Intro Text

Merhaba! Ben Ömer. Elektrik Elektronik Mühendisiyim. & Aynı zamanda edebiyat ve fotoğrafçılıkla ilgileniyorum.

edebi metinler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
edebi metinler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
"Abi bir dal sigaran var mı?" diye bir ses duydum sol tarafımdan evime doğru yürürken.  Sigaramı sağımda saklayarak "yok" diye cevapladım.  Belli ki geçtiğimiz dört saati o apartmanın merdivenlerinde geçirmiş olan iki genç, sigara alacak paraları olsa bile hobi olarak sokaktan geçenlerden otlanıyordu.  Hemen önlerinde, bir zamanlar orada olduklarını çevre sakinlerine hatırlatmak amaçlı biriktirilmiş bir liralık ay çekirdeği çöpü yığını bulunuyordu.



"Sigaranı niye saklıyorsun abi?" diye sordu aynı genç.
"Ha! Bu mu?" diye gösterdim artık saklamamın anlamı kalmayan dalı.  "Ben de başkasından almıştım"
Başlangıçtan beri sessizliğini koruyan kısa boylu "birader, vermek istemiyorsan söyle ama bir sigaranın da cimriliğini etme" lafa karıştı.
"Yahu konu o değil de, ben sizden bir avuç çekirdek istiyor muyum?"
"Çekirdek kalmadı ki be abi."
"Benim de sigaram bitmiş olamaz mı?"
"E içiyorsun ya!"
"Ulan, son sigaram belki."
"Olsun, bize ver biz de içelim."
Birdenbire sigarayı yere atıp ezdim, "konu kapandı mı şimdi?" diye sordum.  Nasıl, nereden bu kadar coştum ben de anlayamadım.

Önce, yere düşmekte olan sigarayı zemine kadar dikkatlice takip eden bakışları, ayağımla ezmemle birlikte nefret dolu bir ifadeye dönüşerek yüzüme geri döndü.

Kısa boylu olan, iki dişinin arasından tam ayağımın dibine ince bir tükürük fışkırttıktan sonra yerinden kalktı.  İlk başta sözcülük eden arkadaşı ona endişe içinde baktı.  Biraz sonra olacaklardan sorumlu değil hatta o bile endişeliydi.

Yanıma yanaştı, omzuma gelen kavruk bir gençti.  "Bak, ben askerden yeni geldim" diyerek konuşmasına bir es verdi.  Sanırım burada saygı duymam gerekiyordu ona.
"Ee?" dedim kısaca.
"Sen nerede yaptın askerliği?"
"Yapmadım."
"Neden?  Tecilli misin?"
"Yahu sana ne?  Kaçak olsam şikayet mi edeceksin?"
"Bak, ben Malatya'da yaptım.  Hasan da devrem olur" dönüp arkadaşına baktı, "değil mi Hasan?" diyerek kafa onayı bekledi.  Hasan'dan onayı aldıktan sonra devam etti.  "Bizim aramızda bir dal sigaranın lafı olmaz.  Sen askerliği yapmadığın için bilmezsin bunları."
"Üçümüzün arasında lafı olur ama biliyorsun değil mi?" diye sordum.  Boş boş baktılar yüzüme.
"Bak, bu adam var ya" diye Hasan'ı gösterdi tekrar kısa boylu, "çok kral adamdır.  Askerde az götümü kurtarmadı.  Kaç kere kavgaya girdi benim için."

Bu bir tehdit olabilirdi.  Şimdi de mi girecekti?  Hele bu sefer dayak konusu ikisini birden ilgilendiriyordu.

"Neyse, benim gitmem lazım" dememle birlikte Hasan ayağa kalktı.  Bu kadar uzun boylu olduğu oturduğu yerden belli olmuyordu.
"Nereye gidiyorsun kardeş?" diye sordu davudi bir sesle.  Kısa boylu olan ona hayranlıkla bakıyordu.
"Evime gidiyorum kardeş" diye cevapladım.
"Ev nerede?"
"Yakınlarda."
"Bak, biz Rıza'yla aynı mahallenin çocuğuyuz.  Askerde de tesadüf aynı yere düşmüşüz."
Hayda, yine geldik askerliğe.
"Asker ocağında da çok destek olduk birbirimize.  Komutan çok sertti bizim.  Değil mi devrem?"
"Yaa ne psikopattı o öyle.  Bir keresinde sıradan dövüyordu hepimizi.  Ama bu var ya"  Hasan'ı işaret etti, "komutanın elini yakaladı havada."  Tokat yaptığı sağ elinin bileğini sol eliyle havada yakalayarak bize eşsiz bir canlandırma izletti.  "Tabii komutan altta kalır mı?  Üç gün boyunca eziyet etti Hasan'ıma."

Hasan'ım?

"Ben gitsem iyi olacak" dedim ve uzaklaşmaya başladım.  Fakat iki metre arkamdan beni takip ediyorlardı.  Bunu fark edince adımlarımı sıklaştırdım.  Ben arayı açtığımı düşündükçe sesler yakınlaşıyordu.  Evimin yerini öğrenirlerse apartmanımın merdivenine kurulurlar korkusuyla bilmediğim bir sokağa saptım.

Ara sıra dönüp, onlara bakarak ilerlerken, birdenbire duvara çarpıp sarsıldım.
"Ne koşturuyorsun buralarda asker?  Burası senin mıntıkan mı?" dedi çarptığım cisim.
"Komutanım!" diye bir ses yükseldi arkamdakilerden aynı anda.
Kafamı çevirdim, çarptığım cismin duvar değil, komutan olduğunu fark ettim.  Benim boylarımda, zayıf ama göbekli bir adamdı.
"Mıntıkasızım komutanım" dedim.  O kadar korkmuştum ki, artık o benim de komutanıma dönüşüvermişti.

"Burası artık senin mıntıkan asker!  İzmaritleri toparla, burayı tertemiz görmek istiyorum.  Dur!  Önce yirmi şınav çek."

Anında yere atıldım, üç şınav çektim ve yere yapıştım.

"Bunlar da asker olacak" diyerek sırtıma ayağını bastı.
"Değilim" diye mırıldandım.
"Hasan!  Rıza!  Gösterin şu sefile nasıl şınav çekilirmiş"
Hasan ve Rıza aynı anda yere atılıp yirmişer şınav çekti.
Komutan cebinden ellişer kuruşluk iki paket ay çekirdeği çıkardı ve önlerine fırlattı.  "Aferin çocuklar, yirmi şınav daha çekerseniz ödülü ne biliyor musunuz?"
İkisinin de bir anda gözleri parladı, "sigara?" diye sordular bir ağızdan.
Cebinden iki dal çıkarıp "hem de Malbuş" dedi.
"Hem de Malbuuuş!" diye tekrarlayıp hemen yere geri atıldılar.  Yirmi şınavı anında çektiler.  Komutan ayağını havaya kaldırıp sertçe sırtıma indirdi.  "Öğrendin mi nasıl şınav çekilirmiş asker?"
"Öğrendim komutanım."

Sigaralarını fırlattı, havada yakaladılar.

Nasıl bir oyunun içine düşmüştüm bilmiyordum.  Nasıl kurtulacağımı da.  İnsan sokakta yürürken birdenbire askere dönüşebilir miydi?

"Kalk ayağa!" diye bağırdı komutanım.  Anında fırladım yerimden.  "Bana bir dal sigara ver!"
Niye olay sürekli dönüp dolaşıp benim sigarama geliyordu bilmiyorum.  Ama direnecek gücüm kalmamıştı.  Çantamdan bir dal sigara uzattım komutana.  Sigarayı yaktı.  "Sana madalyalarımı göstermemi ister misin asker?" diye sordu.
"Çok isterim komutanım."

Elini cebine attı, bir süre kurcaladıktan sonra geri çıkarttı.  Yumruğunu açıp avucunun içini gösterdi.  "Nasıl?" diye sordu.  Gözlerinin için parıldıyordu mutluluktan.
Avucunun içine baktığımda şaşkınlıktan kendimi alamadım.

"Ama bunlar taso.  Hatta bakın en üstteki Daffy Duck."
Gözleri ağlamaklı oldu birden.  "Ama o mega taso" dedi buruk bir halde.

Üçlü bir deli çetesinin arasına düştüğümü işte tam o anda anladım.

"Herkes geri çekilsin" diye bağırdım birden.  Çantamdan hızlıca bir dal sigara çıkartıp havaya kaldırdım.  "En fazla şınavı kim çekerse bu sigarayı hak edecek.  Hemen başlamazsanız da bu sigarayı kırıyorum!"
Tehdit amaçlı, iki elimle birden kıracak gibi kavradım sigarayı.  Anında yere atıldılar.
Bir süre bekledim yorulmalarını.  Nefes nefese kaldıkları anda koşarak evime doğru uzaklaştım.

Bir daha o sokaktan geçemedim.
Sakin bir gündü.  Evimin karşısındaki inşaat izinli olduğundan sokağa derin bir sessizlik hakimdi.  Evin camlarını sonuna kadar açarak bu sessizliğin tadını çıkartmaya karar verdim.  "Bugün tam bir boş oturma günü" diye geçirdim içimden ve koltuktaki yerimi aldım.  Ev püfür püfür esiyor ve ben koltuğa gittikçe daha fazla gömülüyordum. Bilgisayar ekranında gördüğüm bütün sayfaları dakika başı yenilerken, televizyonda çıkan yarım saatlik pazarlama reklamlarını değiştirmek için iki metre uzağımdaki kumandaya uzanmaya üşeniyordum.

Neyse ki sigaramı ve kül tablamı yakınıma almıştım.  Kendini durmadan başa saran reklam beni daha çok sigaraya itiyordu.  "Sadece 39 lira mı?  Hem de 99 liradan mı düşmüş?  Dur bir sigara daha yakayım."

Derken birkaç saat sonrasında kül tablam ağzına kadar dolmuş, artık söndürebileceğim bir nokta bulamaz, izmaritleri yakar hale gelmiştim.  "Çok duman altı oldu, evi havalandırsam iyi olacak" diye düşündüğümde bütün camların açık olduğunu hatırladım.  Evi havalandırmanın tek yolu benim dışarı çıkmamdı.  Yarım saat kadar koltukta debelendikten sonra kendimi anca sokağa atabildim.

Nadir yaptığım bir eylem olarak, yazı yazmaya karar verdim.  Kadıköy'de yavaş adımlarla ilerlerken telefonum çaldı, sipariş ettiğim mandolin kılıfı hazır, teslim edilmeyi bekliyordu.  Derhal yazıyı unutup Tünel'e geçmem gerekiyordu. Adımlarımı hızlandırmam gerekti vapura yetişebilmek için.

Vapurdan indiğimde Karaköy çatalcısını gözüme kestirdim.  "Dönüşte iyice acıkırım, o zaman yerim" diye geçirdim içimden.  Yolda kayda değer hiçbir şey yaşanmadı. Gittim, sorunsuzca teslim aldım kılıfımı.

Tünel'den aşağı doğru yürürken solumda bir boyacının fırçasını düşürdüğünü fark ettim.  Anlık içime doğan bir empati gücüyle ona yardım etmek istedim.  Kaldı ki empati en hoşlanmadığım duygulardan biriydi.

Ayakkabı boyacılarıyla hiçbir zaman iyi bir ilişkim olmadı.  Lise döneminde sürekli kendileri tarafından tehdit ediliyordum.  Hatta bir keresinde arkadaşlarımızla toplu tehdit edilirken, on metre uzağımızda duran polise şikayet etmiştik bir tanesini.  "Bir boyacıyla başa çıkamıyor musunuz?" diyerek bizi suçlu çıkarmayı başarmıştı.

O gün ilk kez tanışmıştım vahşi şehir kanunları ve boyacıların dokunulmazlığıyla.

Fakat bugün üzerinden yıllar geçmesinin de etkisiyle, bu kavgaya bir son vermek amacıyla "pardon, fırçanızı düşürdünüz!" diyerek bana yakışmayan bir insanlık gösterdim.

Döndü, fırçasını gördü, yüzüne derin bir mutluluk yayıldı.  "Abi, Allah senden razı olsun" dedi.  İşte ilk kez birine büyük bir iyilik yaptığımı hissediyordum.  Bu empati ne de güzel şeymiş!

İki adım yürümemle birlikte boyacının sesini duydum.  Arkamı döndüm, çömelmiş, önündeki tezgahını 'şap şap' tokatlayarak "abi gel" dedi.  İşte o yıllara geri döndüm bir anda.  15 yıl ertelenmiş hesabın görülmesine ramak kalmıştı.  Kaldı ki, dayak yemek için hala çok gençtim.

"Yok kardeş sağ ol" dedim nazikçe.  Spor ayakkabılarımı göstererek "bunlar boyanmaz zaten" dedim.
"İyiliğinin karşılığını vermek istiyorum, korkma boyamam, sadece fırçalarım."
"Yalnız, ben para da vermem."
"Sorun yok, canın sağolsun, istemiyorum zaten."
Yemedim, ama kaçamıyordum.  Parasızlığımı da belirtmiştim.  Daha ne yapabilirdi ki?  Dayak?

Direncim kırıldı, sol ayağımı tezgahın üzerine yerleştirdim, önümde çömelmiş fırçalamaya başladı.  O kadar tepeden bakınca, çok rahatsız edici bir pozisyon olduğunu anladım.  "Parasıyla değil mi? Fırçala köpek!" diyormuş gibi hissediyordum içten içe.  Kaldı ki, parasıyla da değildi.

Boyacıların kendilerine yüksek ücreti hak görmelerinin sebebi, yaşattıkları bu vicdan azabı olabilir miydi?

Sonra, o, hayatta en hoşlanmadığım sosyalleşme sorusunu sordu.
"Ee abi, memleket nere?"
"Bura!"
Fırçalamayı bir anda durdurdu, kafasını kaldırıp dikkatlice suratımı süzdü.  Hiç beklemediği bir yanıt almış olmalıydı.
"Ne demek bura?"
"Bildiğin İstanbul işte."

Sağ ayağımı işaret etti, fırçalanma sırası ondaydı.
"Sık mı geliyorsun İstanbul'a abi?"
"Lan oğlum ben burada yaşıyorum!"
"Abi, yanlış anlama da, hiç buralı gibi değil senin tipin."

Biliyordum, bu sorgu derinleştikçe, babam, dedem ve ailede kim varsa deşifre olacaktı.  Onun için ısrarla aynı cevabı vermeye devam ediyordum.  Amacı neydi? İstanbul'da doğumhane mi yoktu? Herkes dışardan mı göç ediyordu buraya? Yoksa kendine hemşehri mi üretme çabasındaydı?

"Birader, yormasana çocuğu.  Memleket nere, söyle de bilelim.  Saklanır mı böyle şey?  Bak ben Mardinliyim mesela." diye konuya girdi yanımızda dikilen midyeci.
"Saklamıyorum lan" diyecektim ki boyacı atladı birden.
"Ben de Mardinliyim kardeş.  Sen neresindensin?"

Ve böylece birbirlerini mahallelerine kadar eşelediler karşımda.  Ben sadece konunun benden çıkmış olmasına seviniyordum.
Sonra midyeci uzaklaştı.  Çocuk yine başıma kaldı.  Bu ne bitmez fırçaydı!

"Evli misin abi?"
"Hayır."
"Allah gönlüne göre versin abimin.  Ben evliyim, üç çocuk var, memlekete para götüreceğim."
"Sıçtık" diye geçirdim içimden.
"Yalnız, bende para yok" dedim.
"Canın sağolsun abim, yanlış anlama, ben dilenci değilim.  Sadece emeğimin karşılığını alırım."
"Tamam, ama bende karşılığı yok."
"Ya, benim bebeler var şimdi memlekette biliyor musun? Elim boş gitmek istemem." Sürekli aynı şeyi tekrar ediyordu.  Hiçbir yere kaçamıyordum, ayağım elindeydi.

Cüzdanımın bozuk para gözünü açtım.
"Abi ne yapıyorsun?  Sen beni çok yanlış anladın" dedi.
1,75 lira gördüm gözde, küçük bozukluğu işe karıştırmamak için 1,50 olarak çıkarttım.
"Beş-on lira ver bari abi."
Belli bir tarifesi yoktu.  Doğaçlama ücret alıyordu.  Beş ile on lira arasında iki kat fark olduğunu biliyor muydu acaba?
"Valla bu kadar var hacı" diyerek elimi tekrar göze soktum ve son kalan 25 kuruşumu da ekledim.

Boyacıdan hızlı adımlarla uzaklaşırken, beni takip edip etmediğini döne döne kontrol ettim.

İskeleye ulaştığımda, vapuru saniyelerle kaçırdığımı fark ettim.  Çok acıkmıştım. Tıpkı ilk geldiğimde planladığım gibi çatalcıya yanaştım, elimi cüzdanıma attım. Son nakitimi boyacıya verdiğimi hatırladım.  Ayakkabılarıma baktım.  Hiçbir değişiklik yoktu.

Bir sigara sardım iskelenin önünde.
Daha yirmi dakikam vardı sonraki vapura.
Yirmi dakika, ne boktan bir süreydi.
Bazen geçmiyordu.
"Nedir şimdi program?"
"Akşam sahile gidiyoruz işte."
"Kimler olacakmış?"
"Sen tanımazsın, benim arkadaşlarım.  Çok seversin ama."
"Nerden biliyorsun?" diye geçirdim içimden.  Bugüne kadar hiçbir kadının yancısından hazzetmedim.  Ama onlar hep çok seveceğimi iddia ettiler.  Sanırım onların gözünde sevgi dolu bir imaj çiziyordum.
"Baş başa takılsak olmaz mıydı?  Kendimi biliyorum, kafam çok kötü açılacak bu gece."
"Saçmalama Erkin, söz verdik bir kere."

Hiç tanımadığım birtakım insana, az tanıdığım bir insan üzerinden söz vermiştim.  Artık bunun kaçışı yoktu.

Caddebostan'da buluştuk, iki şişe şarap alıp arkadaşlarına doğru yürüdük.
"Kim oluyor bu arkadaşların?"
"Kadıköy'den gençler işte."
"Keşke Kadıköy'de kalsalarmış."
"Daha gitmeden huysuzlanmaya başladın."
"Tamam sakinleşeceğim, arkadaşlarını da çok seveceğim bak, onlar artık benim de kankalarım."

"Bak işte oradalar" diye uzakta iki ağacın arasına halat germiş iki kız, iki erkek gösterdi.  Erkeklerden biri halatın üzerinde dengede durmaya çalışıyordu.  Dişisini etkilemeye çalışan bir hayvan gibiydi.  Dişisi onu hayranlıkla seyrediyor, bu çiftleşme yürüyüşü izledikçe daha çok midemi bulandırıyordu.
"Arkadaş sirk cambazı mı?"
"Yok, hobi olarak yapıyor, eğlencesine."
"Hobisine sokayım" diye geçirdim içimden.

Çimlere oturduk, şarabımızı açtık.  Normalde çimlerde oturmayı hiç sevmem, kıçımı ıslatan ve ağrıtan bir faaliyettir.  Fakat huysuz bir insan gibi görünmemek için sessizliğimi korudum.

Hobi cambazı halattan iniş yaptı, kızla birbirlerine sarıldılar.  Kız, sanki yüz metre yükseklikten sağ salim inebilmiş gibi sarıldı çocuğa.  "Çok şükür hayattasın sevgilim, işte şimdi ödülünü alabilirsin."  Çocuk göğsünü kabarta kabarta yanımıza geldi, tanıştık.

Arkadaşlarını seveceğimden nasıl da emindi, bu deli oğlanı sevmemek mümkün müydü?
Çimlerin üzeri yarı cambaz, yarı barzo doluydu.  Çalıların arkasında gizlice sevişmeye çalışan gençler de gecemize renk katıyordu.

"Ya X Barda bir kokteyl yapıyorlar aklınız gider.  Tadı Jager gibi ama on numara kafası var" diye gereksiz bir konu açtı cambaz.  Bahsettiği bar "isyankar bir süt çocuğu" gibi görünmüyorsanız içeri kabul edilemeyeceğiniz bir mekandı. Bense kendimi çimleri yolmaya ve şaraba vermiştim.  Bütün gecemi bu çocuktan nefret ederek geçirebilirdim.  Fakat ben on metre ötemizde oturan barzo ekibine kilitlenmiştim uzunca bir süredir.

Bizim kızlar ne zaman tuvalet için onların önünden geçse, bağırarak şakalaştıklarını ve laf attıklarını duyabiliyordum.  Sakinliğimi koruyor, yanımdaki iki lavuğa da kesinlikle güvenmiyordum.  Kaldı ki kavga çıktığında ilk kaçanın benim olmam gerekiyordu.

Birer şişe şarabı içtikten sonra, ortamdan iyice rahatsız olduğumdan dolayı kalkmayı teklif ettim.  Toparlandık, iki adım yürüdük, arkadan bir ses yükseldi.
"Gidiyor ibneler.  Karıları bize bırakın bari."
Ve gülüşmeler.
Arkamı döndüm birdenbire, bir şişe şarabın da bana verdiği yetkiye dayanarak "bize mi diyorsun?" diye diklendim.
"Yok aramızda konuşuyorduk" dedi gülerek.
Üstlerine yürümeye başlamıştım ki cambaz yolumu kesti, "bak bize dememişler dostum, hadi gidelim burdan."
"Cesaretin otuz santimden düşmeye yetecek kadarmış cambaz" diye geçirdim içimden.

İçimdeki manyak sadece otuz saniyeliğine açığa çıkmıştı ama bütün gece hiç yakınlaşamadığım kız bir anda koluma girivermişti.  Manyaklığın gücünü ilk kez keşfediyordum.

Eve dönerken altımız da sessizliğimizi koruduk

Ekipten ayrılıp Kadıköy'e vardığımızda üzerimde bir rahatlama fakat ağır bir yorgunluk vardı.  Bir apartman merdivenine oturduk, içince sapıtabiliyor olmamla ilgili özürler diledim.  Bu halim hoşuna gitmişti halbuki.  Yakınlaştık, tam öpüşmek üzereyken geri çekilip;
"Biliyorsun" dedim, "uzun bir ilişkiden yeni çıktım. Ve..."
"Of hep aynı geyik, bir ilişkiye hazır hissetmiyorsun"
O konuda da haklıydı tabii.
"Hayır, sadece yerli yersiz osuruyorum uzun zamandır.  Kalkalım mı?"

Evine kadar geldik.  Ailesiyle yaşıyordu, içeri davet edilmeyeceğimi biliyordum.  Tekrar yakınlaşmaya başladık.  Bu sefer o, kafasını geri çekti, "ayy tıpkı romantik filmlerdeki gibi, oğlan kızla tam ayrılmak üzereyken öpüyor."

Bu lafla birlikte kan beynime sıçradı.  Bu kadar boktan bir geceyi Hollywood filmine benzetmek densizliğin ötesindeydi.

"Siktirtme bana o filmleri" dedim sakince.

Öpüştük.
"Kapıdayım" diye mesaj attım ve beklemeye koyuldum barın karşısında.  Sigaramı sardım ve kapıyı izledim uzaktan.  Alabildiğine biçimsiz iki adam kapıda dikilmiş, gelen kimseyi beğenmeyerek içeri sokmuyordu.  Görevleri kendine benzeyenleri bara yaklaştırmamaktı fakat patron bu kitleyi tarif etmek için yüzlerine bir ayna mı doğrultmuştu?  Bir de özel güçleri vardır bu adamların.  Bir bakışta karşısındakinin cinsiyetini anlar, mal sayımı yapar gibi "dört erkek iki kadın almıyoruz beyler" der. Amaç içerideki taşak kokusunu bir nebze azaltmaktır tabii ki.

Ve kapıdan çıktığını gördüm. Sigaramı henüz elimde bekletiyordum.  Gerçekten güzeldi ve başkasının peşine takılıp yürümeye başladı beni görmeden.  Sakince beni bulmasını bekledim. Peşinden yürüdüğü adamın ben olmadığımı anlaması çok uzun sürmedi neyse ki.  Sonra benim olduğum yöne döndü, o kadar emin bir şekilde yaptı ki bunu, peşinden yürüdüğü adam ben değilsem kesin ben bendim.

"Çok heyecanlıyım şu anda" dedi.  Asıl heyecanlananın ben olduğumu fark etmeden.  O kadar etkileyici görünüyordu ki bu heyecanı benim yaratmış olduğumdan emin değildim.

"Sana sigara sarmamı ister misin?" diye sordum. Fakat o çantasından slim ötesi bir sigara çıkarttı, yaktım.

"İçeride müzik nasıl?"diye sordum.  "Boktan" diye cevapladı. Biliyordum! Yirmi senedir boktandır oranın müziği.

Sigarasından ardı ardına nefes çekiyor ve bir şey söylemeye hazırlanıyordu.  Heyecanını yatıştırmak için içtikçe daha fazla geriliyordu.  Kısa bir sessizlik oldu ve ben onun konuşmasını bekledim.

"Bu gece sevişmeyeceğiz!" dedi birden bire. Bu kadar hızlı söylemesini beklemiyordum.  Kim bilir bunu duyduğum kaçıncı ilk buluşmaydı.  İlk görüşte hüsrana inanıyordum artık.

"Olur öyle benim için sorun yok" dedim.  Aslında vardı.  Her zaman vardı.  Ama yıllar içinde bu cümleye bağışıklık kazanmıştım.  Hatta bazen blöf  olduğu bile oluyordu. Kadınlar niye ilk görüşmede bunu söyler?  Bu gece mi asla mı?

"Müzik o kadar boktansa seni kaçırayım mekandan, sakin bir bara gidelim" diye teklif ettim.  Başıyla onayladı, çantasını almaya içeri girdi.  Bütün yazılarımı okumuştu benimle buluşmadan önce.  Hakkımda neredeyse her şeyi biliyordu.  Bense henüz keşfedecektim.  Şimdilik sadece çok heyecanlandığını ve sevişmek istemediğini öğrenebilmiştim.

Kadıköy'ün iğrenç kalabalık sokaklarında yeni barımıza doğru yürümeye başladık.  Bar kapısından dönen bir erkek güruhu başıboş sokaklarda geziniyordu.  Belki böylesi daha tehlikeliydi.

Sokak üzerinde bir masaya yerleştik.  İçmek için en rahatsız konumdu benim için.  Çok geçmeden mendil satışları başladı.  Gerçekten ihtiyacım yok.  Otuz senedir yanımda mendilsiz gezmişliğim yok hatta gerekirse ben ona satabilirim. İyi mendilden anlarım, bunlar yirmi kuruşluk, üç katlı mendiller. "Üç kat beni kesmiyor, sümüğüm kuvvetlidir" dedim, kızın yüzü ekşidi.  Daha çok ekşitebilirdim o yüzden sessizliğimi korumam benim için her zaman daha faydalıdır.

Ama ısrarı bırakmıyor, "abla sen al bari" diye diretiyor.  Kız biraz direndi fakat mendilci onu alt etmeyi başardı.  Bir lira verdi, mendil de istemedi.  Bu alışverişte kesinlikle mantıksız bir şeyler vardı.

"Demek yazılarımın hepsini okudun?" dedim.

"Evet, onlar bence senin kullanma kılavuzun.  Hatta bazılarını iki kere okudum" dedi.

"Çalışkan bir kızsın" deyip biramdan ilk yudumu aldım.  Aslında çok çalışılacak bir yanım olduğunu düşünmüyorum, sadece ona baktığımda 'keşke benim de biraz çalışma imkanım olsaydı' diye düşündüm.

"Abi bir liran var mı?" diye yanaştı eli torbalı tinerci yandan.  'Ya siktir git' diye geçirdim içimden.  "Sağ ol" dedim kibarca dışımdan.

Biri bana bir şey satmasa da üst üste elli kere sağ ol diyerek yanımdan uzaklaştırmak gibi bir yeteneğim vardır.

"Abi bir lira be" dedi hafifçe üstüme devrilerek.

"Sağ ol"

"Abla?" Ve işte yine bir lira daha çıktı o çantadan.



Ne yapıyordu bu kız?  Herkesi etrafından bir lira vererek uzaklaştırıyor muydu?  Kumbarasını yanında mı taşıyordu?  Evden çıkar çıkmaz bakkalda yirmi lirayı birlik haline mi getiriyordu?  

Bu sorular içimde gizemini korurken "kadınlara bayan diyerek aşağıladığını farkında mısın?" diye sordu.  Böyle bir şey beklemiyordum.
"Nasıl?"
"Sonuçta Bay'dan türetilmiş bir kelime, yazılarında sürekli bayan diye bahsediyorsun kadınlardan."
"Bilmiyordum.  Üç sene önce böyle anlaşılmıyordu.  Entelektüel olmak o günlere göre daha zor.  Beni ayı olarak kabul etsen belki daha çok içine siner."
"Niye içime sinsin canım, sonuçta dediğim gibi bu gece sevişmeyeceğiz."
"Bunu tekrar edip durmasan. İçimdeki ayı üzülüyor."
"Kıyamam o ayıya" diyerek elimi tuttu.
"Yarın çekiliyor, yarın!"
"Sağ ol abi."
"Son çeyrek bilet, büyük ikramiye var."
"Sokak dolu, satarsın birine."
"Sen al."
"Ya neden ben? Zaten aldım daha önce, senin biletlere bir bok çıkmıyor."

Çantasını açtı, beş tane bir lira çıkarıp son çeyreği aldı.
Elini tekrar tutup gözlerinin içine bakarak "kaç para bozdurdun, doğru söyle" dedim.
"Yirmi" dedi utangaç bir gülümsemeyle.
"Bana gidelim mi?"
"Olur, ama..."
"Biliyorum."
Bilmiyordum.
O kadar emindim ki içersinin boş olduğuna, kapıya varır varmaz abanıverdim.  Fakat duvar gibi sabitlenmiş kapı beni geri itiverdi.  Kapıya yüklenirken kendimi işeyeceğime öylesine inandırmıştım ki çişim üç katına çıktı bir anda.

Üstünden iki dakika kadar geçmişti ve hala çıkmıyordu içerdeki.  "Koskoca mekanda nasıl olur da bir tane tuvalet olur" diye düşündüm kendi kendime.  Şimdiden olacakları seziyordum.  İçerdeki ne zaman girdiği belli olmayan şahıs, belki bir belki on dakika sonra çıkacaktı.  İki dakikaya kadar yanıma başkaları gelecek ve arkamda kuyruk oluşacaktı.  Ve bundan sonrası tam bir sessiz felakete dönüşmeye başlayacaktı.

Sırayla kuyruğa eklenen herkes bana parmağıyla  tuvaletin kapısını işaret ederek fakat hiç ses çıkartmadan "dolu mu?" diye ağzını oynatacaktı.  Ben de "naparsın, bazen uzun sürebiliyor işte" demek ister gibi kaşlarımı kaldırıp, yarım ağız gülümseyerek içerdekinin avukatlığına soyunacaktım. İçerdeki ise onu bütün çabamla onu savunuyor olmamdan habersiz bir şekilde belki de gazetesinin daha az sıkıcı bir sayfasını bulmaya çalışıyor olacaktı.

İyi de, burası onun evi değil ki.  Nerden çıktı bu gazete şimdi?  

Belki o anda bu düşünceyle kapıya en sert yumruğumla dört kere vurmam gerekecekti.  Bu dört vuruşun birbirine yakın zamanlı ve dağınık bir ritim içinde vuruluyor olması, işin ciddiyetini kavrayıp içerden artık çıkması gerektiğini ve aynı zamanda yumruğun sahibinin dengesiz bir karakter olduğunu belirtiyor olacaktı.  Fakat içerdekinin fiziksel yapısı hakkında hiçbir fikir sahibi olmamam ve tamamen rahatlamış olan onun karşısında çişini tutamayacak hale gelen beni ele alınca kapıya hiç dokunmamak en iyisi olacaktı.

Üzerinden iki dakika daha geçtikten sonra kuyruktakilerin sayısı iyice artacak ve içerdekinin dedikodusu başlayacaktı ister istemez.  "Ne uzun sürdü arkadaş" diyecek birisi ve sonra diğerleri de başıyla onu onaylayacaktı.  O saatten sonra benim bile onu savunasım kaçacaktı.



Ve sonunda beklenen an gelecek, kapı açılacak, içerden ağır bir bok kokusu yüzüme vuracaktı. Sıradaki ben olduğum için, kokunun büyük kısmını ciğerlerine doldurmakla yükümlü kişi ben olacaktım.  İçerden çıkan mahçup bir bakışla az önce yaptıklarından ötürü benden af dileyecek ve ben de bunun tamamen önemsiz bir durum olduğunu hatta bok koklamaktan büyük bir keyif duyduğumu hissettirerek gülümseyecektim.

Fakat ortada bir terslik vardı.  Yaklaşık on dakikadır kimse gelmiyordu kuyruğa.  Uzakta duran üniformalı adama yaklaştım.

Burası bir kahveciyse üniformalı adamın ne işi vardı?  Ben nerdeydim?

"Merhaba" dedim.
"Evet" dedi.  Ki bu hiç sıcak bir başlangıç değildi.  "Sizden hiç pozitif elektrik alamadım" diyecektim ki belinde duran silahı gözüme ilişti.  Hemen bunu demekten vazgeçip konuya girdim.
"Burası kahveci mi?"
"Evet"
"Siz kahveci misiniz?"
"Hayır"

İki kelimeyle yaşayan adamı bulmuştum sonunda.  Derdini onaylayabilecek kadar konuşabiliyordu. Belki sadece kafasını sallamakla da bu işi halledebilirdi.

Neyse ki çok geçmeden göğsündeki ÖZEL GÜVENLİK armasını görebildim.
"Konuyu çok uzatmak istemiyorum" dedim.  Zaten istesem de uzatamazdım.  Elimle tuvaleti gösterip "Kapıyı zorlamayı düşünüyorum.  Beni korur musun?"
"Hayır"
"Ama herif iki saattir tuvaletten çıkmıyor" dedim ağlamaklı bir halde.
"Orası depo" dedi özel güvenlik.  O anda, onun konuşabildiğine mi yoksa dayak yemeyeceğime mi sevinsem bilemeyerek işeyivermişim mutluluktan altıma.
Taksim'in yanında adının bile okunmayacağı kadar boş olan Kadıköy kalabalığında bunalmaktaydım.  Beni sıcacık yuvamdan çıkarmayı başaran uzaklardan kısa bir süreliğine İstanbul'a gelmiş bir arkadaşımla buluşacak olmamdı.

Hava buz gibiydi.  Soğuk rüzgar, önümde yürüyen birbirine sarılı çiftin yarattığı koruyucu duvar etkisi sayesinde bana ulaşamıyordu.  Tabii bu yaşadığım sıcaklık biraz da boyumun kısalığından kaynaklanıyordu.

O çifti çok sevdim, öyle ki arkalarından hiç ayrılmak istemedim.  Fakat biraz yavaş yürüyorlardı.  Benim için sorun yoktu.  Adımlarımı onlara uygun bir biçimde atmayı öğrenmiştim.  O derece birlikte adım atıyorduk ki,  yere basma anlarımız bile aynı olmuştu.  Senkronize takipte başarılı olduğumu anladım sayelerinde.

Ara sıra durup bir dükkanın vitrinine dönüyordu kız,  sevgilisine büyük bir sevinçle çantalardan birini gösteriyor, adam ise sıkılgan bir tavırla "evet çok güzelmiş diyordu."  Onlar durunca ben de hemen dükkanın vitrinine yapışıyordum.  Tam o sırada kız sağına dönüp bana aynı çantayı gösterse, o adamdan çok daha iyi bir beğenme taklidi yapabilirdim.

Vitrinin önündeyken kız beni fark etti.  Sonrasında erkek arkadaşının kulağına bir şeyler fısıldadıktan sonra adam da bana baktı.  Ama bu sıcağı terk edecek değildim.  Hakkımı sonuna kadar istiyordum.  Tekrar yürümelerini sabırla beklerken, bu kadar uzun süre bayan çantalarına bakmaktan birazcık midem bulandı.  Onlar da soğuğa fazla dayanamayarak yürümeye devam ettiler.

Hemen arkalarından yola koyuldum.  Fakat henüz bir dakika yürümemiştik ki, çift benim asla gitmek istemeyeceğim yöne doğru saptı.  Dönerken de adam arkasına dönüp, hala takip ediyor muyum diye beni kontrol etti. Tabii ki takip etmiyordum sadece üşümeye başlamıştım.


Saatime baktım, arkadaşım yakınlarda olmalıydı.  Arayıp yerini sordum fakat rüzgardan dolayı duymakta güçlük çekiyordum.  Tam olarak ne dediğini anlayamadım.  Sadece aradan "Pipisto" kelimesini çıkarabildim.  "Hemen geliyorum oraya" diye bağırdım telefona sesim gidebilsin diye.

Pipisto Kitabevinin kapısından girip hemen içerdekileri süzdüm.  İçerde üç tane kız vardı fakat ikisinin arkası dönüktü.  O ikisinin yüzünü görebilmek için birkaç adım daha ilerledim.  Bir yandan gelen giden var mı diye dükkanın girişine dönüp dönüp bakıyordum.

Tam o dönüp bakmalar esnasında Pipisto çalışanının bana doğru dik dik baktığını fark ettim.  Gözlerini üzerimden ayırmıyordu.  Onunla göz göze geldiğimde, gözüne far tutulmuş tavşan gibi kilitlenip kaldım.  Kitap çalarken yakalamış gibi bakıyordu.  Adamın bakışları öylesine kendinden emindi ki, şöyle bir ceplerimi yoklasam, çalıntı kitap veya cd bulabileceğime kendim bile inanmaya başladım.  Arkadaşımın burada olma veya buraya gelme ihtimali olduğundan dışarı kaçmayı düşünmedim.  Tabii bunda dışardaki ölümcül soğuğun da etkisi vardı.

O iki kız bir türlü arkasını dönmüyordu.  Onlar dönmedikçe benim de merağım artıyordu.  Arkalarına gidip seslenmeyi düşündüm fakat içlerinden en azından birinin yanlış kişiydi.  O yanlışlığın yaratacağı  gerilim beni bunu yapmaktan alıkoyuyordu.  Yapabileceğim bir şey yoktu.  Kendimi yüzlerini görene kadar kitapların önüne attım.  "En azından kitap seçiyormuş gibi görünürüm" diye düşündüm.

Önümde bulduğum ilk kitap bir kişisel gelişim kitabıydı: "İnsanlara her istediğinizi yaptırın"
Bu nasıl bir özgüvendi anlayamadım, kitabın yazarına baktım, Darth Vader olmadığını görünce zaten kitaba hiç itimadım kalmadı.

Biraz sağa doğru kaydım, kayarken de kızları kontrol ettim.  Bir tanesinin o olmadığı kesinliğe kavuştu.  Diğerine hala seslenecek cesaretim yoktu.  Bu arada satıcının gözü hala üzerimdeydi.  Önümde bulduğum kitap, nasıl bir bilinçsizlik halinde basıldığı belli olmayan, bir genç kızın akıl almaz sığ yaşantısını övünçle anlatırken erkekleri de yerden yere vurmayı ihmal etmediği potansiyel bir bardak altlığıydı.  Hem de 22. baskısı olmuştu.  Bu kadar titiz insanların olduğunu bilmek beni mutlu etti.

Kitap bakıyormuş gibi görünsem de elime almaya utanmayacağım bir kitapla henüz karşılaşamamıştım.  Çalışanın gözünde ne kadar saçma göründüğümü fark ettim.  Biraz daha sağa kayınca önümde İnce Memed belirdi.  Dört kitaplık seriden acilen birini elime alıp arkasını incelemem gerekiyordu.  Kıvrak zekamın ürünü olarak üçüncü kitabı alıp okumaya başladım.  Böylece seriye devam eden potansiyel müşteri imajı çizebilirdim.  Bir yandan kitabın arkasını okuyup bir yandan çalışan adamı kesiyordum. 
Bu dükkanda başka müşteri yok muydu?  Neden bu adam sürekli beni izliyordu?  Neydi beni bu kadar şüpheli kılan? Bu dükkanın çıkışında alarm sistemi yok muydu?  Veya içinde güvenlik kameraları?  Bu adam müşterileri mi kaçırtmak istiyordu yoksa beni mi?
Eğer kaçırtmak istediği gerçekten ben isem direncim yeterince kırılmıştı.  Ben bütün bunları düşünürken yüzünü görmeye çalıştığım diğer kızın da artık dükkanda olmadığını görmüştüm.

Neden aramayı denememiştim ki?  Kesinlikle o kitapçıyla göz göze geldiğimde ne yapacağımı şaşırmamdan kaynaklanıyordu.  Hemen telefonumu çıkarttım, ben orada kendi kendime gerilirken beni üç kere aradığını gördüm.  Aradım, bu sefer sesi geliyordu, kitabevinden tamamen alakasız bir yerde beni bekliyordu.  Bu dükkanla artık sonsuza kadar işim kalmamıştı.  İçime sonsuz bir huzur yerleşti.

Dükkanın kapısından dışarı çıkıp alarm sistemi ötmeyince iyice rahatladım.  Ve son bir kez dönüp çalışanla göz göze geldim.  Hala gözü üzerimdeydi.  Tüm cesaretimi toplayıp, gözlerinin içine dik dik baktıktan sonra:  
"Efendi, efendi!  Senin o Pipisto dediğini kadınlar neresine sokuyor biliyor musun?" diye bağır-ama-dım.
Günlerden doğum günümdü.  Hiçbir doğum günümde parti gibi bir seçeneği aklımdan geçirmemiştim.  O kadar insanı bir araya getirip, mekanda oluşan samimiyetsiz gülüşleri izlemek pek benim keyif alacağım bir eğlence tipi değildi.  Fakat zaman zaman istemdışı bir partinin etrafımda oluştuğunu da gördüm.

Neyse ki size bahsedeceğim doğum günü o partili olanlardan değildi.  Sadece bir arkadaşımla buluşacaktım.   Gece bir bara gidip içeriz diye düşünüyordum.  Akşam yemeğini yedikten sonra Kadıköy'e attım kendimi.  Vardığımda hemen arkadaşımı aradım.  Fakat yaklaşık beş kere aradıktan sonra açtığı telefonda pek de olumlu bir yanıt vermedi.

"Kanka çok acil bir işim çıktı, ben bu gece iptalim." 

İşte bu haber bende on dakika süren bir yıkılma yaşattı.  "Eve mi dönsem?" diye düşünsem de on dakika dolduktan sonra kendi kendime şevklenmeye başladım.  "Belki de bu bir işarettir.  Bu gece yalnız takılmalıyım.  Önce bir güzel içerim sonra bakarsın biraz da çapkınlık yaparım" diye iyice kendimi gaza getirdikten sonra koşarak barlar sokağının yolunu tuttum.

Kadıköy'de sevdiğim nadir mekanlardan birinin barının köşesinde yerimi aldım.  Yanımdaki tabure boştaydı.  Barın diğer uç kısmında üç kız oturuyordu.  Ortalama sayılabilecek iki kız ve çok güzel bir üçüncü pek eğleniyor gibi görünmeseler de, o anda benim de pek bir yardımım dokunamazdı bu konuda.

Müşteriler barmenle uzun uzun muhabbet ederken, ben de barmenle durduk yere ne sohbet edilebileceğini sorguluyordum.  "Olsa olsa, en fazla kokteyl tarifi alınır" diye geçirdim içimden.  Bu sorgulama muhakkak benim yarı asosyalliğimin ürünüydü.
Barmen yanaştı, bir bira söyledim.  Bir yudum aldıktan sonra sigaramı yaktım,  kızlara tekrar göz attım.  Kızlar benim olduğum yöne bakmamak için ortak bir karar almış gibiydiler.  Kaldı ki bana baksalar dahi bir şey yapamazdım.  Damsız alınmayan mekanların kapısına "bunu alabilirsiniz, tamamen zararsızdır" diye fotoğrafımı verseler yeriydi.

Lise döneminde edebiyatla ilgilenmiş her genç gibi ben de Bukowski okuyarak büyümüştüm.  Bukowski'nin yarattığı görkemli seks dünyasını, 18 yaşıma geldiğimde hemen kendimi bir bara atarak atarak, kızlardan birinin gelip benimle konuşmasını beklemiştim.  Bir erkeğin hayatındaki Bukowski etkisi yaklaşık 23 yaşına kadar gitmek bilmiyordu.  Belli bir olgunluğa erişildiğinde ise artık idrak ediyordunuz ki: "Bukowski bunların hiçbirini Kadıköy'de yaşamamıştı."  Benim için de o doğumgünü, bu idrakın başlangıç noktasıydı.

Daha gecenin başları olmasına rağmen şimdiden sıkılmıştım bile.  Birkaç bira içmiştim.  Kimse benimle konuşmuyordu.  Kaldı ki ben de kimseye yanaşmıyor, kendi halimde içip duruyordum.  Kızlar hakkında yanlış bir tespitte bulunmuş olduğuma kanaat getirdim.  Kesinlikle biri ortalama diğer ikisi çok güzeldi.

Mekan artık yarı yarıya dolmuş, bir kısmı ayakta takılıyordu.  Reddedilen erkekleri gördükçe yüreğim parçalandı.  Sonra kendi kendime "yaktın gençliğimizi Bukowski" diye sayıklamaya başladım.  Barmen yeni biramı getirdiğinde önüme "zıkkımlan" der gibi sertçe vurdu.  Her an bir olay çıkartabilecek kadar sarhoş olmam çevrede tedirginlik yaratıyordu.


Derken hemen yanımdan biri: "Skoç, tek buzlu" diye seslendi barmene.  Dönüp sağıma baktığımda kır saçlı, buruş kırış yüzlü bir ihtiyar gördüm.
"Bu yaşta çarpmasın seni dedem" dedim.
"Ben kahvaltıda iki buzlu, geceleri tek buzlu içerim viskimi.  Hem zaten konu bu değil.  Sabahtan beri ne arkamdan konuşup duruyorsun?"
"Bukowski?" dedim.  Başını salladı onaylar bir biçimde:  Bir anda hortlak görmüşe döndüm, betim benzim attı.  "Ama sen ölmüştün?"
"Evet öldüm, ben sadece senin kafandaki Bukowski imgesiyim.  Anlat bakalım neymiş sorunun."
"Ben hayatım boyunca seni örnek aldım, her girdiğin ortamdan hatunları ayıklayıp çıkmandan etkilendim ama şu geldiğim noktaya bak.  Barın köşesinde oturmuş yalnız başıma içiyorum."
"Takıldığın şeye bak.  Yazı oğlum onların hepsi.  Sen fazla moralini bozma.  Koca ömrüm boyunca on kadınla birlikte oldum olmadım.  Bak şu ellerime nasır içinde."
Birden içimi kocaman bir sevinç kapladı.  Nasırlı ellerini kaptığım gibi öpmeye kalkışsam da "tieeyt" diyerek yüzüme bir tokat yerleştirdi.
"Neyse ben helaya kadar gideyim dönünce daha sana anlatacaklarım var" dedi  ve skocunu dikti.  Üzerinden yarım saat geçti  hala gelen giden yoktu.  Benimse kafam iyice olmuştu kalkmaya karar verdim.  Son bir kez kızları kesmeye niyetlendim.  Hiç oralı olmadılar.  Kaldı ki üçü de inanılmaz güzeldi.

Hesabı istedim, altı bira bir skoç yazılıydı.
"Ben skoç falan içmedim arkadaş, içmediğim şeyi ödemem" dedim.  Barmen diretti, ben direttim.
Tam "Skoç değil, imge o imge" derken, işletmeci olduğunu düşündüğüm çam yarması gibi bir adam yanaştı.
"Bir sorun mu vardı beyefendi?" diye sordu kibarca.  Adamı görünce anlık bir ayılma yaşadım.
"Ben bu gece ne bulduysam içmişim anlaşılan" dedim.
Sevimsizce sırıtarak "fazla alkol hoş değil tabii" dedi.
İçtenlikle yüzüne gülmeye çalışarak "tamamen haklısınız" dedikten sonra başımı cüzdanıma eğdim, sessizce "soktuğumun lavuğu" diye mırıldanarak bütün paramı çıkartıp verdim.

O Bukowski'yle hesabım henüz bitmemişti.  Kadıköy sokaklarında deliler gibi savrula savrula yürümeye, bir yandan da "Bukowskiii çık ortaya Bukowskiii!" diye nara atmaya başladım.  Derken evlerden birinin ışığı yandı, genç bir çift cama çıkmış bana bakıyordu.
"Aile var arkadaşım, insan yaşıyor burada" diye bana bağıran genç koca, kısık sesle "sen içeri geç" diyerek hanımını karanlıklara karıştırdı.
"Sen Bukowski misin?" diye sordum.
"Hayır" dedi.
"Siktir git lan o zaman, bana Bukowski lazım" diye sinirlenip bağırdım.
"Bekle lan orda" diyen adam önce pencereyi kapattı, sonra evin ışığını.  Bir dakika geçmemişti ki apartmanın içinden ışık yandı.  Bu ışığı görür görmez başımın belada olduğunu sezip, eve doğru depar atmaya başladım.

Normalde on beş dakikada yürüdüğüm yolu iki dakikada koştum.  Korku halinde insanın yetilerinin sınırlarıyla tanışabileceğini fark ettim.
Artık huzurlu yuvamdaydım.  Yatağıma uzandım, sızmak üzereydim.
Babam geldi, "çok mu içtin?" diye sordu tedirgince.
"Sen Bukowski misin?" dedim.
"Babanım lan ben senin" diye sinirlendi.
"Canın sağolsun" diyebildim güçlükle.
Ve bayıldım.
Siz hiç güne "hasiktir" diyerek başladınız mı?  Ama şöyle güzel bir hasiktirden bahsediyorum.  İçten gelen ve uzata uzata söyleneninden.  Açıkçası ben haftanın bir günü muhakkak o şekilde uyanırım.

İşte o da tam olarak o günlerden biriydi.  Telefonum çaldığında sabahın henüz on biri, ben ise uykumun en tatlı anındaydım.  Arayan ders verdiğim kurstu.  Kurstan maaş alacağım günün sabahında gelen bu telefon istemdışı olarak ağzımdan döktü o sihirli kelimeyi: "Hasiktir".

Dersin iptal olması kaçınılmazdı.  Aklıma başka hiçbir ihtimal gelmiyordu.  Sesimi çoktandır uyanmış gibi çıkarabilmek için yatakta biraz doğrularak telefonu açtım.
"Alo?"
"Hocam uyuyor muydunuz?" dedi karşımdaki ses.  Sanırım beni şimdiye kadar iyi tanımışlardı.
"Yok canım ne uyuması, bu saatte uyunur mu?" diye çıkıştım anlamsız bir biçimde gurur yaparak.
"Peki hocam, dersiniz iptal oldu.  Öğrencinizin işi varmış.  Onun için aramıştım" dedi yersiz sinirlenişimi hiç umursamayarak.
"Tamam, sorun yok.  Sonra görüşürüz" diyerek telefonu kapattım.  "Benim sanki işim yok" diye söylendim kendi kendime.

"Sorun yok" da ne demek?  Son bir haftadır bugünü beklemiyor muydum ben?  Cebimde beş kuruşum kalmadı.  Fakat bunu düşünecek halim yok şu anda.  Uykumu iyice almam gerekiyor.

Saat bir civarı yeniden uyandım.  "Hasiktir" dedim, "bütün hafta ne yaparım ben?"  "Çözümü zamanla üretirim nasılsa" diyerek yataktan kalktım.  Sinirlerim çok bozulmuştu.  Kahvaltı öncesi sigarası yaktım bir tane. Pakette sekiz dal kalmıştı.  "Bugün biraz idareli davranmalıyım" diye geçirdim içimden.  Nedense aldığım bu karara kendim de pek inanmamıştım.

Bütün gün evde yapacak hiçbir şey yoktu ben de S.yi arayıp çağırdım.
Bayan S.nin sıkıcı bir yaşantısı vardı.  Sürekli iş yerindeki sorunlardan yakınır, patronlarını bana şikayet ederdi.  Ben de her seferinde "olacak iş değil!" veya "vay şerefsizler!" gibi kalıp cümlelerle konuyu geçiştirirdim.  Bütün bu sıkıcı yanına rağmen S. inanılmaz bir vücudun sahibiydi ve seksi giyinmesini çok iyi bilirdi.

Kahvaltıda sadece yumurtayla doyabiliyordum.  Buzdolabını açtığımda son üç tane yumurta kaldığını gördüm.  İkisini aldım, "yarın sabah pek hoş geçmeyecek" diye geçirdim içimden.  Kısa bir sürede kahvaltı faslını atlattıktan sonra "idarelik sigaralarımı" doğru yerlerde kullanmam gerektiğini düşündüm.  "Mesela şimdi güzel bir kahve çeksem kendime yanına sigara iyi giderdi" diye geçirdim içimden.  Evde bir çay kaşığı türk kahvesi,  nescafe kavanozunun dibinde bir miktar kahve tozu kalmıştı.

Fakat benim kahvaltı sonrası sigaramı mutlaka kahveyle beraber içmem gerekiyordu.  Hızlıca cüzdanımın yanına giderek bozuk paralarıma göz attım.  Cüzdanımın yanında sadece 30 kuruşum kalmıştı.  Eğer akbildeki küçük servetimi saymazsak;  evet bu benim bütün mal varlığımdı.

Bakkala gidip üçü bir arada kahve alacaktım fakat sürekli değişen kahve fiyatlarından ötürü 35 kuruş gibi bir fiyatla karşılaşacağımdan korkmaya başladım birdenbire.  Bu korku kafamın içinde gittikçe büyümeye başladı.  Gözümün önünde nefret dolu bir bakkal canlanıyordu.  Gün boyunca "5 kuruş çıkmadı sonra bırakırım abi" diyen müşterilerin dükkana uğramış olabileceğini düşündüm.  Bakkalın nefretini anlamaya başladım.  Yaptığım bu anlamsız empati beni o 5 kuruşu bulmak konusunda iyice şevklendirdi.

Muhakkak evin bir yerlerinde para olmalıydı.  Aramaya çok basit yerlerden başladım.  Arama esnasında bir de sigara yaktım gergin insanın doğal tepkisi olarak.  Ne büfede ne de bilgisayar çevresinde hiç para yoktu.  Kumbara deseniz zaten bomboştu.  Ayıp olmasın diye geçerken şöyle bir salladım.  İnanılmaz hafifti, boştan da hafif.  Sanki borçlanmış gibiydi.  Şöyle bir koltuk altlarına elimi atayım dedim son çırpınışlarımdı artık.  Ümitsiz bir denemeydi aslında.

Derken telefonum çaldı.  Borsacı arkadaşımdı arayan.  Bana alışveriş dünyasının yeniliklerini anlattıktan sonra, inanılmaz güzel bir gömlek gördüğünü hem de indirimde olup sadece 60 lira olduğunu söyledi.  Dediğine göre bu gömleği kesinlikle kaçırmamalıymışım.
"60 lira mı?  İnanılmaz.  İlk fırsatta gidip alıyorum" diye haykırdım bir anda.
"Paran yok değil mi senin yine?" dedi.  Beni çok iyi tanıyordu.
"Biraz var, sorun yok." derken gözüm 30 kuruşun üzerine gitti ister istemez.

30 kuruş öyle bir miktardı ki üzerinde gözlerinizi üzerinde gezdiremezsiniz.  İnanılmaz az bir yer kapladığını söyleyebilirim.  Bir anda gözünüze çarpabilir bunun için de ya "çok şanslı!" ya da çok keskin gözlere sahip olmanız gerekir.

Ben çok şanslı sınıfındandım.  "Ama keşke 35 olsaydı" diye düşünmeden edemedim.  Başıma ne gelecekse gelsin.  "Gerekirse o bakkalın nemrut suratını çekerim ama kahvemi içmem lazım artık" diyerek 30 kuruşumla evden dışarı çıktım.  "Yeterince kararlı bir şekilde parayı masaya koyarsam belki bakkal şaşırıp paranın eksikliğine laf edemez, ben de sert adımlarla dışarı yürürüm" diye düşündüm.

Dükkandan içeri girdim.  Tam düşündüğümü yapacak cesareti yolda toparladım.  Kendi kendimi iyice hırslandırmıştım.  Sevdiğim kahveden alıp tezgahın üstüne 30 kuruşumu vurdum.  Bakkalın gözlerinin içine dik dik bakarak "kahve aldım!" dedim.  Arkamı dönüp sert adımlarla dışarı yürüdüm.  Planım yolunda gitmişti.  Bakkal hiç sesini çıkaramadı.  Kaldı ki, belki de ses çıkaracak bir durum da yoktu ortada.

Eve döndüm, suyu ısıttım, kahvenin poşedini çöpe atacaktım ki çöp kutusunda torba kalmadığını gördüm.  Takmayı denediğim üç poşet de sırasıyla delik çıkınca kahvenin poşedini mutfak tezgahının üzerine fırlattım.

Tam sigaramı yakmıştım ki kapı çalındı.  Açtım, S. bütün çekiciliğiyle karşımda duruyordu.  İnanılmaz seksi görünüyordu.  Salonda geçtik, bana gününü anlatmaya başladı.  Günü bittiğinde haftasını anlattı.  İş hayatını, sıkıntılarını anlatıyordu fakat bir noktadan sonrasında dinlememenin ötesine geçen bir şeydi benim yaptığım: Resmen anlattıklarını duymuyordum.
Kahvemi içip onu süzüyordum bir yandan.  "Kahve ikram edemedim sana kusura bakma, üçü bir arada kalmıştı bir tane onu yaptım ben de" dedim konu biraz dağılsın diye.
"Üçü bir arada içmesene, içinde kanserojen madde varmış onların" dedi.

Birdenbire kan beynime sıçradı.  Kahveyi kafama diktikten sonra, sigaramın son nefesini çekip söndürdüm.  Ayağa kalktım, yanına gidip elini tuttum.
"Hadi odaya geçelim."
Nedendir bilmem, bugüne kadar yaşadığım bütün evlerin en yakınındaki bakkalla bir problemim oldu.  Aslında bakkalın genelde bu sorundan haberi bile olmaz fakat ben de sorunu çözmeye çalışmaz, iki sokak aşağıdaki bakkala giderim.
Son iki senedir hayatımdaki bakkal problemlerinin en büyüğünü yaşamaktayım.  Çünkü bu sefer bakkalımın benimle problemi var ve ben nedenini çözemiyorum.  Evden çıkıyorum, sağa dönüp sokağın başına gidiyorum ve işte karşımda azılı düşmanım: Haydar.

Bazen dükkana girmek zorunda kalırım ve içerde Haydar'ın arkadaşları bira içiyor olur. Herkes şen şakrak, kahkahalar havada uçuşurken ben girdiğim anda ölüm sessizliği hakim olur bakkala.
Haydar beni her seferinde "bir daha bu dükkana gelmeyeceksin demedim mi sana?" bakışıyla karşılar.  Ben de mahçup bir şekilde boynumu eğer, "şurdan iki ekmek alır mısınız?" derim.  Parasını verip, hırsızlık mahçubiyeti yaşayabileceğiniz tek yerdir burası.

Bazen içimden dükkana girip "Haydar sen nasıl bir ruh hastasısın?" demek gelir fakat tam dükkana girecekken açık olan kapı sanki yüzüme çarpar.  Bu yüzüme çarpan tamamen Haydar'ın negatif enerjisidir.

Bazense dükkana girerim, yine yüzü asılır "yine ne var?" der gibi bakar, paramın üstünü gelişigüzel önüme fırlatır.  Para üstünün eksik olduğunu görürüm fakat bunu söyleyecek cesaretim olmadığından biraz yüzüne bakarım dik dik, ardından dükkandan çıkarım.

Haydar benim sokağımın tam köşesinde, mahallenin serserisi gibi yaşıyor.  Uzaktaki bakkala kendimi alıştırsam da elimde cola şişesiyle onun dükkanının önünden geçmek zorunda kalıyorum her seferinde.  Çoğunlukla da göz göze geldiğimizde elimdekini saklayacak yer arıyorum.
Çünkü Haydar, dükkanına girmemden hoşnut olmasa da girmememden ayrıca hoşnut olmuyordu. 
Elimde iki litre cola var ve Haydar her an beni yakalayabilir.  Tam biriyle gülüşürken kafasını bir anda olduğum yöne çeviriyor ve bakışları sertleşiyor.  O anda yerimde olsanız elinizden colayı fırlatıp başka bir yöne doğru kaçarsınız.  "Vay demek benden cola almıyorsun" lafını duyma riskini alarak önünden titreye titreye geçiyorum çünkü colaya kıyamıyorum.

Orta boylu, sıska bir adam Haydar.  Hani dövsen dövülür fakat insan sırf surat yaptığı için dövülmez ya.  İşte bu yüzden birbirimize kötü kötü bakmakla yetiniyoruz.

Fakat artık dermanım kalmadı.  Her sabah ekmek almak için iki yüz metre yürümek hiç de akıl karı değil.  Bu sorunu çözmek için Haydar'ın karşısına geçmem gerekiyordu.
O gece saat iki sularında içmeye başladım.  Sokakta şarabımı açtım, Haydar'ın dükkana gelmesini bekliyordum.
Bakkalın önünde naralar atmaya başladığımda ise henüz saat dörttü.  Fakat Haydar'ın bu olanlardan haberi yoktu.  "Tek istediğim bir güleryüz lan"  diye bağırıyordum. Kadınlar başımdan aşağı kovayla su, erkekler saksıdan toprak, küçük çocuklar kağıttan uçak atıyordu.  Sabah altıya kadar sokakta bağrınıp durdum.  Derken karşıdan Haydar göründü.  Bütün sevimsizliğiyle üstüme yürüdü, ben ise elimde bitmiş şarap şişesiyle bekliyordum.

Geldi, dükkanı açtı.  Ben de dükkana peşinden girdim, gofretlere bakıyordum.  "Ne var ne istiyorsun?" dedi. Cevap vermedim, dükkanın içinde elimde şarap şişesiyle deli gibi dolanmaya devam ettim.  O da tezgahın arkasında kendince bir şeyler yapıyordu. Sıradan dükkandaki malları kurcalıyor adeta Haydar'ın sabrını sınıyordum.  Haydar delirmek üzereydi.  Zaten suratsız olan adam bir kat daha suratsızlaşmıştı.
Yazıda bahsi geçen bir lira arkalı önlü olarak.

Sesini yükseltip, daha kızgın bir ifadeyle "ne istiyorsun?" diye bağırdı bu sefer.  Kafam güzel tezgahın önüne kadar geldim ve "ekmek" diyebildim sadece.
Ekmeği sardı koydu önüme.  Tezgaha bir lira fırlattım, alıp kasaya attı.  Ben ise dik dik ona bakıyordum.
"Yine ne var?" dedi.
"Bana bak Haydar efendi, bugüne kadar yeterince sömürdün beni.  Ama bundan sonra izin vermiycem.  Şimdi hemen paramın üstünü veriyorsun."
Konuşmamda çok kararlıydım.  Derken;
"Ekmek bir lira" deyiverdi.
Şarap şişesi elimden düştü, bir anda ayıldım.  Başım öne eğildi "ekmek o kadar oldu mu yahu?" diyerek bakkaldan uzaklaştım.
Sizlere yakın bir arkadaşımın başından geçmiş bir hikayeyi anlatmak istiyorum:

Bir gün iktisat son sınıf öğrencileri final sınavı için toplanmışlar, profesörün gelmesini bekliyorlardı.  Profesör  içeri girdi,  herkese kağıdını dağıttı.  Arka sıralarda oturmakta olan genç, profesörü çok geçmeden yanına çağırdı.
-"Hocam, şu soruyu okuyamıyorum."
-"Zaten bir tane soru var evladım, salak mısın? 'Risk nedir?' yazıyor" dedi.
Öğrenci kafasını öne eğerek kısık ama duyulabilir bir sesle:
-"Soktuğumun ukalası" diye söylendi kendi kendine.
-"Ne dedin sen?  Bir daha söylesene" diyerek kafasını öğrencinin hizasına eğdi.
Kafasını eğmesiyle birlikte öğrenci, profesörün at kuyruğundan yakalayarak arkasına geçti.  Yıllardır bu soruyu beklemiş olan öğrenci ceketinin içinde saklamış olduğu ekmek bıçağını profesörün gırtlağına dayadıktan sonra sınıftakilere seslendi:
-"Şimdi herkes sakin olsun.  Şu, elimde görmüş olduğunuz bıçak, basit bir ekmek bıçağıymış gibi görünse de ayakkabıyı keser, mermeri kanırtır.  O yüzden kimse üstüme gelmeye kalkışmasın" dedikten sonra profesöre bir kumaş parçası verdi ve gözlerini bağlamasını söyledi.
Profesör gözlerini bağlayınca, kendi ekseni etrafında hızlıca beş kere döndürüp, eline ekmek bıçağını tutuşturdu.  Çantasından elma çıkarttı.

-"Şimdi bir oyun oynayacağız.  Kafama koymuş olduğum bu elmayı gözün kapalı bıçaklayacaksın profesör" diyerek iki metre uzağında dikilmeye başladı.

Sınıfta herkes gergindi çünkü arka tarafta, bıçağın denk gelebileceği başka öğrenciler de vardı.  Profesör bıçağı rastgele fırlattı, arka taraftaki başka bir öğrencinin omzuna saplandı.  Ve bıçak gerçekten keskin çıkmıştı.



Kafasından indirdiği elmayla vurulan öğrencinin yanına giderek, omzundan akan kana parmağını bastı.  Alnına RİSK yazdıktan sonra profesörün yanına gitti, gözlerini açtı.  Profesör karşısında duran psikopatı inceledi, alnındaki yazıya baktı, "işte risk budur" diye ağlamaya başladı.

İşte o öğrenci Albert Einstein'dı!
Ara sıra gördüğüm bir rüya var.  Bu rüyada misafirlikteyim.  Rüyanın en üzücü yanı da zaten misafirlikte olmam.  İnsanların rüyasında, devasa bir ormanın ortasında, kaplanlarla güreşiyor olması aklıma geliyor ve ben mal mal bakınıyorum.  "Hadi" diyorum "güreşmeyi geçtim de, hiç değilse ünlü birinin evinde olsaydım" kendi kendime.  Fakat olmuyor.  Her seferinde kendimi hısım, akraba ziyaretinde buluyorum.  Akraba desem daha doğru.  Hısım nedir?

Yine bir gün o rüyayı görüyordum.  Misafirlikte çişim geliyor, tuvalete gidiyorum.  Fakat bir süre sonra tuvalet diye gittiğim yerin, ev sahibinin yatak odası olduğunu fark ediyorum.  Yerde bir halı görüyorum.  'Yatak odasında halının ne işi var' diye düşünmeden işemeye başlıyorum.  Halının üzerine işerken de, içimden "bu çok doğal.  Zaten biz kendi evimizde de hep halının üzerine işeriz." diye geçiriyorum.
Çişim bitince birden ayılıyorum.  "Ne yaptım ben?  Nasıl temizlenir bu?  Şimdi rezil oldum." diye sayıklamaya başlıyorum. Bir süre bu pişmanlığı yaşadıktan sonra, konu hiçbir yere bağlanmadan uyanıyorum.

Uyandığımda misafirlikteydim.  Altıma işeyip işemediğimi kontrol ettim hemen.  Temiz olduğumu fark ettim fakat çişim de gelmişti.  Saatime baktım, sabahın altısıydı.  Kalktım, ağır ağır tuvalete gittim.  İşedikten sonra ayıldım birdenbire, tuvalet yerine salonun halısına işediğimi fark ettim.  Filmlerde olduğu gibi "rüya içinde rüya  klişesi olsun bu" diye diledim fakat uyanıktım.

Ortada, sidikli bir halı ve uyumakta olan ev ahalisi vardı.  "Hemen bu halıdan kurtulmam lazım" diye düşünerek halıyı rulo haline getirip yüklendim.  Kapıya doğru yöneldiğimde, içerden gelen tıkırtıları duydum.  Hemen salonun penceresine koşup halıyı camdan dışarı fırlattım.  Aşağıdan geçen birinin kafasına düşen halı, adamı yerle bir etti.  "Sabahın altısında kim sokakta gezinir ki?" diye düşünmeden edemedim.






Salonun kapısı açıldı, evin sahibi geldi.
-"Napıyorsun sabah sabah?"
-"Hiç.  Her sabah saat altıda kalkıp sokağı izlerim.  Günün en güzel saatidir."
-"Nesi güzelmiş canım.  Ben de bakayım madem."
Yanıma doğru yönelirken durdurdum.
-"Yok, yok bakma.  Yıllardır bakarım, bu kadar boktan bir sabah altı sokağı görmedim.  Hem sen neden kalktın bu saatte ayıptır sorması?"
-"Hiç.  Çişe kalktım sadece."
-"Burası salon yahu gidip tuvalete işesene" diyerek abartılı bir kahkaha attım.  Uyku sersemi yüzüme mal mal baktı.  "Haklısın" dedi ufak bir gülümsemeyle, tuvalete gitti..  Biraz sonrasında odasına gittiğini duydum.

Sessizce kapıya doğru yönelip ayakkabılarımı giydim.  Evin anahtarını yanıma alıp, sokağa çıktım.  Adam baygın halde yerde yatıyor, halıdan leş gibi sidik kokusu geliyordu.  Adamı silkeledim, "birader uyan" dedim, adamda tık yok.  Suratına sağlam bir tokat atınca uyandı.
-"Bir şeyin var mı birader?  Kusura bakma, istemeden oldu."
-"Allah belanı versin!" demesiyle birlikte kan beynime sıçradı.  Kaldırımdan söktüğüm taşı "bela okuma lan piç!" diyerek kafasına vurdum.  Kafasından kanlar akan adam tekrar gözlerini kapadı.
Tam o sırada sokağın başından geçmekte olan bir adam, durmuş bizi izliyordu.  Belediye üniforması giyen bu adam yanımıza doğru yaklaşırken, soğuk soğuk terlemeye başladım.  Çarpıntım artmıştı.
-"Buyrun memur bey?" dedim korkarak.
-"Hayırlı sabahlar" diye söze başladı ki sabahım şu ana kadar hiç de hayırlı geçmemişti.  "Ben, kaldırım taşlarından sorumlu belediye görevlisiyim.  Her sabah sokakları gezip eksik var mı diye kontrol ederim."
-"Kaldırım taşını kim ne yapsın memur bey?" diyerek yine o abatılı kahkahayı attım.
-"Öyle demeyin, meraklısı çok bunların.  Koleksiyoncusu bile var.  Sırf bu yüzden ben üç bin lira maaş alıyorum."
-"Üç bin mi?  Net mi, brüt mü?"
-"Nepisnet!  Senin o elinde tuttuğun ne bakayım?"
-"Bu bildiğiniz taş memur bey." Bu sırada yanımdaki ceset ve halıdan hiç söz açılmıyordu.  Memur tam bir görev adamıydı.


-"Kaldırım taşı o.  Eğitimini aldım, nerde görsem tanırım.  Kaldırımda da taş eksik zaten.  Size ceza yazmak zorundayım."  Cebinden kağıt kalem çıkarttı.
-"Şimdi size gülünç gelecek fakat memur bey, bu taşı ben evden getirdim.  Dilerseniz, belediyemize bir hizmeti olması açısından buraya monte edebilirim."  Taşı eski yerine koydum.  "Aaa, cuk diye de oturdu.  Tıpkı buradan alınmış gibi.  Size hak vermemek mümkün değil memur bey."
Memur, kağıt kalemini geri soktu.  Yüzüne bir mutluluk inmişti.  Gülümsedi, "hayırlı sabahlar" dedi ve yoluna devam etti.

Halıyı açtım, içine cesedi sardım.  Kaldırıma oturup bir mucize beklemeye başladım.  On dakika kadar bekledikten sonra çöp kamyonunun yanaştığını gördüm.  Bu saatte çöp mü olur diye düşündüm.  Otostop çeker gibi baş parmağımı kaldırdım.  Kamyon durdu, arkasında iki kişi vardı.
-"Abiler" dedim, "bir el atın da şu halıyı kamyona yükleyelim."
-"Sabahın köründe manyak mısın kardeş, halı atıyorsun" dedi adamlardan biri haklı olarak.
-"Bu halı bize kötü şans getirdi, siz de ilk durakta atın kurtulun" dedim.
Üçümüz yüklenip halıyı kamyona attık.  Adamlar sidik kokusunu duymuş olmalılar ki yüzleri ekşidi.
-"Gerçekten lanet bir şeymiş, bir de ağır" dedi çöpçü.
-"Ben demiştim size abi"dedim.  Kamyonun sağ arkasına iki tokat attım "bekleme yapma" diye bağırdım.

Üzerime bir rahatlama geldi.  Eve geri çıktım.  Kapıyı açtım, ev sahibi salonda oturuyordu.
-"Nerdeydin sen?"
-"Sabah koşusu yaptım."
-"Bizim halıyı burda mıydı sabah sen burdayken?"
-"Yaa burdaydı da benim bir ceset sarma işi vardı onun için kullandım kusura bakma" diyerek sinir bozucu bir kahkaha attım.
Hala uykulu gözlerle mal mal bakıyordu.
-"Şaka, şaka ben nerden bileyim senin halını yahu, sahip çıksana.  Uykum var benim spor çok yordu." diyerek yatağımın yolunu tuttum.
Evimde uzun süren bir tembellik seansından sonra saate baktım ve bir saat sonra ders vermem gerektiğini fark ettim.  Bu farkındalığı yaşadığım anda, altımda şortla oturuyor ve daha yeni sigara yakmıştım.  Sigaram bitene kadar yayılmaya devam ettikten sonra apar topar koşturarak giyinip evden fırladım.  Cebimde sadece beş lira, akbilimde bir lira doksan dokuz kuruşum vardı.  Otobüsle gidip minibüsle dönmeye karar verip durağa doğru yöneldim.  Şansıma, üzerinden çok zaman geçmeden Bostancı otobüsü yanaştı.  Binip akbilimi bastım, boş akbil sesi duydum fakat o kadar emindim ki içinde yeterli para olduğundan, "bu makineleri de ne dandik yapıyorlar" diyerek geçtim.

Arkalara doğru ilerlemem gerekiyordu fakat bir metre kadar sürmedi bu ilerleyiş.  Şoför arkasını dönüp, "arkadaşım senin akbil basmadı" deyince biraz daha diretmeye karar verip "nasıl ya? bastım ya işte" desem de "o akbil boş" diyerek beni ikna etti.

Durumum üzücüydü.  Akbilimde doksan dokuz kuruş kalmış, diğer bir deyişle, bir kuruşum eksik olduğundan dolayı işler uzamaktaydı.  "Size parasını vereyim basarsınız" dedim bir anda cince bir fikirle.  "Ben basamam, yolculardan isteyeceksin" dedi ve o anda dünya başıma yıkıldı.  Bir nevi bir sınava tabi tutulacaktım.  Otobüsten inmek istedim fakat bir sonraki durağa yaklaşmıştık.  Şoförün, benim 'bir durak sonrasına gitmek için böyle bir numaraya kalkıştığımı' düşünecek olması fikri beni içten içe bitirdi.  İnme fikrini hiç sunmadan arkamı döndüm ve yolculara hiç de yüksek olmayan bir sesle "fazla akbili olan var mı?" diye seslendim.  En son ortaokulda sıfır beş uç isterken yaşamıştım bu acizliği.  Yaşlı adamın teki cevapladı sadece, onun cevabı da "yok" oldu.  Bunun ardından şoföre dönüp "yokmuş" dedim kısık bir sesle.  Fakat şoför ısrarcıydı bir lirasını istiyordu.

Yolu izliyor, yeni yolcular başka bir deyişle yeni kurbanlar bekliyordum.  Derken arkadan, omzuma bir akbil dokundu.  Bu 'pıt pıt' dokunuşuyla çok mutlu olmuştum.  Arkamı döndüğümde, benim yaşlarımda türbanlı bir kız gördüm.  Bu kızın, ileride evleneceği güne kadar erkeklerle kurabileceği en yakın temas akbil yardımıyla olacaktı.  Hatta hayatının aşkıyla akbil dokundurmasıyla tanışacaktı.

Gülümsedim, "çok teşekkür ederim" dedim akbilini alıp makineye yanaştırdım, boş akbil sesi duyuldu.  Sinirlenip arkamı döndüm, "bu akbil boş" dedim.  Gülümsedi, "öyle" dedi, akbilini geri aldı.  Delirmek üzereydim.  Artık otobüste benimle dalga geçilmeye başlanmıştı.


Bir-iki durak kadar hiç kimse binmedi.  Sonunda bir çift bindi.  İkisi de aynı akbili basınca heyecanlandım, adama yanaşıp, "akbilinizi kullanabilir miyim acaba?" diye sordum.  "Aylık bu!" dedi.  Tam olarak ne dediğini anlayamasam da "tabii" dedim "aylıksa olmaz tabii."

Şoföre döndüm, aklıma çok zekice bir fikir gelmişti.  "Ben son durağa gidiyorum, orda inip doldurup bassam olmaz mı?" diye sordum.  "Olmaz" diye tersledi şoför, "orda dolum bayii yok"

"Hay bir jiletim olaydı da, şuracıkta bileklerimi keseydim" diye içimden geçirdiğim sırada, deri ceketli bir genç bindi otobüse.  Akbilinde yirmi lira kaldığını gördüm.
Vahşi doğada avınızı iyi seçmelisiniz.  Hayatımda bundan daha vahşi bir ortamda bulunmamıştım.  Onun zayıf yönünü yakaladığınızı göstermeli ve üstüne gitmelisiniz.  Yolun karşısından yaklaşan adamın, sigara pakedinin jelatinini atıp ilk sigarasını yaktığını gördüğünüzü belli ederseniz, sigarasının olmadığını söyleyemez.
Deri ceketiyle yanımdan geçerken "pardon, akbil basabilir misiniz?" dediğimde işte bu duruma düşmüştü.  Bakiyesini gördüğümü biliyordu.  Tiksinerek yüzüme baktı, gidip akbili bastı.  Ardından kendisine beş liramı uzattım, "istemiyorum" dedi fakat bakışında "senin paranı istemiyorum beleşçi piç" ifadesi vardı.  Cebimde kalan son beş liramın tamamını verip eve yürüyerek dönecek kadar gururlu bir insan olmadığımı fark edince, fazla diretmeden parayı cebime geri koydum.

Bostancı'ya bir durak kala inip sigara yaktım.  Hemen yanımdan geçmekte olan adam sigara istedi.  Yakalandığımı fark edip, itiraz edemeden verdim.  Ders başlayana kadar ekosistem üzerine düşündüm durdum.
Sekiz kişi bir arada restorandan içeri girdiler.  Oldukça lüks bir yerdi.  Faruk eliyle önce Derya hanımı hemen ardından sandalyeyi gösterdi adamlarına.  İçlerinden biri sandalyesini çekerek oturttu Derya hanımı.

Derya etrafına bakındı, restoran bomboştu.
-"Neden burayı seçtin Faruk?  Bizden başka kimse yok baksana."
-"Senin için kapattım burayı güzelim.  Bu gece önemli bir konuyu konuşmamız lazım."

Derken garson yanaştı, "ne istersiniz Faruk bey?" diye sordu.
-"Adamlarım sana, ben konuşurken araya girmemeni tembihlemedi mi yavrum?"
-"Efendim, açıkçası dediklerinden hiçbir şey anlayamadım.  Özür dilerim."
-"Cahil pezevenk" diye mırıldandı Faruk kendi kendine.  "En kaliteli şaraptan getir, masayı da iyice donat.  Bu masada kibrit kutusu kadar boşluk olursa seni vururum.  Hanımefendi yesin, beslensin.  Baksana bir deri bir kemik kalmış yazık!"
Garson kafasını çevirip Derya'ya baktı.  Faruk, adamlarından birine önce garsonu, sonra kendi omzunu işaret etti.  Üzerinden çok zaman geçmeden, garson sağ omzundan vuruldu.
-"Bu senin için küçük bir testti.  Hiç kimse Faruk'un kadınına bu kadar uzun süre bakamaz.  Adamlarım muhakkak anlatmıştır." dedi.  Ardından "ben kime ne anlatıyorum ki?" diye söylendi kendi kendine.

Garson acılar içinde kıvranarak mutfağa doğru ilerledi.
-"Vahşi misin Faruk?  Neydi o demin yaptığın?  Yazık adamcağıza."
-"Beni tanı güzelim.  Hem kendisi yaptı hatayı.  Sen çok üzme kendini.  Ufacık bir sıyrık o, bir haftaya hiçbir şeyi kalmaz."

Aradan biraz zaman geçtiğinde başka bir garson gelip masayı donattı.
-"Neden bu kadar yemek söyledin Faruk?  Bunların hepsini yiyemeyiz.  Biliyorsun diyetteyim, hala basenlerimde fazlalık var."

Faruk sevimsizce sırıtmaya başladı.  Biraz eğildi, Derya'nın bacağına bir el dokundu.  Dizine, kapı çalar gibi tık tık vuruyordu el.
-"Elin de amma uzunmuş" dedi ve eğilip ele baktığında serçe parmağına tam oturmamış tek taş pırlantalı bir yüzük takılı olduğunu gördü.
-"Aaa bu da neymiş böyle?" dedi Derya.  Yüzüğü almaya kalkışınca tuttuğu elin Faruk'a ait olmadığını fark etti.  Dirsekten kesilmiş bir koldu bu.  Dirsekten ise hala kan akmaktaydı.
-"Al bakalım diyetini" dedi Faruk ve bu inanılmaz itici esprisine delice yüksek bir kahkahayla eşlik etti.  Derya bir çığlık attı.  Pırlanta elinde kalmış kol yere düşmüştü.  Tekmeleyerek uzaklaştırdı.

-"Kimin kolu bu Faruk?" diye bağırdı.
Faruk gülmeyi bırakıp birden ciddileşti.  "Orasını boşver güzelim.  Evlen benimle."
-"Bilmiyorum Faruk.  Bu vahşi yanın bana çok çekici geliyor fakat beni bu kadar sevmen de bir o kadar ürkütüyor."
Faruk'un bu saçma cümleden sonra kafası karıştı.  "Tam tersi olmamalı mıydı?" diye geçirdi içinden.  Ardından adamlarından birine dönerek sırtını işaret etti.  Adamları farklı bir kol getirdi bu sefer.  Bu kolu, sırtını  kaşımak için kullandı.  Ensesine damlayan kanları umursamadan kaşımaya devam etti.  İşi bitince kolu uzağa fırlattı.
-"Müzik!" diye bağırdı birdenbire.
Masanın önüne iki tane kemancı yanaştı.  Kemancılardan sağ kolu olmayan kemanı, sol kolu olmayan ise arşeyi tutuyordu.  Kemancılar, "La cumparsita" çalmaya başlamışlardı ki, daha bir dakika geçmeden "bıktım bu şarkıdan, başka şarkı bilmiyorlar sanki.  Ben kemandan nefret ederim Derya.  Bence çok itici bir sesi var.  Hatta ben müzikten nefret ederim.  Fakat daha da önemlisi, müziği yaşattıkları için müzisyenlerden nefret ederim" dedi.
Arşeyi tutan kemancıyı gösterdi adamına, hemen ardından kendi sağ elini işaret etti.  Adamı, cebinden çıkarttığı sustalı bıçağı büyük bir ustalıkla kemancının sağ eline sapladı.  Ardından, kemanı tutan kemancıya dönerek, "sen çalarmış gibi yap yavrum" dedi.  Arşeli kemancı salonu yavaş yavaş terk etti.

-"Bak Derya, benim niyetim ciddi.  Bugüne kadar istediğim her şeye sahip oldum.  Henüz çok küçüktüm, hamburgerimin üstüne ketçap istediğimde 'Ketçap kalmadı küçük, hem sana zararlı bu yaşta.  Sen en iyisi mayonezle idare et'  diyen büfecinin kanını hamburgerimin içine dökmüştüm.  Ama karakterim bu, hırçınım ve reddedilmeye gelemiyorum.  Şimdi sana bir hafta mühlet veriyorum teklifimi kabul etmen için."
-"Bir hafta mı?" dedi Derya.
-"Şaka tabii ki.  Sadece beş dakikan var.  Benimle evlenecek misin?"
-"Bilmiyorum Faruk.  Çok tehlikelisin, korkuyorum senden."

Adamlarına döndü Faruk  Eliyle beş işareti yaptı ve yakına çağırdı.  Bileğini gösterdi.  Beş fedai sol kolunu sıyırarak dövmelerini gösterdi.  Soldan sağa okuyunca D-E-R-A-Y yazıyordu.
-"Bu ne şimdi?" diye sordu Derya.
Faruk "A" dövmeli adamını vurarak yere düşürdü.  Sola doğru devrilen adam DERYA dövmesini tamamlamayı başardı.  Bir görevi daha tamamlamanın büyük sevinciyle huzur içinde öldü.

-"Çok romantiksin Faruk.  Hayatım boyunca bir daha asla böyle görkemli bir evlenme teklifi alamam.  Bu yüzden teklifini kabul ediyorum."
-"Balayına nereye gidelim güzelim?"
-"Bilmiyorum ki.  Çok ani oldu."
-"Benim çok güzel bir metodum var.  Bak bu gördüğün adamların hepsi farklı ülkelerden" dedi geride kalan beş adamını göstererek.  "İspanyol, Portekizli, Rus, Fransız, İngiliz."
-"Ee?" dedi Derya.

Faruk, cebinden bir tabanca çıkartıp, içine tek kurşun koydu.  "Rus ruleti oynayacaklar.  Ölenin ülkesine balayına gideceğiz" dedi.
Silahı uzattı, İspanyol tetiği çekti, boş çıktı.  Rahatladı, Portekizliye uzattı.  O da şanslıydı, hemen yanındaki Rus'a uzattı.  Silah patladı, Rus yere yığıldı.  Faruk bir kahkaha attı.
-"Bayılıyorum şu Ruslara.  Bak, kendi oyunu ya nasıl da hemen kazanıyor.  Rusya dışında ülke göremedim hayatımda bunlar yüzünden."
Derya da kahkaha attı.  "Seni seviyorum Faruk, tam bir aşk adamısın." dedi.
El ele tutuşup restoranı terk ettiler.
Dengesiz bir kızdı fakat o kadar güzeldi ki, bu güzelliği bütün kusurlarını affediyordu.
-"Vajinamda kekremsi bir tat var" dedi birdenbire.
-"Şimdiye kadar hiç öyle bir tat duymamıştım.  Tarif edebilir misin acaba?" diye sordu adam merakla.
-"Hani böyle ne acı, ne ekşi, ne tatlı ne de tuzludur o tat.  Sanki hepsinden biraz varmış gibi.  Tadarken biraz irkilsen de bilinçsizce tekrar tatmaya yönelirsin."
-"Gerçekten merak ettim.  Tadına bakmak isterim izin verirsen."
-"Cüretkar tavrın çok hoşuma gitti.  Sanırım gecenin sonunda tattırabilirim."

Kız, adamın özgüveninden çok etkilenmişti.  Bu henüz ilk randevularıydı.  Adamı ise bir heyecan bastırmaya başladı.

-"Yanlış anlama, yine meraktan soruyorum.  Nasıl oldu da vajinanla tat almayı başardın?"
Kız gülümsedi:
-"Eh bunda bilinmeyecek ne var?  Sonuçta beş duyu organımız yok mu?  Göz, kulak, burun, dil, vajina."
Adam bilgin bir tavırla:
-"Yalnız bir konuda yanlışın var; vajina tat almaz aksine tat verir."
Kızın hayranlığı bir kat daha artmıştı bu konuşmadan sonra.
-"Çok bilgili bir adam olmalısın sen.  Tahsilini ne üzerine yaptın?"
Adam, sanki beklediği soruyu duymuşçasına, yüzünde mutlu bir ifadeyle kasılarak:
-"Ben su ürünleri mühendisiyim" dedi.

Kızın o güleryüzü birdenbire donuklaştı.  Kafasını masaya eğdi ve bir süre o şekilde kaldı.  Sonra kendi kendine kahkaha atmaya başladı.  Tek başına attığı kahkaha yetmemiş olacak ki, masaya garsonu çağırdı eliyle, garson yanaştı, kız garsonun kulağına bir şeyler fısıldadı.  Garson da adama çevirdi bakışlarını ve alaycı bir şekilde gülmeye başladı.  Biraz güldükten sonra garson masadan uzaklaştı.

Adam neler olduğunu anlayamıyordu.  Henüz beş dakika öncesine kadar her şey yolunda görünüyordu.
-"Sorun nedir anlamıyorum, neden bu kadar güldün.  Hem o garsona ne söyledin benimle ilgili?"
-"Ne demek 'sorun nedir?'  Bildiğin balıkçısın sen.  Balıkçının tekiyle yemeğe çıktığıma inanamıyorum."
-"Ne balıkçısı yahu, ben bilim insanıyım."
-"Eeh yemişim senin bilimini.  Mühendisten bilim adamı mı olurmuş karaktersiz?"
-"Bak, bence fazla önyargılı yaklaşıyorsun bana karşı.  Hem ne demiş Albert Einstein bilir misin?"
-"Ne?"
-"Önyargıları parçalamak atomu parçalamaktan zordur."
-"O kadar konuşacağına parçalasaymış ya atomu."
-"Eh parçaladı ya zaten."

Kız, adamı başından savmak için bir yol düşünüyordu.  Artık adamın dediklerini umursamıyordu bile.  Tekrar garsonla göz göze geldiğinde yanına çağırdı, kulağına bir şeyler fısıldadı, garson "emredersiniz" diyerek uzaklaştı.  Masaya sessizlik hakimdi.  Üzerinden iki dakika geçtiğinde garson elinde bir fanus ve içinde turuncu bir balıkla masaya geldi.

Kız, parmağıyla balığı işaret ederek:
-"Madem su ürünleri mühendisisin, söyle bakalım bu balığın cinsi ne?"
-"Bunda bilmeyecek ne var canım.  Bu bildiğin Japon balığı."
-"Sığsın işte.  Senin gözünde her çekik gözlü Japon'dur zaten.  Sırf bilgin olsun diye söylüyorum.  Bu bir Tayland balığı" dedi genç kız ve adamın bir kelime daha söylemesine fırsat vermeden kalktı, restoranı terk etti.

Adam, neye uğradığını şaşırmıştı.  Tayland balığıyla bakışıp duruyordu.
-"Çekik gözlü?" dedi kendi kendine.
Yatakta uzanmış, uzunca bir süre hiç konuşmamıştık. Bir sigara uzattım, kendiminkiyle beraber yaktım.   Bu uzun sessizlikler hiç hayra alamet değildir.  Bozulduğu anda bütün huzurumun kaçacağını hissedebiliyordum.

"Erkin" dedi aniden.  Sigarasından derin bir nefes çekti.
"Efendim canım" dedim.  Sesim titriyordu.  Tedirgin olmuştum.
"Senin gözünde ben neyim?" diye sordu.

Kalp atışlarım hızlandı bir anda.  Gözümü tavana dikerek daha hızlı çekmeye başladım sigaramı.  Derken sigaram bitti.  Oysa hala saçma sorusuna cevap bekliyordu.

"Taşak" dedim.
"Ne demek şimdi o?" dedi.  Kızmıştı.
"Benim gözümde devasa bir taşaksın sen" dedim.
Anlamsızca baktı yüzüme, konuşmamı sürdürdüm:
"İçindeyken hayatımın en mutlu anlarını yaşıyorum.  Orada uzun süre hayatta kalamayacağımı biliyorum fakat ölümün nasıl bir his olduğunu da tam anlamıyla kestiremiyorum.  Bir gün dışarı çıkabilme ihtimalim o kadar düşük ki; nasıl bir yaşamla karşılaşacağımı umursamıyorum bile.

Sonra kendimi dışarda buluyorum birdenbire.  Samimiyetsiz insanların içinde bir yaşam curcunasında.  Ölüm kadar yaşam da korkunç geliyor gözüme.  Ve seni özlüyorum."

"Peki sen?" dedim sonra.  "Senin gözünde ben neyim?"
"Yarak" dedi kısa ve net bir şekilde.
"Nasıl yani?" dedim.
"Yarak gibi adamsın!" deyip içten bir kahkaha attı.

Saçından kavrayıp gözlerinin içine baktım.  Neşe doluydu.  Hiç kimseyi bu kadar sevemezdim.
"İkiniz de hemen buraya gelin!" diye bağırdı evin beyi.  Koşarak yatak odasına gelen hanımı ve oğlu, ne söyleyeceğini beklemeye başladılar hemen karşısında dikilip.  "Hazır ol!"dedi.  Karşısında ikisi birden hazır ol'a geçti.  Çok otoriter bir babaydı.  Evde komutan, mutfakta şef, yatakta Şahin K. oluveriyordu.  İleri seviye yöneticilik eğitimleri almış fakat bu bilgileri sadece evin içerisinde uyguluyordu.

"Bugün dikkatinizi çeken, sıradışı bir olay yaşandı mı bu evde söyleyin bakalım" dedi.  Hanımı tehlikenin farkına varmıştı.  Zaten oğluyla bakıştıklarında önemli bir gerçeğin gizlendiği belli oluyordu.  "Ne olacak ki bey, kahveyi taşırdım bu sabah ama yeminle hemen sonrasında temizledim ocağı." dedi.  Hatta inandırıcı olması için sürdürdü yalanını "valla tertemiz git bak istersen".  Adam çocuğa döndü yüzünü, "peki sen bir şey gördün mü?" dedi.  Çocuk korkarak baktı babasına,  kekeleyerek "ee..şey.. ben sabah altıma işemiştim" dedi.  Sinirden kendini tutamayan baba bir anda sert bir tokatla küçük çocuğu yere yapıştırdı.

Sonrasında hanımına dönüp oğlunu gösterdi, "bunu yaşamak istemezsin herhalde.  Hadi gerçeği söyle. İtiraf et!" dedi.  "Ne öğrenmek istiyorsan ben onu bilmiyorum bey" dedi kadın.  Fakat kar etmedi.  Adam, odasının duvarında asılı olan kelepçelere kadını bağladıktan sonra, arkasını dönüp bond çantasının içinden kırbacını çıkarttı.  Küçük çocuk hayretler içerisinde babasını izlerken, adam karısını kırbaçlamaya başladı.

"Bugün benim cüzdanımı gören oldu mu?" diye bağırdı adam.  Kadın "hayır" dese de adam kırbaçlamaya devam ediyordu.  Bir süre sonra fark etti ki, kadın kırbaca karşı bağışıklık kazanmış ve canı yanmıyordu.  Hatta canı o kadar yanmıyordu ki, adam kırbaçlamayı kesti, kadın hala "vurma bey!" diye bağırmaya devam ediyordu.

Bond çantasına geri dönen adam malzemelerini tekrar gözden geçirdi.  Altlarda saklı duran muştasını bulduktan sonra, ona sevgiyle baktı.  Muştasına öyle bir sevgiyle baktı ki adam, hayatında hiçbir insana böyle bir aşk beslememişti sanki.  "Özlemişim seni eski dostum" dedi.  Muştayı eline geçirip üzerine bir öpücük kondurdu.

Karısının karşısına geçip, "sana tek bir sorum var:  Bugün cüzdanımı kim kurcaladı?" diye sordu.  Kadın susuyordu.  Adam yumruğunu kaldırmış kadının yüzüne vuracakken, kadın birdenbire "O" diye haykırdı.  Gözleriyle küçük oğlunu gösteriyordu kadın.

Adam oğluna doğru yöneldi bu sefer.  Dilinin altından, sabahtan beri sakladığı jiletini çıkarttı.  Çocuk hala yediği tokadın etkisiyle yerdeydi.  Adam eğildi sol eliyle çocuğu yerinden kaldırdı ve duvara fırlattı.  Sağ elindeki jileti havaya kaldırarak üzerine doğru yürüdü.  Çocuk duvara yaslanmış, gözleri sıkıca kapalı ve elleri havada haldeyken "dur!" diye bağırdı.  "Evet cüzdanını ben kurcaladım.  Fakat içinden sadece bir lira aldım.  O parayla da gofret aldım."  diyerek cebinden gofretini çıkartıp gösterdi.  Hemen ardından "bir lira için bu yapılır mı orospu çocuğu?" dedi.




Bunun üzerine baba, çocuğun elinden gofretini aldı, ortadan ikiye böldü.  Yarısını geri verdikten sonra "bu gofrette benim de hakkım var dedi.  İkisi el ele tutuşup, gofretlerini yiye yiye salonun yolunu tuttular.  Hanım bir süre daha duvarda asılı kaldı.

Bu olayın sonrasında; ne anne, oğlunu ele verdiği için; ne baba, karısını dövdüğü için; ne de çocuk, babasının cüzdanından parasını aldığı için pişmanlık yaşamadı.
Sadece bu yazıyı okuyup, benden pişmanlık üzerine ders almayı düşünen okurlar yaşadı.
Havanın durumu nasıl olursa olsun, vapurun dış tarafında oturmak eski zamanlardan kalma bir alışkanlıktır benim için.  Yine bir yaz günü, zar zor yetişip ter içinde kaldığım vapurda, dış tarafta yerimi aldım.  Kitabımı çıkartıp hareket saatinin dolmasını ve rüzgar gelmesini beklemeye başladım.  Henüz bir sayfa yazı okuyabilmiştim ki kapı açıldı ve dikkatimi dağıtacak ses gelmeye başladı.

"Çay isteyen var mı?"

Birkaç kere bunu duyduktan sonra kafamı kaldırıp çaycıyla göz göze geldim.  Hemen bakışlarımı başka yöne çevirdiysem de artık iş işten geçmişti.

Çaycının sesi gittikçe yakınlaşmış, "abi,  çay ister misin?" diye sorup duruyordu.  Başlarda kendi üstüme alınmasam da, sağıma dönüp baktığımda, yaklaşık on kere bu soruyu bana yönelttiğini fark etmiştim.

Çaycı, orta boylu çelimsiz bir adamdı. Dövecek olmasam da, çayı cesurca reddedebilmem için bu özelliklere sahip olması gerekirdi.

Kibarca dönüp, "hayır, istemiyorum" desem de, adam ısrarından bir türlü vazgeçmiyordu.  "Abi, neden istemiyorsun?" diye konuyu uzatmaya başladı.

Bu adam geldiğinden beri bir satır yazı bile okuyamamıştım.  Üstelik vapurun çoktan hareket etmesi gerekiyordu.  Sinirlenip kitabımı kapattım ve "bu sıcakta çay mı içilir?" dedim.

Çaycı ısrarını sürdürüyordu.  Sanki bana satacağı çay sayesinde vapura yakıt alınacak ve hareket edebilecektik.  "Çay hararetini alır abi" dedi gülümseyerek.

Bana bu kadar bilimsel bir veriyle yaklaşınca ne söyleyeceğimi şaşırarak iki-üç saniye duraksadım.  Hemen ardından,  "Çayınızın tadı çok kötü, ille de bir şey vereceksen salep ver bana" dedim sırf terslik olsun diye.

"Bu havada salep içilmez, çay içmelisin.  Belli ki senin başına güneş vurmuş" dedi bilgin bir tavırla.

Sonunda kendimi tutamayarak "Sigarasız çay bir boka benzemiyor anlasana be adam!" diye haykırdım.

Birdenbire ortalık inanılmaz bir sessizliğe büründü.  Çaycı adam yaşadığı şokla, elinden tepsisini düşürdü ve koşarak içeri kaçtı.  Söylediğim son cümle, vapurun duvarıyla kafam arasında belki de on kere yankılandı ve duydukça utancım arttı.  Etrafıma şöyle bir göz attım, hiç kimseden çıt çıkmıyordu.  Genç bir anne, ilkokula yeni başlamış oğlunun kulaklarını tıkamış bana nefretle bakıyordu.  Altmışlı yaşlarda, eski İstanbul beyefendisi diye tabir edebileceğimiz takım elbiseli bir adam, "dünyanın çivisi çıkmış azizim" diye bağırarak kendini vapurdan denize attı.

Kapı tekrar açıldı.  Ağlamaktan gözleri kan çanağına dönmüş olan çaycı, yanında kendisinin belki üç katı büyüklükte bir adamla yanıma geldi.

Adam kulağıma eğilerek kibarca "çay içecek misiniz yoksa içmeyecek misiniz beyefendi?" diye sordu.  Ceketini sağa doğru sıyırarak silahını gösterdi.  Havanın sıcaklığını geçmiş artık ecel terleri döküyordum.  İşlerin kibarlık çerçevesinden çıkması an meselesiydi.  "Memnuniyetle" dedim.  Çayımı vererek uzaklaştılar.  Bütün vapur derin bir oh çekti.

Silahlı adam kapıyı açıp içeriye doğru "çalıştırın" diye bağırdı ve vapur hareket etti.
Güneşin, kavurmayı bırakın, öldürüp bitirdiği bir yaz gününün akşamına doğru, hava ılımaya başlamış, tatlı bir huzur kaplamaya başlamıştı beni.  Mutlu yuvamda oturup müzik dinlediğim sırada telefonumun çalması, bütün huzurumu bir anda kaçırıverdi.  Arayan arkadaşım bir an önce buluşmamız gerektiğini söyleyerek yanına çağırdı.  Hazırlanmam uzunca bir süre aldıktan sonra kendimi evden dışarı atabildim.

Metrobüsle karşıya geçmem gerekiyordu fakat durağa gittiğimde inanılmaz bir kalabalık vardı.  Saatime baktığımda anladım ki iş çıkışı saatiydi.  Aslında saate bakmadan da anlaşılabilecek bir kalabalık vardı ortada.  Bu kadar çok insanın aynı anda işten çıkıyor olması rahatsız edici bir ayrıntıydı.  Bu ayrıntının zararlarını yolculuğum sırasında bolca yaşamıştım zaten.

Sırada kalabalığın durulması için yeni metrobüsler beklerken, arkamda oluşan yeni kalabalığın beni boğmaya başlaması çok da uzun bir süre almamıştı.  Tam en önde durduğumu sanmamla, önümde 3-4 kişinin belirmesi bir oluyordu.  Sonunda binmeye cesaret edeceğim metrobüs geldi, önümde durup kapılarını açtı.  Adımımı atmak üzereydim ki, nereden geldiği belirsiz bir adam, insanları yara yara, önümde iki kolunu açarak kapıyı sadece kendisi geçebilecek şekilde kapattı.  Kafamı bir anda koluna çarpmış olduğum adamdan, bu durumun suçlusu benmişim gibi özür dilemekten de kaçınmadım.  Bu ufak kol darbesinin etkisiyle artık içeride oturacak yer bulamayacağımı idrak etmiş bulunsam da ortalarda bir yerde ayakta dikilmeyi göze alarak metrobüse bindim.

Yakın bir durakta ineceğim için kapıya yakın durmak istesem de dışarıdaki kalabalık üstüme yürüye yürüye beni camın dibine yapıştırmayı başardı.  O andan itibaren aklımda sadece bu kadar insanın arasından geçip nasıl da kapıya ulaşabileceğim sorusu vardı.  İçerisi inanılmaz sıcak olmuştu ve evde yaşadığım o serin huzuru çoktan unutmuştum.  Açılabilecek bir camı olmadığı için sıcağı sonuna kadar hissettiğimiz metrobüste en sonunda arkalardan bir adam dayanamayarak bağırdı.  "KAPTAN KLİMAYI AÇSANA.  İÇERİSİ HAMAM GİBİ OLDU."  Metrobüsümüzün cesur yüreği olarak ilan ettiğim bu 50'li yaşlardaki mert insanın hayatta en katlanamadığı şeyin klimasızlık olduğu belli oluyordu.  Hatta öyle ki; klimasız bir ortamda sinirinden gerçek cesur yürek Mel Gibson'ı bir yumrukla yere serebilirdi.  Şoför de tehlikenin farkına varmış olmalıydı ki,  "Klima zaten açık" diyerek karşılık verdi ayıbını belli etmemek için.  Her nasıl olduysa hemen bu konuşmanın arkasından tatlı bir serinlik yayılmaya başladı içeriye.

Zaman geçiyor, içerisi doldukça doluyordu.  Sıkışıp kaldığım aracın içinde saatime göz atmak istedim, elimi cebime atıp telefonumu çıkarttım.  Henüz 15 dakika geçmişti ve ileride inanılmaz bir köprü trafiği görünmeye başlamıştı.  Telefonumu yerine soktuğum anda sağımda duran kadın şüpheli gözlerle bana bakıp, çantasını diğer tarafına aldı.  Metrobüsün potansiyel hırsızı ilan edildikten sonra, bunları umursamadan kafamda bir melodi canlandırıp sürdürmeye başladım.  Üzerinden bir dakika geçmemişti ki birinin telefonu çalmaya başladı.  Kafamdaki melodiyi tutmaya çalışırken cep telefonu da açılmamakta daha ısrarcı davranıyordu.  O anda kafamı cama vurmak istedim fakat arkamı dönebilecek kadar hareket alanı mevcut olmadığı için bunu bile gerçekleştiremedim.

Gideceğim durağa yaklaştığımda yavaş yavaş, aralardan sinsice ilerlemeye başladım.  Yaklaşık 30 kere pardon diye insanları dürterek yaptığım ilerleyişte, kapının dibinde zafere ulaşmanın haklı gururuyla yüzümde ince bir gülümsemeyle düğmeye basarak kısa bir süre sonra inmeyi başardım.

Bana sorarsanız en iyisi yürümek veya bisiklete binmektir derim.  Fakat hangisidir onu hala çözemedim.

Kalabalık metrobüs fotoğrafı araştırırken de bulduğum bir haberi sizinle paylaşmak istiyorum son olarak.