Marslı, Andy Weir - İthaki Yayınları, 416 s.
bilim kurgu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bilim kurgu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tamam; döneceğim, dönüyorum, döndüm derken yine araya hiç farkında olmadan iki hafta girmiş olabilir ama ne yapalım, geç olsun güç olmasın değil mi? Tabii, gönül isterdi şöyle kallavi bir kitapla döneyim sahalara, edebi bir eser irdeleyelim ama elimizde en sıcak bu var, biz ne yapalım yani? Böyle dediğime bakmayın siz tabii, gayet şahane bir kitap Marslı. Ama nihayetinde bir bestseller... Tamam, itiraf ediyorum: Zekice yazılmış bestseller'lara karşı zaafım var. Zaaf ne kelime, bayılıyorum! Marslı da tam olarak zekice yazılmış bir bestseller...
Beğenirsiniz beğenmezsiniz bilmem ama bence "bestseller" da artık bir unvan olmaktan çıkıp bir tür, bir janr olarak yer almalı edebiyatın içerisinde. Elbette "konumunu" bilerek; sanatsal yüceltmeler yapılmadan, kutsal kasideler yazılmadan haklarında... Nasıl ki bugün sinema sanatı ile Hollywood'un aksiyon dolu, sanatsal açıdan "zayıf" ancak ziyadesiyle eğlenceli filmleri ayrı kitlelere ve ayrı konumlara sahipse edebiyat sanatı ile bestseller'lar arasındaki benzer durumu da kabullenmeliyiz artık. (Sanırım dünyada epeydir varolan bir durum bu aslında ancak niyeyse ülkemizde hala bestseller olan kendini iyi edebiyatçı, sanatçı sayıyor; kendinde edebiyat üzerine ahkam kesme hakkı görüyor, ona kızıyorum ben/kızıyoruz biz.)
Velhasıl Marslı, edebi yönü zayıf (hayır yani ne bekliyoruz ki?) ancak oldukça eğlenceli bir kitap. Kitabımızın kahramanı Mark Watney, kolonileşme programı kapsamında Mars'a göreve giden bir grup astronottan en şanssız (ya da göreceli olarak en şanslı) olanı. Zira görevlerinin iptal edildiği Mars'taki altıncı günlerinde Dünya'ya dönmek üzere yola çıkacakları sırada başına gelen bir kaza sebebiyle arkadaşları onun öldüğünü düşünüp geride bırakıyorlar. Mars'ta. Tek başına. Bundan sonrası Mark'ın hayatta kalma ve Dünya'ya dönme yolları aramasının hikayesi. Bu hikayeyi de tam bir modern çağ Robinson Crusoe'su olan Watney'nin Mars'ta tek başına kaldığı günden itibaren tutmaya başladığı seyir defteri (log) aracılığıyla dinliyoruz.
Marslı'yı zevkli, dolayısıyla başarılı kılan en büyük unsuru dili elbette. Yazarımız Andy Weir her ne kadar anlatımda bariz bir tembelliğe işaret eden günlük tutma tarzını kullanmış olsa da karakterin muzipliğini satırlara yansıtmada büyük bir başarı göstermiş, dolayısıyla da oldukça zevkli bir okuma deneyimi sunmuş. İlaveten konuyla uzaktan yakından ilgisi olmayan okurun bile anlayabileceği ve ilgileneceği teknik, bilimsel detaylarla renklendirmiş hikayesini. Sonuçta da ortaya "ülkemizde ve dünyada fırtınalar estiren" Marslı çıkmış. Kitabın sunduğu okuma deneyimini bir parça daha ilginç kılan durum ise Weir'ın profesyonel olarak ne astronomiyle ne de yazarlıkla ilgili bir geçmişinin olması. Weir, programcılık yapan ve hali hazırda yazılım mühendisi olarak çalışan bir inek (geek). Ancak kitapta işlediği bazı konular astronotlar tarafından "bu işi yapmayan birinin bilemeyeceği kadar sofistike" bulunmuş. Şuradan izleyebileceğiniz Adam Savage röportajında yazar bu durumun, uzayla ilgili tüm belgeselleri izlemesinin ve konuyu araştırmasının bir sonucu olduğunu söylüyor.
Malumunuz, günümüzde artık popülarite basında boy göstermekten, köşe yazılarında bahsedilmekten daha farklı bir anlam ifade ediyor: Sosyal medyada konuşulmak. Marslı da 2014 yılında Goodreads kullanıcıları tarafından yılın en iyi bilim-kurgu romanı seçilmiş. Bu konuda itirazım var: İtirazım, Marslı'nın gerçekten o kadar iyi olup olmadığı konusunda değil, bilim-kurgu romanı olup olmadığı konusunda. Evet, hikaye Mars'ta geçiyor, bilimsel bir arka plana sahip ancak bunlar bir eseri bilim-kurgu olarak nitelemek için yeterli midir? Başka bir deyişle içinde bilimsel bilgiler var diye lise fen bilgisi kitaplarımıza da bilim-kurgu eseri diyebilir miyiz? Bilim-kurgunun tanımında "kurgunun bugün olası olmayan bilim ve teknoloji unsurlarını da kullanarak oluşturulmasından" bahsedilir. Marslı'da kullanılan bilim teknoloji unsurları ise o kadar fütüristtik değil; pek çoğu hali hazırda kullanılan, birazı da prototip olarak tasarlanmış öğeler. Dolayısıyla işin "bilim" kısmında sıkıntı yok ancak "kurgu" kısmı, hikayenin kurgusunu bir kenara bırakacak olursak, o kadar da keskin değil. Dolayısıyla Marslı'ya "bilim-kurgu" demek pek doğru gelmiyor kulağa; "bilimsel macera" daha doğru bir tanımlama olacaktır sanıyorum ki...
Goodreads'te yaptığım kısa bir gezintide kitabın en çok "derinlikten yoksun" bulunarak eleştirildiğini gördüm. Bu eleştirinin doğruluk payı yok değil; her şeyden önce kahramanımız Watney, Mars'ta mahsur kalmış bir astronottan çok ofis tuvaletinde kilitli kalmış bir insan gibi davranıyor. Herhangi bir umutsuzluk belirtisi göstermemesi, yalnız kalmak ve muhtemelen yalnız ölecek olmak konusunda bu kadar rahat bir ruh haline, sürekli espriler saçan bir üsluba sahip olması derinliği ve inandırıcılığı bir nebze yaralıyor ancak ufak bir araştırmayla yazarın "asosyal bilgisayar kurdu" olarak geçirdiği yaşamında, yarattığı kahramanla pek çok ortak noktasının olduğunu görmek ve hikayede sık sık Watney'nin optimist bir yapısının olduğu vurgusu bir nebze olsun bu eksikliği örtbas edebiliyor. Öte yandan yazarın asosyal yaşamı hakkında bilgi sahibi olmak kitaptaki yan karakterlerin hepsinin tek tip, klişe ve derinlikten yoksun olmasının da sebebini açıklıyor ki bu durumun örtbas edilebilecek bir yanı yok. Eleştirilerde katılmadığım noktayı ise yazının girişinde kullandığım cümleyle özetleyebilirim: Hayır, ne bekliyoruz ki?
Marslı'nın "insanlığın mutlak yalnızlığı üzerine bir metafor" olmak gibi bir iddiası vardı da ben mi kaçırdım? Açık konuşayım; Watney daha gerçekçi bir karakter olsaydı, günlüğünde yalnızlığının derinliklerinde kayboluşunu anlatsaydı eminim kitap bu kadar eğlenceli olmazdı. Karakterler daha çeşitli, daha derinlikli ve gelişime açık yaratılsaydı daha iyi bir kitap olabilirdi belki ama tekrar ediyorum, kesinlikle daha eğlenceli olmazdı. Dolayısıyla kitabın bize vadettiğinden daha farklı bir okuma deneyimi sunmuyor oluşu, bu eleştirileri acımasız, daha doğrusu gereksiz bulmama neden oluyor. Evet; kitabın eksiklikleri bunlar ancak bunlara eleştiri olarak değil, en fazla birer tespit olarak katılabiliyorum.
Böylesi bir popülerliği kaçırmak istemeyen Hollywood anında kolları sıvayıp kitabı sinemaya uyarladı bile. Mark Watney rolünde Matt Damon'ı izleyeceğimiz Riddley Scott'ın yönettiği film ekimde vizyona girecek. Ayrıca fragmanlardan anladığım kadarıyla "edebiyatta derinlik bulamazsa ölecek" hastalığından muzdarip olanlar için iyi de bir haberim var; film uyarlamasında konu biraz daha derinlikli ele alınıyor gibi gözüküyor. Dolayısıyla iyi ancak kitabı kadar eğlenceli olmayan bir film bizi bekliyor diyebilirim. Kitabı benim gibi seven okurlara ise kitaptan aldıkları aynı zevki almayı beklemeden, hikayesini bilmedikleri bir film izliyormuş gibi değerlendirmelerini tavsiye ederim. Film gerçekten leziz gözüküyor zira... (Türkçe altyazılı fragman için böyle buyurun.)
Netice olarak Marslı ziyadesiyle eğlenceli bir kitap ve Murathan Mungan'ın söylediği gibi: "Kitap okumak ilkin bir haz işidir ve polisiye Marslı'yı okumak bana haz verdi."
Marslı, Andy Weir - İthaki Yayınları, 416 s.
Marslı, Andy Weir - İthaki Yayınları, 416 s.
Devletçiler hareketi güç kullanarak bastırmaya çalıştılar ve başaramadılar. Düşünceler baskı altına alarak yok edilemez. Onlar ancak dikkate alınmayarak yok edilebilir. Düşünmeyi reddederek - değişmeyi reddederek. İşte bizim toplumumuzun yaptığı da bu!
Yayımlandığı yıl olan 1974'te Nebula, bir sonraki yıl ise Hugo ve Locus başlıklı oldukça önemli bilim-kurgu/fantezi ödüllerini kazanan Mülksüzler, Ursula K. Le Guin imzalı bir başyapıt. Klişe bir kalıp olarak düşünmeyin yalnız; gerçekten bir başyapıt.
Mülksüzler, genellikle ütopik bir bilim-kurgu romanı olarak tanımlanıyor ancak bu tanım günümüz için fazlasıyla eksik ve yanlış yargılara sebep olabilecek bir tanımlama; zira içerikten ziyade, satış-pazarlamaya önem verilerek gerçekleştirilen günümüz sınıflandırmasının yarattığı bilim-kurgu algısından uzak bir eser Mülksüzler. Daha geniş bir tanımla "içerisinde bilim-kurgu öğeleri de taşıyan" bir hikaye diyebiliriz sanıyorum ki. Yani Isaac Asimov veya (lisede aynı sınıfta olmalarına rağmen birbirlerini tanımadıkları) Philip K. Dick tarzı bir bilim-kurgu söz konusu değil.
Öte yandan tam manasıyla bir ütopya da değil; alt başlığında belirtildiği üzere "ikircikli" bir ütopya. Bu ikircikli meselesine tekrar dönmek üzere, önce kısaca eserin konusundan bahsetmekte yarar var: Mülksüzler, Anarres ve Urras isimli birbirlerinin etrafında dönen iki gezegeni fon alıyor hikayesine. Anarres, 150 yıl önce Urras'dan göç etmiş, kendilerine Odocu diyen anarşistlerin yaşadığı kurak ve verimsiz topraklara sahipken Urras, kapitalist ve arşist bir sisteme sahip zengin bir dünya... Uzun zaman sonra bu iki dünyayı birbirine bağlayan hikayenin başkahramanı ise Anarres'li bilim adamı Shevek. Kitap, Shevek'in Anarres'ten Urras'a seyahatiyle başlıyor; ilerledikçe kurgu, kahramanımızın yolculuktan önceki hikayesi ve yolculuktan sonra yaşadıkları olarak ikiye bölünüyor. Bütün bu çerçevenin içindeyse o kadar çok konu ve kavrama değiniyor, o kadar çok şey anlatıyor ki Le Guin; kitabı bilim-kurgu standartlarının dışına çıkartan da bu oluyor: Anarşizm, devrim, kapitalizm, sosyalizm, kolektivizm, bireyselcilik, feminizm, aile, din, devlet, ahlak, linguistik izafiyet, eğitim ve sahip olma gibi pek çok kavram ve temayı ele alıyor. En güzel tarafı ise bunu yaparken ziyadesiyle tarafsız bir bakış açısıyla; tüm mefhumları bütün artıları ve eksileri ile birlikte sunmaya çalışıyor olması.
Bu tarafsız, yönsüz bakış açışı "ikircikli" mevzusunun da kaynağı oluyor aynı zamanda: Edebi eksende "ideal, kusursuz, gerçek olamayacak kadar güzel" anlamı ihtiva eden ütopya kavramını karşılamıyor eser. Çünkü ne Urras ne de Anarres, işleyişin veya bireyin sorunsuzca var olduğu gezegenler; ikisinin de pek çok açıdan kendi artıları ve eksileri var: İlk başlarda Anarres'te bir yönetimin var olmaması, sahip olmama/sahip olunmama anlayışının güzelliği, kolektif bilincin ve toplumsal vicdanın "kusursuzluğu" ütopik bir yanılsama oluşturmasına rağmen ilerledikçe bu yanılsamanın ardında; doğa şartları gereğince yetersiz olan sınırlı kaynağın paylaşımının toplumu ilerlemekten alıkoyduğunu, kıtlık kapıya dayandığında anarşist devrim inancının tüm kudretine rağmen ahlaki düzenin yıkımla burun buruna gelmesini ve sadece idari işlerin yürütülmesiyle görevli, teorik olarak hiçbir gücü ve ayrıcalığı bulunmayan kitlenin, insanoğlunun doğası ve Odo'nun ilkelerinin sadece ezberlenen, içeriği boşaltılmış unsurlar olarak kalmasının bir getirisi olarak konumlarını birer hegemonya aracı haline getirdikleri gerçeğini görüyoruz. Öte yandan Urras ise toplumsal olarak belirli bir yaşam standardının sağlandığı, bolluk ve bereket içerisindeki bir gezegen iken sınıfsal uçurumların ve adaletsizliğin had safhada yaşandığı acımasız bir dünya. (Burada yine çeviribilimin dehlizlerine dalarsak: Türk Dil Kurumu'na göre "işkilli, kuruntucu, kuşkucu" anlamına gelen "ikircikli", eserin orijinal alt-başlığı olan "An Ambiguous Utopia"daki "ambiguous" kelimesini tam olarak karşılamıyor esasen çünkü kelimenin tam olarak bir karşılığı yok. "Ambiguous" kelime anlamıyla "belirsiz" olarak çevrilebiliyor olsa da altında "birden fazla çevirisi/yorumu/meali olma" anlamı taşıyor.) Dolayısıyla konusunda ihtiva ettiği hiçbir yönetimin, işleyişin ideal, kusursuz ol(a)madığını göstermesi sebebiyle "ikircikli bir ütopya" olarak tanımlanıyor eser.
Dile, kelimelere dair söylenecek daha çok şey var Mülksüzler söz konusu olduğunda: Bunlardan ilki ismiyle ilgili: The Dispossessed, Anarres'lilerin temel özelliklerinden olan hiçbir şeye sahip olmama ve hiçbir sahiplerinin olmaması yönüyle "mülksüzler" anlamına gelmekle beraber, Dostoyevski'nin İngilizce'ye "The Possessed" adıyla çevrilen Ecinniler'ine bir cevap niteliği de taşıyor. İngilizcede "sahip olunanlar" veya "ruhuna şeytan girmişler, cin tutmuşlar" anlamına gelen The Possessed'de Dostoyevski anarşist bir grubun maceralarını anlatıyor. Bülent Somay, Mülksüzler için kaleme aldığı sonsözde: "Le Guin herhalde şunu demeye çalışıyor: Anarşistler öyle 'ruhu cinler tarafından ele geçirilmiş', şeytansı yaratıklar değildir, onlar sahipsizdir, ne şeytan ne de insan onlara sahip olamaz" diyor.
Kelimelerle oyunu bununla bitmiyor Le Guin'in Mülksüzler'de. Yine aynı sonsözden alıntılarsak:
Sadece verdiği mesajlar veya derinlikli temasıyla bir başyapıta imza atmamış Le Guin; anlatımı ve kurgusuyla da tatmin edici bir roman koymuş ortaya. Öncelikle çift zamanlı kurgu, protagonist Shevek'in yolculuktan önceki hayatı ve yolculuktan sonra yaşadıkları ekseninde ilerleyen anlatım büyük bir akıcılık kazandırıyor esere. Bilmediğimiz yeni dünyaların detayları gibi başkarakter de ağır ağır şekilleniyor ve zaman içerisinde olgunlaşıyor; bu da giderek daha çok yakınlaştırıyor okuru karaktere. Ayrıca bütün derinliğine ve ele aldığı temaların çetrefiline rağmen diyalektiğini sağlam temeller üzerine kurduğu, kafa karıştırmadan ve net bir biçimde sunduğu için derdini oldukça zahmetsiz bir şekilde anlatabiliyor eser ve bu da edebi açıdan keyifli bir okuma deneyimi sunuyor.
Kitabı bitirdikten sonra "Ama ne güzeldi, keşke biraz daha olsa da okusam" diyecekler için, yani hemen herkes için, Mülksüzler'in başlangıcını oluşturduğu ve "Hainish Cycle" olarak adlandırılan evrende geçen diğer eserlerin başlıcaları şöyle; Karanlığın Sol Eli, Rocannon'un Dünyası, Dünyaya Orman Denir ve Sürgün Gezegeni. Ayrıca doğrudan Mülksüzler'le bağlantılı olarak, anarşist devrimci lider Laia Asieo Odo'nun, bir gününü anlattığı Devrimden Önceki Gün adlı, yine bol ödüllü, kısa öykü de yazarın Gülün Günlüğü kitabında yer alıyor.
Bir gün duvarlarımızı yıkabilmek ümidiyle... "Bir duvar vardı. Önemli görünmüyordu. Kesilmemiş taşlardan örülmüş, kabaca sıvanmıştı; erişkin biri üzerinden uzanıp bakabilir, bir çocuk bile üzerine tırmanabilirdi. Yolla kesiştiği yerde bir kapısı yoktu; orada yerin geometrisine indirgeniyordu: bir çizgiye, bir sınır düşüncesine. Ama düşünce gerçekti. Önemliydi. Yedi kuşak boyunca dünyada o duvardan daha önemli bir şey olmamıştı. Bütün duvarlar gibi iki anlamlı, iki yüzlüydü. Neyin içeride, neyin dışarıda olduğu, duvarın hangi yanından baktığınıza bağlıydı."
Mülksüzler, Ursula K. Le Guin - Metis Yayınları, 348 s.
Mülksüzler, genellikle ütopik bir bilim-kurgu romanı olarak tanımlanıyor ancak bu tanım günümüz için fazlasıyla eksik ve yanlış yargılara sebep olabilecek bir tanımlama; zira içerikten ziyade, satış-pazarlamaya önem verilerek gerçekleştirilen günümüz sınıflandırmasının yarattığı bilim-kurgu algısından uzak bir eser Mülksüzler. Daha geniş bir tanımla "içerisinde bilim-kurgu öğeleri de taşıyan" bir hikaye diyebiliriz sanıyorum ki. Yani Isaac Asimov veya (lisede aynı sınıfta olmalarına rağmen birbirlerini tanımadıkları) Philip K. Dick tarzı bir bilim-kurgu söz konusu değil.
Öte yandan tam manasıyla bir ütopya da değil; alt başlığında belirtildiği üzere "ikircikli" bir ütopya. Bu ikircikli meselesine tekrar dönmek üzere, önce kısaca eserin konusundan bahsetmekte yarar var: Mülksüzler, Anarres ve Urras isimli birbirlerinin etrafında dönen iki gezegeni fon alıyor hikayesine. Anarres, 150 yıl önce Urras'dan göç etmiş, kendilerine Odocu diyen anarşistlerin yaşadığı kurak ve verimsiz topraklara sahipken Urras, kapitalist ve arşist bir sisteme sahip zengin bir dünya... Uzun zaman sonra bu iki dünyayı birbirine bağlayan hikayenin başkahramanı ise Anarres'li bilim adamı Shevek. Kitap, Shevek'in Anarres'ten Urras'a seyahatiyle başlıyor; ilerledikçe kurgu, kahramanımızın yolculuktan önceki hikayesi ve yolculuktan sonra yaşadıkları olarak ikiye bölünüyor. Bütün bu çerçevenin içindeyse o kadar çok konu ve kavrama değiniyor, o kadar çok şey anlatıyor ki Le Guin; kitabı bilim-kurgu standartlarının dışına çıkartan da bu oluyor: Anarşizm, devrim, kapitalizm, sosyalizm, kolektivizm, bireyselcilik, feminizm, aile, din, devlet, ahlak, linguistik izafiyet, eğitim ve sahip olma gibi pek çok kavram ve temayı ele alıyor. En güzel tarafı ise bunu yaparken ziyadesiyle tarafsız bir bakış açısıyla; tüm mefhumları bütün artıları ve eksileri ile birlikte sunmaya çalışıyor olması.
Bu tarafsız, yönsüz bakış açışı "ikircikli" mevzusunun da kaynağı oluyor aynı zamanda: Edebi eksende "ideal, kusursuz, gerçek olamayacak kadar güzel" anlamı ihtiva eden ütopya kavramını karşılamıyor eser. Çünkü ne Urras ne de Anarres, işleyişin veya bireyin sorunsuzca var olduğu gezegenler; ikisinin de pek çok açıdan kendi artıları ve eksileri var: İlk başlarda Anarres'te bir yönetimin var olmaması, sahip olmama/sahip olunmama anlayışının güzelliği, kolektif bilincin ve toplumsal vicdanın "kusursuzluğu" ütopik bir yanılsama oluşturmasına rağmen ilerledikçe bu yanılsamanın ardında; doğa şartları gereğince yetersiz olan sınırlı kaynağın paylaşımının toplumu ilerlemekten alıkoyduğunu, kıtlık kapıya dayandığında anarşist devrim inancının tüm kudretine rağmen ahlaki düzenin yıkımla burun buruna gelmesini ve sadece idari işlerin yürütülmesiyle görevli, teorik olarak hiçbir gücü ve ayrıcalığı bulunmayan kitlenin, insanoğlunun doğası ve Odo'nun ilkelerinin sadece ezberlenen, içeriği boşaltılmış unsurlar olarak kalmasının bir getirisi olarak konumlarını birer hegemonya aracı haline getirdikleri gerçeğini görüyoruz. Öte yandan Urras ise toplumsal olarak belirli bir yaşam standardının sağlandığı, bolluk ve bereket içerisindeki bir gezegen iken sınıfsal uçurumların ve adaletsizliğin had safhada yaşandığı acımasız bir dünya. (Burada yine çeviribilimin dehlizlerine dalarsak: Türk Dil Kurumu'na göre "işkilli, kuruntucu, kuşkucu" anlamına gelen "ikircikli", eserin orijinal alt-başlığı olan "An Ambiguous Utopia"daki "ambiguous" kelimesini tam olarak karşılamıyor esasen çünkü kelimenin tam olarak bir karşılığı yok. "Ambiguous" kelime anlamıyla "belirsiz" olarak çevrilebiliyor olsa da altında "birden fazla çevirisi/yorumu/meali olma" anlamı taşıyor.) Dolayısıyla konusunda ihtiva ettiği hiçbir yönetimin, işleyişin ideal, kusursuz ol(a)madığını göstermesi sebebiyle "ikircikli bir ütopya" olarak tanımlanıyor eser.
Dile, kelimelere dair söylenecek daha çok şey var Mülksüzler söz konusu olduğunda: Bunlardan ilki ismiyle ilgili: The Dispossessed, Anarres'lilerin temel özelliklerinden olan hiçbir şeye sahip olmama ve hiçbir sahiplerinin olmaması yönüyle "mülksüzler" anlamına gelmekle beraber, Dostoyevski'nin İngilizce'ye "The Possessed" adıyla çevrilen Ecinniler'ine bir cevap niteliği de taşıyor. İngilizcede "sahip olunanlar" veya "ruhuna şeytan girmişler, cin tutmuşlar" anlamına gelen The Possessed'de Dostoyevski anarşist bir grubun maceralarını anlatıyor. Bülent Somay, Mülksüzler için kaleme aldığı sonsözde: "Le Guin herhalde şunu demeye çalışıyor: Anarşistler öyle 'ruhu cinler tarafından ele geçirilmiş', şeytansı yaratıklar değildir, onlar sahipsizdir, ne şeytan ne de insan onlara sahip olamaz" diyor.
Kelimelerle oyunu bununla bitmiyor Le Guin'in Mülksüzler'de. Yine aynı sonsözden alıntılarsak:
"Anarres"in adı, bir yandan Anarşi'yi (Anarşi: başsızlık - Yunancada arche: baş, başat; ana- öntakısı ise olumsuz iyelik, -siz, -sız demek) çağrıştırırken, bir yandan da "şeyleri," mal ve mülkleri olmayan anlamına geliyor (Latince'de res: şey, nesne). Kapitalistlerin ve devletçilerin dünyası "Urras" ise, öncelikle ABD ve SSCB'nin harflerinden devşirilmiş (USA ve USSR). İlk iki harfi olan Ur- ise, Almancada ilk, kaynak, başlangıç anlamına gelen bir öntakı. Bu anlamda, Urras, Anarres'e giden göçmenlerin kaynağı, ikili gezegen sistemindeki hayatın başlangıç noktası, eski dünya.Peki, sadece "gösteren" bir eser mi Mülksüzler? Veya başka bir deyişle; Le Guin ne anlatıyor? Eser hakkında çok daha derin analizler, metin çözümlemeleri yapılabilir olsa da kısaca ümidi aramaya iten bir kitap diyebiliriz Mülksüzler için. Evet; kusursuz bir yönetimin var olamayacağını söylese de karanlık bir kitap değil; bir ütopya. Sadece alışılagelmiş anlatımı kullanmıyor; toplumu kendi zaman dilimindeki gerçekleri üzerinden eleştiriyor ancak buna alternatif ideal bir dünya yaratmak yerine eksileriyle beraber bir yeni dünya ve artılarıyla beraber bir eski dünya sunuyor. İkisini de aynı anda görmemizi, ikisinin de artılarını ve eksilerini aynı potada eritip yeni bir ümit kurmamıza olanak sağlıyor. Bunun için de insanın kendi kendine koyduğu sınırları, toplum ve devletin bireyin önüne diktiği "duvarları" yıkmamız gerektiğini anlatıyor.
Sadece verdiği mesajlar veya derinlikli temasıyla bir başyapıta imza atmamış Le Guin; anlatımı ve kurgusuyla da tatmin edici bir roman koymuş ortaya. Öncelikle çift zamanlı kurgu, protagonist Shevek'in yolculuktan önceki hayatı ve yolculuktan sonra yaşadıkları ekseninde ilerleyen anlatım büyük bir akıcılık kazandırıyor esere. Bilmediğimiz yeni dünyaların detayları gibi başkarakter de ağır ağır şekilleniyor ve zaman içerisinde olgunlaşıyor; bu da giderek daha çok yakınlaştırıyor okuru karaktere. Ayrıca bütün derinliğine ve ele aldığı temaların çetrefiline rağmen diyalektiğini sağlam temeller üzerine kurduğu, kafa karıştırmadan ve net bir biçimde sunduğu için derdini oldukça zahmetsiz bir şekilde anlatabiliyor eser ve bu da edebi açıdan keyifli bir okuma deneyimi sunuyor.
Kitabı bitirdikten sonra "Ama ne güzeldi, keşke biraz daha olsa da okusam" diyecekler için, yani hemen herkes için, Mülksüzler'in başlangıcını oluşturduğu ve "Hainish Cycle" olarak adlandırılan evrende geçen diğer eserlerin başlıcaları şöyle; Karanlığın Sol Eli, Rocannon'un Dünyası, Dünyaya Orman Denir ve Sürgün Gezegeni. Ayrıca doğrudan Mülksüzler'le bağlantılı olarak, anarşist devrimci lider Laia Asieo Odo'nun, bir gününü anlattığı Devrimden Önceki Gün adlı, yine bol ödüllü, kısa öykü de yazarın Gülün Günlüğü kitabında yer alıyor.
Bir gün duvarlarımızı yıkabilmek ümidiyle... "Bir duvar vardı. Önemli görünmüyordu. Kesilmemiş taşlardan örülmüş, kabaca sıvanmıştı; erişkin biri üzerinden uzanıp bakabilir, bir çocuk bile üzerine tırmanabilirdi. Yolla kesiştiği yerde bir kapısı yoktu; orada yerin geometrisine indirgeniyordu: bir çizgiye, bir sınır düşüncesine. Ama düşünce gerçekti. Önemliydi. Yedi kuşak boyunca dünyada o duvardan daha önemli bir şey olmamıştı. Bütün duvarlar gibi iki anlamlı, iki yüzlüydü. Neyin içeride, neyin dışarıda olduğu, duvarın hangi yanından baktığınıza bağlıydı."
Mülksüzler, Ursula K. Le Guin - Metis Yayınları, 348 s.
Dünyadaki her çocuk hayal dünyasının benzersiz ve yalnızca kendine ait olduğunu sanır. Psikiyatriyse bireysel hayallerin sevinç ve korkularının bütün insanlığın paylaştığı ortak bir miras olduğunu bilir. Korkularımız, suçluluklarımız, dehşetlerimiz, utançlarımız bir insandan diğerine uygulanabilir ve hiç kimse aradaki farkı anlamaz.
Kitap/edebiyat bloglarının bilim kurgu uzmanı sevgili Settie'nin buradaki yazısı vasıtasıyla duyduğum (bu vesileyle kendisine teşekkürlerimi sunmuş olayım) ve iyi ki de duymuşum dediğim bir kitap oldu Kaplan! Kaplan!.
İlk olarak 1956 Kasım'ında Galaxy Magazine isimli dergide dört bölüm olarak yayımlanan, ardından aynı yıl içerisinde İngiltere'de -kitabın ilk sayfasında da yer alan William Blake'in The Tyger (Kaplan) isimli şiirinden esinle- Tiger! Tiger!, bir sonraki yıl ABD'de The Stars My Destination (Yıldızlar Hedefim) olarak yayımlanan Alfred Bester imzalı bir bilim kurgu kültü Kaplan! Kaplan!
Hikayemizin baş karakteri bir anti-kahraman; Gully Foyle: "Makinist Tayfası 3. sınıf, otuz yaşında, kalın kemikli ve yontulmamış... rüşvetçi, katil, üçkağıtçı; bela için fazlasıyla hazırdı, eğlence için yavaş, dostluk için fazla boş, aşk için fazla tembel..." İşte böyle bir karakter olan Foyle'un, bir uzay gemisi kazasında sağ kalan tek insan olarak yaşam mücadelesi verişini okuyoruz ilk başta. Tüm hırssız, hevessiz yapısına rağmen insani bir güdüyle hayatta kalmaya çalışıyor. Mücadelesinin sürdüğü günlerden birinde, mahzur kaldığı enkazın civarından başka bir uzay gemisi geçiyor, Foyle'u görüyor ancak onu kurtarmıyor, çekip gidiyor. Bunun üzerine o gemiyi bulmaya ve intikamını almaya karar veren Foyle, arka kapakta betimlendiği üzere tekmelenip uykusundan uyandırılmış bir insana dönüşüyor; hırs ve saplantılı bir ruh haliyle macerasına devam ediyor.
Bir bilim kurgu olmasına rağmen Kaplan! Kaplan!'ın ana teması karanlık bir gelecek, yıldız savaşları veya robotların yükselişi değil; insanoğlunun kötücül yönlerine vurgu yapan bir intikam hikayesi. En meşhurlarından Monte Cristo Kontu'ndan bu yana defalarca ele alınmış intikam dürtüsünün bir insanı nasıl da dönüştürebileceği meselesini bilim kurgu fonuyla sunuyor Bester: İnsanlık uzaya açılmış durumda, güneş sisteminin tüm gezegenlerinde yaşam var. İç gezegenler ve dış gezegenler olarak gruplaşan koloniler arasındaki soğuk savaş yerini sıcak savaşa bırakmak üzere ve insanoğlu zihnin sınırlarını genişleterek -buluşu yapan bilim adamının adını alarak jauntelemek olarak bahsedilen- ışınlanmayı keşfetmiş durumda. Tüm bu fon ve atmosferde Foyle'un hikayesini okuyoruz...
"Zaman ve Gully Foyle Üstüne..." başlıklı ön sözde Neil Gaiman, eserin yazıldığı döneme göre değerlendirilmesi gerektiğinin altını çiziyor. 1956 yılında yazılmış bir roman olduğu için dilinin örtülü, şiddet ve cinselliğin imalarda kaldığını vurgulayan Gaiman ayrıca cyberpunk akımının özellikle Kaplan! Kaplan!'a çok şey borçlu olduğunu söylüyor. Bilim kurgu tarihine hakim olmadığım için ikinci söylemine dair sözüm yok ancak ilk eleştirisinde kendisini pek de haklı bulmadım; bahsi geçen üstü örtülülük -bence- bir sansür mekanizmasından ziyade yaşanan olayın, mekanın ve atmosferin karanlığını vurgulama amacı güdüyor. Şiddet ve cinselliği alenen anlatmak, detaylı bir şekilde tasvir etmek yerine kapalı bir şekilde dile getirerek okuru olabilecek en kötü senaryoya, en karanlık hissiyata yönlendiriyor Bester.
Kaplan! Kaplan! dışında kült sayılan bir diğer eseri de The Demolished Man (Yıkım'a Giden Adam) olan Bester, bu eserleri kaleme almadan evvel -ucuz bilim kurgu dergilerinde yayımlanan öykülerini saymazsak- uzun yıllar çizgi roman dünyasına hizmet vermiş. DC Comics'te Superman, Batman ve Green Lantern gibi çizgi romanlarda çalışan yazar, Yeşil Fener Yemini'ni de kendisi yaratmış. Radyo oyunlarında senaryo çalışmaları ve gezi yazıları da bulunan Bester, bir konuşmasında çok iş değiştirmesi hakkında şunları söylemiş: "Çizgi roman günleri bitmişti ama görsellik, çarpıcılık, diyalog kurma konusunda ve ekonomik konuşmalar oluşturmakta harika bir eğitim almış oldum." Sahiden de Kaplan! Kaplan!'ın enfes kurgusu ve akıcı dili yazarın sözlerini doğrular nitelikte. Baştan sona sürükleyici ve akıcı bir kitap.
Bilim kurguya uzak duran okurlar için de şöyle bir not düşmüş olayım: Örneğin Phillip K. Dick, eserlerinde okuru çılgınca bilinmeyenler bombardımanına tutar; anlattığı dünya onun gerçeğidir ve durup da kimseye o dünyanın nasıl işlediğini anlatma zahmetine katlanmaz. Kitaplarının yarısında ne nedir, kim kimdir, işler nasıl yürür tam olarak anlayamadan, yaşananlardan bir takım çıkarımlar yaparak ilerlemek zorunda kalırız. Alfred Bester ise aksine, yabancısı olduğunuz dünya ve kavramlar hakkında sık sık izahatlarda bulunuyor, karakterler arasındaki diyaloglar veya doğrudan üçüncü şahıs anlatıcının ağzından açıklayıcı bilgiler sunuyor -ki bu da okumayı kolaylaştıran bir unsur olarak karşımıza çıkıyor.
Eserin film haklarının 2006 yılında Universal Pictures tarafından satın alındığını ve 2013 itibariyle IMDB'de filmin hala "gelişim aşamasında" gözüktüğünü belirterek bitirirken, bilim kurgu sevsin sevmesin her okurun Kaplan! Kaplan!'a bir şans vermesini temenni ederim.
Kaplan! Kaplan! - Alfred Bester, Altıkırkbeş Yayınları - 288 s.
Hikayemizin baş karakteri bir anti-kahraman; Gully Foyle: "Makinist Tayfası 3. sınıf, otuz yaşında, kalın kemikli ve yontulmamış... rüşvetçi, katil, üçkağıtçı; bela için fazlasıyla hazırdı, eğlence için yavaş, dostluk için fazla boş, aşk için fazla tembel..." İşte böyle bir karakter olan Foyle'un, bir uzay gemisi kazasında sağ kalan tek insan olarak yaşam mücadelesi verişini okuyoruz ilk başta. Tüm hırssız, hevessiz yapısına rağmen insani bir güdüyle hayatta kalmaya çalışıyor. Mücadelesinin sürdüğü günlerden birinde, mahzur kaldığı enkazın civarından başka bir uzay gemisi geçiyor, Foyle'u görüyor ancak onu kurtarmıyor, çekip gidiyor. Bunun üzerine o gemiyi bulmaya ve intikamını almaya karar veren Foyle, arka kapakta betimlendiği üzere tekmelenip uykusundan uyandırılmış bir insana dönüşüyor; hırs ve saplantılı bir ruh haliyle macerasına devam ediyor.
Bir bilim kurgu olmasına rağmen Kaplan! Kaplan!'ın ana teması karanlık bir gelecek, yıldız savaşları veya robotların yükselişi değil; insanoğlunun kötücül yönlerine vurgu yapan bir intikam hikayesi. En meşhurlarından Monte Cristo Kontu'ndan bu yana defalarca ele alınmış intikam dürtüsünün bir insanı nasıl da dönüştürebileceği meselesini bilim kurgu fonuyla sunuyor Bester: İnsanlık uzaya açılmış durumda, güneş sisteminin tüm gezegenlerinde yaşam var. İç gezegenler ve dış gezegenler olarak gruplaşan koloniler arasındaki soğuk savaş yerini sıcak savaşa bırakmak üzere ve insanoğlu zihnin sınırlarını genişleterek -buluşu yapan bilim adamının adını alarak jauntelemek olarak bahsedilen- ışınlanmayı keşfetmiş durumda. Tüm bu fon ve atmosferde Foyle'un hikayesini okuyoruz...
"Zaman ve Gully Foyle Üstüne..." başlıklı ön sözde Neil Gaiman, eserin yazıldığı döneme göre değerlendirilmesi gerektiğinin altını çiziyor. 1956 yılında yazılmış bir roman olduğu için dilinin örtülü, şiddet ve cinselliğin imalarda kaldığını vurgulayan Gaiman ayrıca cyberpunk akımının özellikle Kaplan! Kaplan!'a çok şey borçlu olduğunu söylüyor. Bilim kurgu tarihine hakim olmadığım için ikinci söylemine dair sözüm yok ancak ilk eleştirisinde kendisini pek de haklı bulmadım; bahsi geçen üstü örtülülük -bence- bir sansür mekanizmasından ziyade yaşanan olayın, mekanın ve atmosferin karanlığını vurgulama amacı güdüyor. Şiddet ve cinselliği alenen anlatmak, detaylı bir şekilde tasvir etmek yerine kapalı bir şekilde dile getirerek okuru olabilecek en kötü senaryoya, en karanlık hissiyata yönlendiriyor Bester.
Kaplan! Kaplan! dışında kült sayılan bir diğer eseri de The Demolished Man (Yıkım'a Giden Adam) olan Bester, bu eserleri kaleme almadan evvel -ucuz bilim kurgu dergilerinde yayımlanan öykülerini saymazsak- uzun yıllar çizgi roman dünyasına hizmet vermiş. DC Comics'te Superman, Batman ve Green Lantern gibi çizgi romanlarda çalışan yazar, Yeşil Fener Yemini'ni de kendisi yaratmış. Radyo oyunlarında senaryo çalışmaları ve gezi yazıları da bulunan Bester, bir konuşmasında çok iş değiştirmesi hakkında şunları söylemiş: "Çizgi roman günleri bitmişti ama görsellik, çarpıcılık, diyalog kurma konusunda ve ekonomik konuşmalar oluşturmakta harika bir eğitim almış oldum." Sahiden de Kaplan! Kaplan!'ın enfes kurgusu ve akıcı dili yazarın sözlerini doğrular nitelikte. Baştan sona sürükleyici ve akıcı bir kitap.
Bilim kurguya uzak duran okurlar için de şöyle bir not düşmüş olayım: Örneğin Phillip K. Dick, eserlerinde okuru çılgınca bilinmeyenler bombardımanına tutar; anlattığı dünya onun gerçeğidir ve durup da kimseye o dünyanın nasıl işlediğini anlatma zahmetine katlanmaz. Kitaplarının yarısında ne nedir, kim kimdir, işler nasıl yürür tam olarak anlayamadan, yaşananlardan bir takım çıkarımlar yaparak ilerlemek zorunda kalırız. Alfred Bester ise aksine, yabancısı olduğunuz dünya ve kavramlar hakkında sık sık izahatlarda bulunuyor, karakterler arasındaki diyaloglar veya doğrudan üçüncü şahıs anlatıcının ağzından açıklayıcı bilgiler sunuyor -ki bu da okumayı kolaylaştıran bir unsur olarak karşımıza çıkıyor.
Eserin film haklarının 2006 yılında Universal Pictures tarafından satın alındığını ve 2013 itibariyle IMDB'de filmin hala "gelişim aşamasında" gözüktüğünü belirterek bitirirken, bilim kurgu sevsin sevmesin her okurun Kaplan! Kaplan!'a bir şans vermesini temenni ederim.
Kaplan! Kaplan! - Alfred Bester, Altıkırkbeş Yayınları - 288 s.
Lorraine Drexel'in dalgın gözleri kadar güzel olan yabansı müzik eşliğinde dans etmeye başladım. "Her şeyin bittiğini mi söylemiştin? Carol, daha yeni başlıyor. Tüm dünya şarkı söyleyecek."
Bilim-kurgu dendiğinde pek çoğumuzun aklına ilk olarak ve hatta sadece uçan arabalar, robotlar, zaman makineleri, uzay seyahatleri gibi ileri teknolojiye ait gerçek üstü kavramlar geliyor. J.G. Ballard'ın Al Kumsallar isimli eseri, bu yargımızı yerle bir edecek cinsten bir kitap.
2009'da aramızdan ayrılan J.G. Ballard, İngilizce'de "ballardian" diye bir sıfatın doğmasına sebep verecek kadar önemli bir yazar. (Anlamı: Ballard'ın roman ve kısa öykülerini andıran, özellikle distopik modernite, iç karartıcı insan yapımı manzaralar ve teknolojik, sosyal ya da çevresel değişimlerin yol açtığı psikolojik sorunlarla ilgilenen işler için kullanılan sıfat.) Bilim kurgu edebiyatta teknoloji hegemonyasına karşı çıkan, bu durumu teknoloji tapınmacılığı ve basmakalıpçılık olarak nitelendiren Ballard, uzay ve zaman yolculukları yerine insanın iç-dünyasına yaptığı yolculukları ele almayı tercih etmiş. Hemen hemen tüm eserlerinde modern dünyayı ve kapitalist düzenin tüketici psikolojisini eleştirirken asıl hedefe bizzat sistemi ve dünyayı yerleştirmiş. (Yazarla yapılan şahane başlıklı, güzel bir röportaj okumak isterseniz böyle buyrun.)
Al Kumsallar, 1956'ta bir dergide yayınlanan Prima Belladonna isimli ilk öyküsünü de barındıran 9 öyküden oluşuyor. Kitaba ismini de veren ve 9 öykünün de müşterek fonunu oluşturan Al Kumsallar, kendisinin bir zamanlar zihninin tuhaf bir banliyösü olarak tanımladığını söylediği bir çöl mesiresi. Kendi yazdığı önsözde ise şöyle diyor: "Elbette ki şu tutum, Al Kumsallar'ı ve umarım geleceği de belirleyen temel nitelik: İnsanların yalnızca çalışmak zorunda olmadıkları değil, aynı zamanda çalışmanın en güzel eğlence, en güzel eğlencenin de çalışmak olduğu bir dünya."
Bu dünyada neler yok ki? Buluttan heykeller yontan heykeltıraşlar, aryalar söyleyen primadonna bitkiler, tek tuşla şiir yazan bilgisayarlar, unutulmuş film yıldızları, şarkı söyleyen sonik kayalardan yapılmış heykeller, giyen insanların ruh haline göre şekil alan elbiseler, pırlantalı böcekler ve daha niceleri... Rengarenk olabilecekken, Ballard'ın dokunuşları ile karanlık ve hatta tedirgin edici bir dünya. Tüm bunların ötesinde eserlerinde psikanalizden büyük ölçüde etkilenen yazar, insan psikolojisi üzerine enfes saptamalar ve eleştirilerde de bulunuyor.
Oldukça enteresan bir yaşam öyküsüne sahip Ballard'ın biyografik izler taşıyan Güneş İmparatorluğu isimli kitabı 1987'de Spielberg tarafından sinemaya uyarlanmış. En çok ses getiren romanlarından biri olan Çarpışma'dan uyarlanan film ise yayınlandığı 1996 yılında Cannes'da Jüri Özel Ödülü'ne layık görülmüş.
Lafı çok da uzatmaya gerek duymuyorum: Ballard ile tanışmama vesile olan Al Kumsallar, bilim kurgu sevenlerin mutlaka okuması gereken kitaplardan birisi. Bilim kurguyla arası olmayanlar için ise -bu türe belki bir şans vermek isterler- önereceğim ilk kitap yine bu olacaktır.
Al Kumsallar - J.G. Ballard, Arion Yayınevi - 240 s.
2009'da aramızdan ayrılan J.G. Ballard, İngilizce'de "ballardian" diye bir sıfatın doğmasına sebep verecek kadar önemli bir yazar. (Anlamı: Ballard'ın roman ve kısa öykülerini andıran, özellikle distopik modernite, iç karartıcı insan yapımı manzaralar ve teknolojik, sosyal ya da çevresel değişimlerin yol açtığı psikolojik sorunlarla ilgilenen işler için kullanılan sıfat.) Bilim kurgu edebiyatta teknoloji hegemonyasına karşı çıkan, bu durumu teknoloji tapınmacılığı ve basmakalıpçılık olarak nitelendiren Ballard, uzay ve zaman yolculukları yerine insanın iç-dünyasına yaptığı yolculukları ele almayı tercih etmiş. Hemen hemen tüm eserlerinde modern dünyayı ve kapitalist düzenin tüketici psikolojisini eleştirirken asıl hedefe bizzat sistemi ve dünyayı yerleştirmiş. (Yazarla yapılan şahane başlıklı, güzel bir röportaj okumak isterseniz böyle buyrun.)
Al Kumsallar, 1956'ta bir dergide yayınlanan Prima Belladonna isimli ilk öyküsünü de barındıran 9 öyküden oluşuyor. Kitaba ismini de veren ve 9 öykünün de müşterek fonunu oluşturan Al Kumsallar, kendisinin bir zamanlar zihninin tuhaf bir banliyösü olarak tanımladığını söylediği bir çöl mesiresi. Kendi yazdığı önsözde ise şöyle diyor: "Elbette ki şu tutum, Al Kumsallar'ı ve umarım geleceği de belirleyen temel nitelik: İnsanların yalnızca çalışmak zorunda olmadıkları değil, aynı zamanda çalışmanın en güzel eğlence, en güzel eğlencenin de çalışmak olduğu bir dünya."
Bu dünyada neler yok ki? Buluttan heykeller yontan heykeltıraşlar, aryalar söyleyen primadonna bitkiler, tek tuşla şiir yazan bilgisayarlar, unutulmuş film yıldızları, şarkı söyleyen sonik kayalardan yapılmış heykeller, giyen insanların ruh haline göre şekil alan elbiseler, pırlantalı böcekler ve daha niceleri... Rengarenk olabilecekken, Ballard'ın dokunuşları ile karanlık ve hatta tedirgin edici bir dünya. Tüm bunların ötesinde eserlerinde psikanalizden büyük ölçüde etkilenen yazar, insan psikolojisi üzerine enfes saptamalar ve eleştirilerde de bulunuyor.
Oldukça enteresan bir yaşam öyküsüne sahip Ballard'ın biyografik izler taşıyan Güneş İmparatorluğu isimli kitabı 1987'de Spielberg tarafından sinemaya uyarlanmış. En çok ses getiren romanlarından biri olan Çarpışma'dan uyarlanan film ise yayınlandığı 1996 yılında Cannes'da Jüri Özel Ödülü'ne layık görülmüş.
Lafı çok da uzatmaya gerek duymuyorum: Ballard ile tanışmama vesile olan Al Kumsallar, bilim kurgu sevenlerin mutlaka okuması gereken kitaplardan birisi. Bilim kurguyla arası olmayanlar için ise -bu türe belki bir şans vermek isterler- önereceğim ilk kitap yine bu olacaktır.
Al Kumsallar - J.G. Ballard, Arion Yayınevi - 240 s.
Philip Kindred Dick, bilim-kurgu dendiğinde aklıma gelen ilk isimlerdendir edebiyat dünyasında. Eserlerinde yarattığı dünya üzerindeki hakimiyeti, detaycılığı, kurguculuğu ve olay örgüsündeki başarısı tüm kitaplarını okuma isteği uyandırır bende.Kendini, önce büyük bir otorite sahibi olarak, hemen ardından tarif edilemez bir şekilde ölmüş olarak gördü. Nicole de bu geçitte yer alıyordu, kavrayamadığı pek çok yeni şekilde, değişmiş olarak gözünün önünden geçti. Gelecekte ölüm her yerde gibiydi, herkesi bekleyen bir gelecek gibi gözüküyordu...
Kendini bir PKD romanı kahramanı olarak tanımlayan 1928 doğumlu PKD, gençliğinde uzun süre radyo ve müzik ortamlarında çalışmış. 1950'lerden başlayan yazarlık hayatında kırka yakın bilim-kurgu romanı, yüz civarında da öykü yazmış. Hayatına şöyle bir göz attığınızda, kitaplarını okurken aklınıza gelen "Bir insan bunları nasıl düşünür?" sorusuna da oldukça kolay bir şekilde yanıt bulabiliyorsunuz:
"PKD'nin ikiz kız kardeşi Jane, daha çok küçükken ölmüştü. Açık alan korkusu vardı ve bu korku okul yaşamının ve yolculuklarının zor geçmesine neden oldu. 1948'de talihsiz evlilikler zinciri Kleo ile başlamıştı; iki yıl sonra boşanıp Anne ile evlendi. Bir süre sonra Anne'in eski kocasını öldürdüğü ve kendini de aynı sonun beklediği paranoyasına kapıldı. Bu çılgınlığa son vermek amacıyla 1962'de tek başına bir kulübeye taşındı. Orada yaşadığı yıllarda -iki, üç yıl- on bir roman yazdı. Arada dördüncü karısı Nancy onu terk etmişti. 1973 yılına kadar kısır geçen dönemde birkaç başarısız intihar girişiminde bulundu. Sonrasında yeniden evlendi ve yazma yetisini geri kazandı. İlaç kullandığı yıllardan beslenen Karanlığı Taramak bu yıllarda yayınlandı. Onun öykülerinden yaratılan Blade Runner filminin gösterime girmesinden bir kaç hafta önce öldü."Simulakra; sizi kolunuzdan tutup zorla içine sürükleyen bir kitap olarak başlıyor. İlk elli sayfada hiç bir açıklaması bulunmayan yeni terimlerle, değişik isimlerle karşılaşıyorsunuz ve bir yandan bu terimleri aklınızda tutmaya çalışırken hikayeye konsantre olmakta oldukça zorlanıyorsunuz. Hikayede altı ana karakter, dolayısıyla altı farklı hikaye var. Buna bir de kahramanların hayatlarına bir şekilde giren yan karakterleri eklediğinizde oldukça zorlu bir kitap olarak başlıyor. Ancak ilerledikçe bu hikayeler detaylanmaya, siz karakterleri öğrenmeye, içine girdiğiniz dünyanın yeni terimlerini anlamaya başlıyorsunuz ki bu sefer kitabın zihninize doğru yüksek bir debiyle aktığı hissine kapılıyorsunuz.
PKD -pek çok kitabında yaptığı gibi- yine sistemi ve toplumu eleştirmekten geri durmuyor. Zaman yolculuklarının, psiko-kinetizmin, sınıflar arası ayrımcılığın sıradanlaştığı dünyada geçmişe dokundurmadan da edemiyor:
"Biliyor musunuz, bizim Nazi Almanyası'nda en büyük hatamız kadınların savaş becerilerini görmezden gelmemiz olmuştu. Onları mutfağa ve yatak odasına sürdük. Hakikaten savaşta, yönetimde ya da Parti organları dahilinde üretimde kullanılmadılar. Sizi görünce ne kadar korkunç bir hata yaptığımızı anladım."Kitabın çevirisi okunabilirlik açısından bir problem oluşturmuyor. İngilizce olarak kalması gereken kelimelerin ve isimlerin çevrilmemesi en büyük artılarından birisi olmuş çünkü yazarın yaptığı göndermeleri anlamak ancak bu şekilde mümkün oluyor. Baskıyla ilgili en büyük problem ise dizgiden kaynaklanan hatalar ve tekrarlanan cümleler. Yine de sadece satmaya odaklanan yayın evlerinin yanında "çok satması garanti olmayan kitaplar"ı basma inceliğini gösteren Altıkırkbeş övgüyü hakediyor.
Kitabın sonlarına doğru hikayede işler iyice çığırından çıkıyor ve son sayfaları nasıl okuduğunuzu hiç anlamıyorsunuz. Dolayısıyla zorlu başlangıcı saymazsak, bir solukta okunup biten kitaplardan birisi Simulakra. PKD, bilim-kurgu sevenlerin mutlaka okuması gereken bir yazar, Simulakra ise yazarın es geçilmeyecek romanlarından birisi.
Simulakra- Philip K. Dick, Altıkırkbeş Yayınları - 300 s.


