düşmana saldırmasını göz yaşlarıyla izleyen ''vay ulubatlım'' diye diye methiyeler düzen polisleri gülerek okudum. ''Kim la bu bebe?'' tavrını da Neşet'le birlikte iliklerimde hissettim (BA burada koşarak gidip la bebe tişörtünü giyip geliyor). Çizim hakkında yorum yapabilecek değilim ama öykünün bana komik gelmesinde çizimlerin de özel etkisi olduğunu düşünüyorum.
Ferdi… Böyle bir şeyin olabilecğini hiç düşünmemiştim. Okuyunca da maalesef gayet olabilir göründü gözüme. Yalnız bu Ankara'da yaşamış büyük adamların anılarında göremeyeceğiniz, eski haber kupürlerinde bulamayacağınız türden bir hikaye. Buna ancak yazar şahit olmuştur diye düşünmüştüm ki evet otobiyografik bir tarafı varmış. Kitapta başka hikayelerde de irkilerek görüldüğü üzere memlekette linç etmek, döverek adam öldürmek, suçlayıp etiketlemek ne kolay ne sıradan bir olaymış arkadaş!

Bilmiyorum Fatma… O aile o cümleler o orta sınıflık o kadar bilindik ki… Gerçek bir öyküye dayanıyormuş ama bunu yazarın açıklamasına da gerek yok aslında. Şu günlerde de yaşananları acı acı anlattı bana. Hele o alkışlama…

Koltuk… Hikaye sıradan ama anlatımı, kurgulanışı güzel. Üç kişilik bir grup bahçedeki bir koltuk hakkında bir hikaye uyduruyorlar. Hikaye bir aşk üçgenini ve bir cinayeti içeriyor ama bu hikayeyi anlatanlarla hikayenin kahramanları arasındaki hem fiziki hem de ilişkisel benzerlikler insanın aklına değişik değişik şeyler getiriyor. Okuyan biri o da aynı şeyi mi düşünmüş paylaşırsa memnun olurum.

Yazarın kitabın başında bu çalışmayla ve genel olarak Ankara'yla ilgili düşüncelerini anlattığı bir giriş yazısı var. Bu yazıyı kitabı bitirdikten sonra okumanızı tavsiye ederim. Hikayeleri okuduktan sonra o açıklama ve yorumların çok daha anlamlı oluyor. Bu yazıda öykülerin esinlenildiği eser ve yazarların adı da var ki bence buradan iz sürerek pek güzel şeyler okunabilir. Bir de ben bu hikayeler Ankara'ya özgü değil, başka herhangi bir yerde geçiyor olabilirdi diye düşünürken bahsettiğim bölümde yazarın şu sözleriyle karşılaştm alıntılamak zorundayım:

''Bu hikayeler İstanbul'da veya Adana'da da geçebilirdi. Sofya'da veya İskenderiye'de… Ankaralı hikaye olmaz olsa olsa Ankara'da geçen hikaye olur. … aslolan insandır, ona dair hikayelerdir. Bu albumu o gözle okursanız sanki daha doğru olur. Ankara'da geçen çizgi roman yokmuş, öykü ve roman azmış, o da başka mesele. En azından benim öyle bir derdim, telafi etme arzum yok, bu da bilinsin isterim.''
Bunu çizen bunu da çizdi.

Ben Levent Cantek'i Birikim dergisindeki yazılarından tanıyordum, siz de diğer mizah çalışmalarından tanıyorsunuzdur belki. Yazarın Dumankara'yla ilgili röportajını Öteki Sinema'da bulabilirsiniz.

Bu kitabı ODTÜ'deki kitapçıda görüp müthiş bir keşif yaptım diye düşündüm. Elbette çizgi roman ve grafik roman ilgilileri bu albumu çoktan gündemine almıştı. Haklılar da çünkü bu grafik roman türünün ülkedeki ilk örneği. Grafik ve çizgi romancılık hakkında bilgim olmadığından çizimler konusunda atıp tutamayacağım. Çizerler hakkında bilgiye ise hem kitabın son sayfalarından hem de internet sitesinden ulaşabilirsiniz. Yalnız çizerlerden biri olan Murat Başol'un yanda gördüğünüz güzel çizimin de sahibi olduğunu belirtmek isterim.


Son olarak daha fazla Ankara'da geçen kitap isteyenleri 06 Plakalı Kitaplarbaşlıklı yazıya davet ediyor, Dumankara'yı da sıra dışı işlerden hoşlanıyorsanız kaçırmayın diyorum.

* Ankara'da geçen romanlar listemi paylaşacağım yakında. Az olunca bulmak da zor oluyor, böylece okumak isteyenlere yardımcı olurum belki.