Intro Text

Merhaba! Ben Ömer. Elektrik Elektronik Mühendisiyim. & Aynı zamanda edebiyat ve fotoğrafçılıkla ilgileniyorum.

eski kelimeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
eski kelimeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Buradaki yazıda da belirttiğim gibi Amat, her İhsan Oktay Anar kitabı gibi pek çok eski kelime içeriyor ancak bu sefer muhteviyata denizcilik terimleri de eklendiği için kimi zaman kelimelerin anlamlarını bilmeden cümleleri anlamak gerçekten imkansız bir hal alıyor. 

Yazarın kendi üslubu, kendi seçimi -ki eserlerine masalsı bir atmosfer ve şiirsellik katması açısından da oldukça keyifli- olabilir ancak bu noktada yayın evinin okura kolaylık sunması gerektiği konusundaki görüşümü tekrar vurgulamak isterim. Bilinmeyen kelimeler özellikle Amat'ta, okuduğum diğer Anar kitaplarına kıyasla çok daha zorlu bir süreç yaratıyor, terim çokluğu cümlenin gelişinden anlam çıkartmayı olanaksız hale getiriyor

Dolayısıyla sözlük çalışmalarım arasında en işlevsel olanı -şimdilik- bu olacak sanıyorum ki. Kelimelerin anlamlarını çoğunlukla TDK, ekşisözlük ve amat.blogcu adreslerinden buldum. Uzun uğraş ve çabalarıma rağmen bulamadığım kelimeler de oldu maalesef. 

Faydalı olması temennisiyle, "Amat Sözlüğü"ne ulaşmak isteyenleri yazının devamına alalım:



Aborda: Bir deniz teknesinin başka bir tekneye, bir iskeleye veya bir rıhtıma yanını vererek yanaşması.
Açevela: Serenlerin aşırılabildiği kadar prasya edilmesi. Bir yere asılan veya çekilen veya su üzerinde yüzdürülerek getirilen herhangi bir cismin bir yere çarpmaması veya kendine yakın bir cisimle çarpışmaması için yapılan bir donanım.
Afyon ruhu: Yatıştırıcı olarak kullanılan afyon tentürü.
Ahar: Hattatların kâğıt cilalamak için kullandıkları nişasta ve yumurta akından yapılan özel bir karışım.
Ahuvah: Ah vah
Akbaldırotu: Zambakgiller (Liliaceae) familyasından, beyaz çiçekli, soğanlı, 80 cm kadar boylanabilen otsu bir bitki. Tükrük otu.
Alabanda: Deniz teknelerinin iç yanları, borda karşıtı.
Alabora: 1.Geminin yan yatması. 2.Bir serenin yatay durumdan düşey duruma getirilmesi. 3.Selamlamak için filika küreklerinin yukarıya kaldırılması. 4.Balığı toplamak için dalyan ağının yukarıya alınması.
Alarga: 1.Açık deniz, engin. 2.Uzaktan, açıktan 3.“Açıktan geç, yaklaşma” anlamında kullanılan bir seslenme sözü.
Alesta: Harekete hazır, tetikte
Almanak: Gökbilim yıllığı; Önemli gökcisimlerinin yer, uzaklık, parlaklık vb. değerlerini bir yıl boyunca, her gün için veren kitap.
Apaz seyri: (yelkenli ile) Rüzgârın geliş yönüne 90 derece ile yapılan seyir
Ariva: Yelkenlilerde gabyaların direklerine çıkmak için verilen komut.
Arkebüz: XV. yüzyılda Fransa'da kullanılmaya başlanan, taşınabilir ateşli silah
Arma: Geminin yürümesine hizmet eden direk, ip, seren, halat ve yelken takımı.
Armadora: (Armadura) Gemide direklere takılı halatları bağlamak için küpeştenin iç tarafında bulunan delikli ve çubuklu levha.
Avara: 1.Üzerinde döndüğü ve kendisini taşıyan milden bağımsız olarak çalışan mekanizma. 2.Kıyıya dayanılarak sandalın açılması için kürekçilere verilen komut. 3.Bir geminin başka bir gemiden veya kıyıdan açılması.
Ay menzilleri: Ayın dünya etrafındaki yörüngesinde aynı noktaya tekrar gelmesi için geçen zaman.
Aylakçı: Temelli işi olmayan işçi.
Ayyuka çıkmak: 1.Ses - yükselmek 2.Dedikodu - herkesçe duyulmak, yayılmak
Azap: 1.Anadolu'nun birçok bölgesinde çiftlik uşağı. 2.Yeniçeriler zamanında gerektikçe sancaklardaki gençlerden toplanıp ordu ve donanmaya katılan asker
Babafingo direği: Yelkenli gemilerde direklerin ve gabyanın üstünde bulunan en yüksek bölüm
Badarna etmek: Denizcilikte, bir halatın aşınmaması için üstünün halat veya koruyucu bir malzeme ile sarılması.
Balçak: 1.Kabza. 2.Kabzanın demir siperi.
Balyemez topu: Eskiden kullanılmış olan uzun menzilli bir çeşit top.
Banlamak: 1.Horoz ötmek. 2.Bağırmak.
Barata: 1.Bilim doktorları ile kardinallerin giydikleri dört köşe külah veya başlık. 2.Osmanlı sarayında genellikle bostancıların, baltacı ve kapıcıların giydikleri, kırmızı çuhadan yapılmış, ucu kıvrık, uzunca başlık.
Baş kıç vurmak: Baştan gelen dalgalarla gemi, başı ve kıçı üzerinde inip kalkmak.
Başeski: 1.En kıdemli kimse. 2.Yeniçeri bölüklerinin en kıdemsiz subayı ve erlerinin en kıdemlisi.
Baştarde: Kadırga türünden bir savaş gemisi.
Binbirdelik otu: Adi kuzukıran, sarı kantaron.
Bodoslama: Gemi omurgasının baş tarafından yukarıya uzanan ağaç veya demir direklerden her biri.
Bonevantur direği: Büyük tekneler için dördüncü direk (?)
Borda: Geminin veya kayığın yanı, alabanda karşıtı.
Borda çalımı: Bir tekne güvertesinin orta kısımdan başa ve kıça doğru yaptığı yukarı eğim.
Brago halatları: Savaş teknesinde topu bordoya bağlayan halat.
Brik: İki direkli, seren yelkenli, birkaç top taşıyan gemi.
Broş atmak: Bir yelkenli teknenin, rüzgâr tam arkadan veya kıç omuzluktan gelirken, rüzgâra doğru dönme isteği.
Bucurgat: Yelken ipi manivelası, vinç; yelken ipini manivelayla çekme işlemi
Bukağı: 1.Ağır cezalıların ayaklarına takılıp ucuna pranga bağlanan demir halka 2.Kaçmaması için hayvanların ayağına takılan zincir, demir köstek.
Bumbarta: (Bombarda) İki direkli bir savaş gemisi türü.
Barba: İhtiyar Rum meyhanecisi
Börk: Genellikle hayvan postundan yapılan başlık
Burgu: Örtü
Buselik: Klasik Türk müziğinde on üç basit makamdan biri.
Cahim: 1.Çok sıcak yer. 2.7 katı olan cehennemin, azabı bakımından 2. şiddetli tabakası.
Camadan vurmak: Şiddetli rüzgarlı, fırtınalı havalarda yelkeni uçlarına camadan düğümü atarak küçültmek.
Canfes: 1.Üzerinde desen bulunmayan, ince dokunmuş, parlak, tok, ipekli kumaş.
Cebeci: Yeniçeri ordusunda silah yapan, onaran ve bakımı ile görevli bulunan, savaşta ordunun silah ve cephanesini ulaştıran yaya kapıkulu ocaklarından bir sınıf asker.
Cırgana: Balık ağı gibi örgü
Cıvadra: Geminin baş tarafından havaya doğru biraz kalkık olarak uzatılmış bulunan direk.
Cinsi latif: 1.Kadın. 2.Güzel, alımlı, hoşa giden kadın.
Cürüm: 1.Suç 2.Yanlışlık, kusur veya hata
Çakşır: 1.Paça bölümü diz üstünde veya diz altında kalan bir tür erkek şalvar
Çanaklık: Gemi direklerindeki gözetleme yeri.
Çargah: 1.Türk müziğinde “do” perdesinin adı. 2.Bu perdede karar kılan makam.
Çarmık: Yelkenli kayık direklerinin çevresinde bulunan ip veya teller,
Çayırmelikesi: Gülgillerden, beyaz veya pembe çiçekli, bahçelerde süs bitkisi olarak yetiştirilen bir ağaççık, erkeçsakalı, keçi sakalı
Çekeleve: Kıç tarafı yüksek hızlı giden yelkenli.
Çektiri: Yelkenleri olmakla birlikte kürekle de yol alan eski zaman gemisi, çektirme
Çıfıt otu: Sedefotugiller familyasından, çayırlarda yetişen, küçük çiçekli bir bitki, kokarsedefotu
Çiroz: 1.Yumurtasını atarak zayıflamış uskumru balığı. 2.Bu balığın kurutulmuşu. 3.Çok zayıf (kimse).
Çopur: Yüzü çiçek hastalığından kalma küçük yara izleri taşıyan, aşırı çiçek bozuğu olan (kimse)
Çuha: Tüysüz, ince, sık dokunmuş yün kumaş
Daltaban: 1.Yalın ayak (kimse). 2.mec. Aşağılık, serseri.
Debdebe: Görkem
Deberan: Sevr burcu
Def-i bela: Başa gelen belayı savma.
Defter-i kebir: Büyük defter.
Demir bakire: Suçluları idam etmek için kullanılan, demirden ve içine bir insanın sığabileceğin büyüklükte yapılmış, kapağında sivri çiviler bulunan bir çeşit kutu.
Demir taramak: Gemi, rüzgâr veya akıntı yüzünden çıpasını sürümek.
Destar: 1.Sarık. 2.Örtü.
Destemora: Direğin ucuna takılan, içinden bu direğin üstüne basılan ikinci bir direk veya çubuğun geçirildiği tahta parça.
Deyus: (Deyyus) Karısının veya kendisine çok yakın bir kadının iffetsizliğine göz yuman (kimse).
Dıraverç: (Tıraverse yapmak) geminin bir limana girmeden liman önünde ve seyir halinde bulunması. Limanın girişe kapalı bulunması veya kotu hava koşulları sahile doğru gitmeye elverişli olmadığı hallerde gemilerin demirlemeden açıkta seyir etmesi durumu.
Dilharap: (Dil harab) Gönlü yıkılmış
Dimağ: 1.Beyin 2.Bilinç, zihin
Dirise etmek: Bir taraftan bir tarafa dönme, rüzgarın yön değiştirmesi
Dişbudak: Zeytingillerden, kerestesi sert ve değerli bir ağaç, demircik
Divit: Hokkadaki mürekkebe batırılarak yazı yazmaya yarayan ve değişik uçları olan bir tür kalem
Dolama: Giysilerin üstüne giyilen, önü açık bir tür üstlük
Dukalık: Bir dukanın yönetiminde bulunan ülke
Dulaptalotu: Yüksek yerlerde yetişen, meyveleri kırmızıya yakın, yaprakları açık yeşil olan güzel kokulu bir ağaççık.
Eftamintokofti: Kuyruklu yalan.
Emyal cetveli: Mil (uzunluk birimi) cetveli.
Eskadron: Süvari bölüğü
Eskiv: Yüze gelen bir darbeye karşı yapılan, bel ve boyun bükerek savuşturma hareketi
Esmeril: Zımpara
Eyyam: Günler
Eza: Üzme, sıkıntı verme, üzgü
Faça etmek: Serenleri başa veya geriye doğru çevirerek yelkenleri sarmak.
Falya tavası: Topları ateşlemek için ağız otunun konulduğu yer
Fanus feneri: Süslü, ayaklı fener
Farekulağı: Scrophulariaceae familyasına ait mavimsi, pembemsi, kırmızımsı veya beyazımsı taç yaprakları bulunan bir veya çok yıllık su bitkileri.
Fehamet: 1.Büyüklük, ululuk. 2.Değer.
Fersah: 1.Yaklaşık 5 kilometrelik bir uzaklık ölçüsü. 2.mec. Çok uzun mesafe, uzaklık.
Fırıldakçı: Düzen çeviren, düzenci, dolap çeviren kimse
Fırkateyn: Üç direkli, bir tür yelkenli savaş gemisi.
Fika yapmak: Elin başparmağının şehadet parmağının iç kısmı ile orta parmağın dış kısmı arasına yerleştirilip elin de yumruk gibi büzülmesi sonucu meydana gelen hareket, nah çekmek.
Filador: Çarmıhların gerilmesi için kullanılan sistem
Filuri: Frenk guldeninin Türkçesi
Flandra: Genellikle ince bezden yapılmış, uçkurluk bölümü dar, kurdele biçiminde bayrak.
Flok: Geminin cıvadrasına çekilen üçgen yelken.
Foga maytabı: Barut tipi bir maddeyle kaplı demir ateş çubuğu
Fora: 1.Yelken açtırma, mayna karşıtı. 2.Yelkenleri açtırmak için verilen komut: Fora yelken!
Foravele: Sarılı bulunan ve yağmurdan ıslanmış bulunan yelkenleri kurutmak maksadıyla açmak için verilen komut
Forza: Köle
Füle: Adım aralığı
Gabya: Ana direk ile babafingo çubuğu arasındaki çubuk veya yelken
Gabyar: Yelkenli gemilerde yelken, arma, seren ve bütün bunlara ait her tür işi yapan görevli, gabyacı.
Gargaraya getirilmek: 1.Gürültüye, karışıklığa boğarak bir sözün veya bir işin etkisini azaltmak, dağıtmak, dikkatten kaçırmak; 2.Kandırmak, aldatmak.
Garot: İdam yerine, yavaş yavaş boğarak gerçekleştirilen ölüm cezası
Gayb: Beş duyuyla algılanabilenin ötesinde olan
Gebergah olmak: Ölmek
Gerdaniye: Klasik Türk müziğinde ince sol notasını andıran perde ve bir makam adı.
Gofer ağacı: Tevrat'a göre Nuh’un gemisinin yapıldığı ağaç. Bir çeşit selvi ağacı ve Lübnan sediri gibi tanıtımlar mevcut.
Gomar: Beşiklerin üst kısmının bir ucundan öbür ucuna uzatılmış odun.
Gomina: Deniz milinin onda birine tekabül eden ölçü birimi. (185.2 metre)
Grandi direği: Geminin baştan ikinci direği.
Griva: Demirin kullanımından önce, demiri griva babasına çekmek ve bağlamak için kullanılan palanga
Güherçile: Tarımda gübre, hekimlikte ilaç olarak kullanılan, barut vb. patlayıcı maddeler yapımına yarayan, beyaz renkte ve ince billurlar durumunda birleşik bir madde, potasyum nitrat, barutun hammaddesi
Gülbank: Hep bir ağızdan ve makamla yapılan dua veya ant
Gündoğusu: Doğu rüzgarı
Güveyfeneri: Patlıcangillerden, kırmızı ve ekşimsi meyvesi idrar söktürücü olarak kullanılan, çok yıllık ve otsu bir bitki, gelin otu
Hakir: Aşağı görülen, değersiz
Hara: Atların yetiştirildiği ve bakımlarının yapıldığı, hayvanların rahatça hareket etmelerini sağlayan alanların bulunduğu tesis
Harbi: Ateşli silahların içini temizlemekte kullanılan çubuk, harbe
Hassa: Özellik, hasiyet
Haviye: Issız, tenha yer, çöl.
Hayali: Gölge oyunu ustası.
Haydarın kasası: 1.Denizin dibinde yaşadığı düşünülen kötü ruhun Osmalıca ismi 2.Denizin dibi
Hayret-i mucip: Hayret gerektiren
Heyula: Korkunç hayal
Hıyarcık: Lenf yumrularının ve özellikle kasık lenf yumrularının yangılanarak şişmesi, bubo.
Hilat: Kaftan
Hisa: Bir şeyi yukarı kaldırmak anlamındaki denizcilik terimi
Hora tepmek: 1.Hora oynamak: 2. Ayaklarını vurarak gürültü etmek.
Hub: Farsçada güzel
Humbara: Demir veya tunçtan dökülmüş, yuvarlak ve boş olan içine patlayıcı maddeler doldurulup havan topu veya el ile atılan, yuvarlak bir tür bomba, kumbara
Hurç: 1.Genellikle yelken bezinden veya meşinden yapılmış büyük heybe. 2.Çeşitli kumaşlardan yapılan, içerisine battaniye, yorgan vb. eşya konulan özel çanta.
Hutame: Cehennemin beşinci katı
Hülle: Medeni Kanun'un kabulünden önce, kocasından üç kez boşanan kadının, yine eski kocasıyla evlenebilmesi için yabancı bir erkeğe bir günlüğüne nikâh edilmesi.
Hüseyni: . 1. Klasik Türk müziğinde dügâh perdesinde karar kılan bir makam. 2. Klasik Türk müziğinde mi notası.
Irmık halatı: Yelken gemilerinin kendilerini çektirmek için çekici filikaya verdikleri halat
Iskanca: Nöbet, vardiya veya küreği değiştirmek.
Iskarmoz: 1.Gemilerin kaburgalarını oluşturan eğri ağaçların adı. 2.Kürek takmak için kayık ve sandalın yan kenarına dikine yerleştirilmiş ağaç çubuk.
Iskarpela: Tahta, metal veya taşı işlemeye yarayan çelik araç.
Iskarta: 1.Bazı iskambil oyunlarında kullanılması gerekmediğinden bir yana bırakılan kâğıtlar. 2.Herhangi bir nedenle değerini yitirmiş mal
Iskota: Büyük yelkenleri yönetmek için kullanılan ip.
Istralya: 1.Gemide direk ve çubukları baş tarafından yani burundan tutan halat. 2.Geminin kaburgalarını birbirine bağlayan demir kuşak.
İğdiş: Erkeklik bezleri çıkarılarak veya burularak erkeklik görevi yapamayacak duruma getirilmiş (hayvan ve özellikle at).
İhya olmak: 1. Daha iyi bir duruma gelmek 2.Mutluluğa kavuşmak 3.Bayındır duruma getirilmek.
İntibak etmek: 1.Uyum. 2.İki şeyin ölçülerinin birbirini tutması.
İsevi: Hristiyan.
İskandil: 1.Denizin derinliğini ölçme. 2.Bu iş için kullanılan araç
İskandil salvosu: İskandil kurşunlarının bağlandığı işaretli salvo
İskele alabanda: Dümeni sol yana doğru sonuna kadar çevirme komutu.
İskele: Geminin sol yanı.
İskota: Yelkenleri açmak ve tutmak için alt köşelerine bağlanan halat, zincir ve palangadan oluşan donanım
İstimna etmek: Mastürbasyon.
İstinga etmek: Yelkenleri toplamak.
İstinga: Yelkenleri toplamak için kullanılan halat.
İstisna akitli/İstisna akdi: Bir bedel karşılığında belli bir eserin yapılması taahhüdünü içeren sözleşme
İstralya: 1.Gemide direk ve çubukları baş tarafından yani burundan tutan halat. 2.Geminin kaburgalarını birbirine bağlayan demir kuşak.
İzinname:  1.Bırakma veya çıkarma kâğıdı. 2.Bir nikâhın kıyılması için kadı tarafından verilen izin kâğıdı.
Kabzetmek: Teslim almak, ele almak
Kadem: 1.Ayak. 2.Uğur 
Kadırga: Hem yelken hem kürekle yol alan, özellikle Akdeniz'de kullanılmış bir savaş gemisi
Kadırga: Harmanın rüzgâr alan tarafına ekin demetleriyle yapılan engel.
Kalafat yapmak: Geminin kaplama tahtaları arasını üstüpü ile doldurup ziftleyerek su geçirmez duruma getirme işi
Kalafatçı: 1.Gemi ve kayıklarda kalafatlama işini yapan kimse. 2.Kalafat yapan veya satan kimse.
Kalyon:  Yelkenle ve kürekle yol alan savaş gemilerinin en büyüğü.
Kampana: 1.Çan. 2.Tekerleğin dingil üzerindeki fren mekanizması.
Kantarlı: Çok ağır
Kanun-ı Kadim: Osmanlı Devleti'nde önceden beri gelen kanunlara verilen isim
Kaptanı derya: 1.Osmanlı donanmasının komutanı 2.”Denizler kaptanı”
Kaput: . 1.Asker paltosu 2.Otomobil, kamyon vb. motorlu taşıtlarda motoru örten açılır kapanır biçimdeki kapak. 3.Prezervatif.
Karabina:  Namlusu genellikle yivli, kısa ve hafif bir tüfek
Karaka:  Namlusu genellikle yivli, kısa ve hafif bir tüfek
Karakullukçu: İşçi, gündelikçi- Yeniçeri ocağı bölük ve ortalarında odaları ve odaya gelen konukların ayakkabılarını temizlemek, yemek kaplarını yıkamak ve benzeri işler görmekle yükümlü er.
Karavel: Çift motorlu bir uçak türü.
Karayel: Kuzeybatıdan esen, genellikle soğuk, kimi kez fırtına niteliğinde yerel rüzgâr.
Karayel: Kuzey Batı’dan esen rüzgâr
Kasavela: Gemi yelken ve tenteleri ile personele ait çamaşırların kurutulması için pruva gönderi ile geri tarafındaki bir yere gerilen halat.
Kasavet: Üzüntü, tasa, kaygı, sıkıntı.
Kastanyola: 1.Bir çarkın dişlerine takılıp geriye doğru dönmesini önleyen dil. 2.Akan gemi zincirini sıkarak durdurmak için kullanılan, güverte locasının altına konmuş, hareketli demir kol.
Kavanço etmek: 1.Yelkeni bir bordadan öbür bordaya geçirme. 2.Değiştirme, aynı türden bir şeyin yerine bir başkasını koyma. 3.Bir işi başka birine yükleme, başına sarma.
Kavela: Halatların dikişlerinde kullanılan demir veya ağaç kama.
Kaygusuz:  Osmanlı zamanında esrara verilen ad
Kazan-ı Şerif: Yeniçeri ocağına bağlı kişilerce kutsal sayılan, Hacı Bektaşı Veli'nin içinden yemek yediğine ve yedirdiğine inanılan büyük ve görkemli pişirme kabı.
Kebire (gebre) otu: Sürekli yeşil kalan çalı görünümünde bir bitki, kebere, kapari (Capparis).
Kemere:Güvertenin döşenebilmesi için posta uçlarını birleştiren enine (omurgaya dik) konan kısımlar.
Kerime: Kız evlat
Kerkmek: Sapık amaçla birisinin arkasına değmek, sürtünmek.
Kerte:  1.İşaret için yapılmış çentik veya iz, kerti. 2. Derece, radde 
Kıç: Deniz teknelerinde art taraf
Kılağı: Taş üzerinde bilenen bir kesici aracın keskin yüzüne yapışan ve aracın iyi kesebilmesi için, yağlanmış yumuşak taşla kaldırılması gereken çok ince çelik parçaları, zağ.
Kırlangıç (gemi türü): Osmanlı donanmasında yer alan, karakol ve keşif işlerinde kullanılan, yelkenli ve kürekli küçük bir tür savaş gemisi
Kırmızı zırnık: Kırmızı arsenik
Kıyam etmek: (kıyam) 1.  İslam inancına göre, ölümden sonra yeniden dirilip ayağa kalkma. 2.Namazda ayakta durma. 3.Ayağa kalkma, ayakta durma. 4.Bir işe girişme, kalkışma, teşebbüs etme. 5.Ayaklanma, başkaldırma, karşı gelme
Kitabül İber: İbretler Kitabı – İbni Haldun (14. yy)
Kitre: Gevenden çıkarılan bir tür zamk, kestere.
Kolomborne: 14.-15. yüzyıllar arasında kullanılan bir tür uzun namlulu kaval top
Konç: Ayağa giyilen şeylerde ayak bileğinden baldıra doğru olan bölüm
Köçek:  1.Kadın kılığına girip oynayan erkek 2.Ağırbaşlı davranışları olmayan kimse.
Kös: Savaşlarda, alaylarda at, deve veya araba üzerinde taşınan ve işaret vermek için kullanılan büyük davul.
Kuburluk: 1.Tabanca kılıfı. 2.Kuburun konduğu yer
Kukumav kuşu: Aykuşgillerden, Avrupa, Asya ve Kuzey Afrika'da yaşayan, kahverengi tüylerinin üzerinde beyaz benekleri olan, başını 180 derece çevirebilen bir baykuş türü, kukumav
Kuzine: 1.Hem ısıtmaya hem de üzerinde veya içinde yemek pişirmeye yarayan büyük mutfak sobası. 2.Gemilerde yemek pişirilen yer
Külah giydirmek: Hile ile, oyunla aldatmak.
Külhan: Hamamları ısıtan, hamamın altında bulunan kapalı ve geniş ocak, cehennemlik
Künder: Gönder.
Küpeşte:  Gemide güverte hizasında ıskarmoz bağlarına tutturulan dikmelerin dış yüzlerine kaplanan kaplamaların oluşturduğu siper, borda kaplamalarının en üstü, güverteden yukarı kalan bölüm, korkuluk, parapet
Küpleme: Karında su birikmesi sebebiyle oluşan, şişmeyle beliren hastalık.
Küthüda: (Kethüda) Zengin kimselerin ve devlet büyüklerinin buyruğunda çalışan, onların birtakım işlerini gören kimse, kâhya.
Kütüklük: İçine şarjöre geçirilmiş tüfek fişeği konulan ve palaska kayışına geçirilen kösele çanta, fişeklik.
Laşka: (Laçka) Gemi halatının gevşetilip boşa bırakılması.
Lava etmek: 1.Bir filikayı ilerletmek; 2.Birini çekiştirmek.
Lenger: 1.Yayvan ve kenarları geniş, büyük bakır kap  2.Bu kabın alabileceği miktarda olan 3.Gemi demiri.
Leza: Cehennemin yedi kapısından biri
Livata: Oğlancılık.
Lombar: Gemi bordalarına, küpeştelerine açılan dörtgen biçiminde delik.
Manivela: 1. Bir ucunun bağlı bulunduğu bir nokta çevresinde dönen kol 2.Kaldıraç
Mantilya: Serenleri direk ve çubuklara asmak ve serenleri güverteye paralel tutmak için seren cundalarından direğe alınan halatlar.
Mapa: 1.Ucu halkalı cıvata. 2.Gemi içini aydınlatmaya yarayan, içinde zeytinyağı bulunan siperli fener.
Marinel: Usta denizci
Marsipet: Serenlerin cundalarından alınarak hamaylısına donatılan ve yelkenlerin sarılmaları sırasında gabyerlerin ayaklarını bastıkları halatlar.
Masat: Bıçak bilemeye yarayan çelikten, çubuk biçiminde araç
Mayıştıra: (Mayıstıra) Tek olarak kullanıldığında grandi ana direği üzerine açılan kare yelkeni ifade eder. Bu yelkenin açıldığı serene de mayıstra sereni denir.
Mazgal: 1.Kale duvarlarında iç yanı geniş, dış yanı dar delik. 2.Yağmur sularını kanalizasyon şebekesine çekmek için kullanılan üzeri parmaklıklı demirle kapatılmış delik.
Meç: Süngü gibi yalnız batırılarak yaralamaya yarayan, kısa, düz ve ensiz kılıç.
Meftun: Tutkun, gönül vermiş, vurgun
Merhale: 1.Derece, basamak, aşama, evre  2.Varılması istenen noktaya kadar aşılması gereken yerlerin her biri, konak, menzil 3.Bir yolcunun sekiz saatte gidebileceği mesafe.
Mıklep:  Ciltli kitapların sol cilt kapağında bulunan ve okunmakta olan yeri belli eden, ucu üçgenimsi, katlanabilir parça.
Mihenk taşı: Altın, gümüş vb. madenlerin ayarını anlamak için sürtüldükleri bir tür taş, mihenk, denek taşı.
Mil-i bahri: Deniz mili
Miyama: Kare yelkenlerin serenine bağlanan miyama yakalarını sağlamlaştırmak için yelken bezi üzerine dikilen ensiz bez.
Mizan: 1.Terazi. 2.Tartı, ölçü aleti. 3.Ölçü. 4. Sağlama. 5. Bir tüccarın, ticari durumunu, işinin genel sonucunu gösteren, belirli zamanlarda yaptığı hesap özeti.
Mizana direği: 3 direkli bir yelkenli gemide en kıçtaki direk
Morile etmek: Babaya birkaç kere volta edilmiş halatın boşaltılması için voltalarının teker teker işletilerek gevşetilmesi.
Muhayyer: 1.Beğenilmediğinde geri verilmek şartıyla alınan (eşya vb.). 2.Türk müziğinde bir makam.
Muhayyile: Hayal gücü:
Mumcubaşı: Osmanlı İstanbul’unda geceleri sarhoş veya fenersiz gezen ahaliyi falakaya yatıran düzen sağlayıcı
Muteber: 1.Saygın, itibarı olan, hatırı sayılır, sözü geçer 2.İnanılır, güvenilir. 3.Değerli 4.Geçerli.
Muvazi: Paralel.
Mücef: İçi boş
Mürdesenk: Doğal kurşun oksit (PbO).
Müsademe: Bir geminin diğer bir gemiye çarpması
Müsemma:  Ad verilmiş, adı olan.
Mütebahhir: Geniş, derin bilgisi olan.
Müteveffa: Ölmüş, ölü (kimse).
Narh:  Tüketiciyi korumak amacıyla, özellikle temel ihtiyaç maddeleri için resmî makamlarca belirlenen ve her yerde geçerli olan fiyat.
Necaset: 1.Pislik. 2.Dışkı, ters
Neft yağı: Çoğunlukla boyacılıkta kullanılan, petrol türevlerinden bir çeşit mineral yağ, neft yağı.
Neta: Muntazam, düzgün, tertipli, emniyetli anlamlarında
Paçamora: Denizcilerin peksimet kırıklarını bir karavana içinde ıslattıktan sonra üzerine yağda kavrulmuş soğan dökerek yaptıkları yemek.
Odabaşı: 1.Hanlarda çalışan uşakların başı  2.Yeniçeri kuruluşunda görevi alaylarda selam törenlerini düzenlemek ve yönetmek olan subay.
Omurga: 1.Sırt boyunca uzanarak vücuda destek sağlayan, kemikten, kıkırdaktan veya her ikisinden oluşan, içinde omuriliği barındıran kemik yapı. 2.Gemi kaburgasının aşağı taraftan bağlı bulunduğu boy ekseni doğrultusunda boydan boya geçen ana yapı ögesi 3.Bir şeyin varlığı ile ilgili en önemli bölümü, temel, belkemiği, esas.
Omuzluk: 1.Apolet. 2.Gemilerde baş ve kıç bölümlerinin her bir yanı. 3.Omza alınıp iki ucuna yük asılan kısa sırık, çiğindirik.
Orduyu Hümayun: (Ordu-yi Hümayun) Osmanlı Ordusu
Ortalar: Yeniçeri Ocağında tabur
Örselemek: 1.Yıpratmak, eskitmek, hırpalamak, zedelemek  2.Gücünü azaltmak, canlılığını gidermek, sarsmak
Paladaor çakmak:
Palamar vermek: 1.Gemileri iskele, rıhtım veya şamandıraya bağlamaya yarayan kalın halat. 2.Trol ağlarında maçaları kapılara, kapıları da kanatlara bağlayan üç burgata uzunluğundaki sentetik veya bitkisel halat.(palamar)
Palanga: Bir halatla makaralardan oluşturulan, ağır cisimleri kaldırmaya, sağa sola döndürmeye yarayan düzenek.
Palankete: Birbirine zincirle bağlı iki gülleden oluşan, eski deniz savaşlarında yelken direğini ve bizzat yelkeni ortadan kaldırmak için tasarlanmış top güllesi.
Palaserte: Ana direklerle çarmıklar arasındaki açıyı büyültmek ve küpeşteleri serbest bırakmak için direkler hizasında bordalardan dışarıya doğru uzatılmış ve bordalara sağlamca bağlanmış ağaç kütükler.
Palavra güvertesi: Eskiden harp gemilerinde topların bulunduğu güverte
Parakete: Gemi hızını ve aldığı yolun miktarını gösteren cihaz. Gemi teknesinden elle veya sabit bir delikten sarkıtılan parakete, tekne altında akan suyun hızına bağlı olarak çalışır.
Pasa etmek: Denizcilikte zor hava şartlarındaki ya da tehlikedeki bir tekneden, tekneyi hafifletmek için yük atılması anlamına gelir.
Pasaparola: Bir birliğe verilen ve ağızdan ağıza bütün askerlere yayılan emir.
Payanda:  Destek
Paye: 1.Rütbe 2.Derece, aşama
Payzen: Hapsedilmiş
Perdahlamak: 1.Parlatmak. 2. Birini asılsız sözlerle kandırmaya çalışmak. 3.Sövmek, küfretmek.
Pespaye: Alçak, soysuz, aşağılık
Pırasya: (Prasya) Yelkenleri rüzgarın estiği tarafa çevirebilmek için yelkenlerin açıldığı serenlerin cundalarından (uçlarından) donatılan hareketli halatlar. Donatıldıkları serenleri isimleri ile anılırlar.
Portollano: (Portolon) Bir limanın veya herhangi bir koyun büyük ölçekte yapılmış haritaları.
Posta: Üzerine kaplama tahtalarının [veya saçların] bağlandığı ağaç veya maden eğriler [kaburga]
Pruva:  Geminin veya sandalın ön tarafı, baş bölümü
Pulatka: Tayfalara sezon başında verilen bir tür avans.
Puta: Yerine koymak, donatmak (puta kürek)
Rahne: Gedik
Rampa etmek: 1.Taşıt bir yere, bir şeye veya bir başka taşıta yanaşmak  2)Birinin içki masasına çağrılmadığı hâlde oturmak.
Rampacı: . Deniz savaşlarında, borda bordaya savaşıldığında karşı gemiden gelen saldırıları önleyen veya düşman gemisine atlayıp savaşan er
Randa yelkeni: Bir yelkenli geminin en geride bulunan yan yelkeni.
Raspa: 1.Demir, tahta yüzeylerdeki boya, pas vb.ni çıkarma, pürüzleri gidermek amacıyla kullanılan iri dişli bir törpü. 2.Kunduracılıkta köselenin yüzünü sıyırmaya ve perdahlamaya yarayan alet.
Rayiha:  Koku, güzel koku
Redingot: Arkası yırtmaçlı, etekleri uzun, çift sıra düğmeli, resmî erkek ceketi
Remil: Kum falı.(detaylı bilgi için bkz: remil falı)
Revnak: Parlaklık, göz alıcılık.
Risale: Kitapçık
Roda: Kullanılmamış, açılmamış halat sargıları.
Rüzgar üstü: Orsa, boca karşıtı.
Sabık: Geçen, önceki, eski
Sacayağı: 1.Üzerine tencere, tava vb. koymaya yarayan, ateş üzerine oturtulan, üç ayaklı çember veya üçgen biçiminde demir destek, sacayak. 2.Her zaman dayanışma içinde olan kimseler, sacayak.
Safra:Geminin denize elverişli bir durumda bulunması için zorunlu koşullardan biri olan su çekimi ve dengeyi sağlamak amacıyla gemiye alınan ve gerektiğinde yüksüz olarak da yolculuk edebilmesine olanak sağlayan su, kum veya taş gibi fazla ağırlıklar.
Sağaltmak: Sağlığa kavuşturmak, iyileştirmek, iyi etmek, tedavi etmek.
Saki:  İçkili toplantılarda içki dağıtan kimse.
Sallasırt etmek: Sırtına almak, yüklenmek
Salta: Volta edilmiş bir halata boş verilmesi için verilen komut.
Salta Etmek: Gergin bir vaziyette bulunan bir halatı biraz kaçırmak
Salvo: Yaylım ateşi
Salya: Kullanılacak veya kullanıldıktan sonra artan halatların güverte üzerine sıra sıra uzunlamasına yatırılması
Salya Etmek: Bir şeyi bir taraftan bir tarafa aşırarak çekmek.(Zincir veya halatı uzunluğu yönünde çekmek)
Sancak: 1.Bayrak, liva. 2.Çoğunlukla askerî birliklere verilen yazı işlemeli, kenarları saçaklı ve gönderli bayrak. 3.Gemilerin sağ yanı. 4.Osmanlı yönetim teşkilatında illerle ilçeler arasında yer alan yönetim bölümü, mutasarrıflık.
Saraç: 1.Koşum ve eyer takımları yapan veya satan kimse. 2.Koşum ve eyer takımlarını işleyen ve süsleyen kimse. 3.Deri, muşamba vb.nden bavul, çanta yapan kimse.
Savatlanmak: Gümüş üstüne kurşunla kara nakışlar işlenmek
Savlo: Sancak çekmekte, işaret kaldırmakta kullanılan bir veya bir buçuk burgata ölçüsündeki ince halat.
Segah: Klasik Türk müziğinde si perdesi ve bu perdedeki makam.
Seğirdim: Top atıldığında kundağın geri tepmesi.
Selam ağası: 1.Padişah bir yere gittiği zaman yanında bulunan ve karşılamaya gelenleri onun adına selâmlayan görevli. 2.Sadrazam ve vezirlerin yanında karşılama işlerini düzenleyen görevli.
Selviçe: Yelkenli bir gemi armasındaki hareketli halatlar.
Seraylakçı: Aylakçıların başı
Serbaz: Yürekli, yiğit, korkusuz (kimse).
Serdümen: 1.Dümen kullanmakla görevli bilgili ve deneyimli tayfa. 2.Savaş gemilerinde çavuştan yüksek bir aşamada bulunan er.
Seren: 1.Yelkenli gemilerde üzerine dört köşe yelken açmak ve işaret kaldırmak için direğe yatay olarak bağlanan gönder
Serpuş: Başlık
Sintine: Gemi makine ve kazanlarının bulunduğu kısmın zeminin altında, genellikle ambar güvertesinin altında kalan ve gemi içinden sızan sularla makine ve kazan dairelerinden akan yağ yakıtların toplandığı en alt kısım.
Sorguç: 1.Bazı kuşların tepelerinde bulunan uzunca tüy, tuğ 2.Padişahın ve vezirlerin başlıklarına takılan tüy ya da püskül biçimindeki süs.
Sökün etmek: 1.Birdenbire görünüp arkası kesilmeden gelmek 2.Çözülmek.
Sunturlu: 1.Yaman, adamakıllı, dehşetli 2.Gösterişli, görkemli:
Süfli: 1.Aşağı, aşağılık, bayağı, adi. 2.Kılıksız, pis kılıklı, hırpani.
Sünbüle: 1. Başak. 2. Başak burcu. 3. Türk müziğinde bir makam.
Süreyye: Ülker yıldızı
Şahi top: Zarbazan denilen topun en büyük türü
Şalopa/Şalupa: Küçük bir gemi gibi kullanılabilen büyük sandal.
Şarteyn: Hamel yıldızı
Şeddeli eşek: Çok kaba ve yeteneksiz kimse.
Şevval ayı: Hicri takvime göre ramazandan sonra gelen ay, bayram ayı.
Şeytantersi: 1.Maydanozgillerden, Orta Asya'da ve Akdeniz ülkelerinde yetişen, kalın köklü, sarı çiçekli, pis kokulu bitki, baldırgan 2.Bu bitkiden elde edilen ve hekimlikte kullanılan reçineli zamk.
Tafsilat: 1.Ayrıntı. 2.Ayrıntılı açıklama
Tağşiş etmek: Karıştırmak
Tahkim etmek: Kuvvetlendirmek, sağlamlaştırmak
Talak-ı selase: İslam hukukunda erkeğin karısını üç kez boşamasıyla evliliğin kesin olarak sona ermesi.
Talimar: Baş bodoslamasından omurgaya kadar uzanan, cıvadra donanımına desteklik etmek amacıyla konulan ekleme.
Tarazlanmak: 1.Kumaşın üzeri tel tel ipliklerle kaplanmak, iplikleri kabarmak. 2.Saç dağınık, karışık olmak, tel tel kabarmak. 3.Deri pütür pütür olmak. 4.Çatallaşmak:
Tavlon: Çok güverteli gemilerde üsten itibaren aşağıya doğru beşinci güverteye verilen ad
Tavşan dudağı: Kalıtımsal nedenlerle ortadan yarık olan üst dudak
Tebliğ etmek: Bildirmek
Tekmili birden: Tümü, hepsi.
Teyakkuz: Uyanıklık.
Tezakir: Antolojinin çoğulu; birden fazla yazar veya şairin eserlerinin bulunduğu eserler.
Tıraka: 1. Geminin rüzgâr üstüne veya altına dönmesi için yelkenlerin bazısını gevşetme, bazısını germe işlemi. 2. Makaraları birbirine kavuşan bir palangayı açıp uzatma işi.
Tomar: Topun içini silmekte kullanılan, ucu fırçalı çubuk.
Tonilate: (Tonilato) Gemilerin alabileceği yükü belirtmekte kullanılan, bir tona eşit birim
Torlak: 1.Derviş. 2.Genç, toy. 3.Henüz evcilleşmemiş, alışmamış (hergele).
Trinketa yelkeni: Tirinket sereni üzerine çekilen yelken.
Trinket: Pruva direğinde en altta bulunan ana seren.
Ulufe: Osmanlılarda kapıkulu askerlerine, saray ve devlet kuruluşlarındaki bazı görevlilere üç ayda bir verilen ücret.
Usturlab: Güneş ve yıldızların gözerimi yüksekliklerini ölçüp buradan zaman hesabı yapmayı sağlayan eski bir gözlem aracı.
Usturmaça: Her tür deniz aracının rıhtım, iskele gibi yerlere yanaşmaları sırasında olabilecek çarpmaları önleyici nitelikte halat, ağaç, lastik, plastik gibi esnek malzemeden yapılmış, sabit veya taşınabilir yastık.
Uskuna: 8-15 ton yük taşıyan iki direkli bir gemi.
Üleştirmek: 1.Pay ederek dağıtmak, bölüştürmek. 2.Herkesin payını kendisine vermek, bölüp dağıtmak, tevzi etmek.
Üstüpü: Gemi kalafatında, işliklerde, buharlı makinelerde, temizlik işlerinde, otomobilcilikte kullanılan didilmiş kendir
Varda: “Dikkat et, savul, destur” anlamlarında bir seslenme sözü.
Vardiyan: 1.Tersanelerde tutuklular için yapılan yer, zindan. 2.Savaş gemilerinde gemi içindeki direktifleri ilgililere ulaştıran pasaport.
Varta: Tehlikeli durum
Velena: Yelkenli gemilerde iki direk arasında gerilen üçgen yelken.
Venedik dukası: Venedik altın parası
Viya: 1.Dümeni ortaya alarak gemiyi bulunduğu doğrultuda yürütme. 2.Gemiyi belirli bir doğrultu verildikten sonra, aynı doğrultuda tutması için dümenciye verilen komut.
Volta: 1.Bir halatı bir yere bir kez dolama veya babalara yöntemince sarma. 2.Zincirin demire veya iki zincirin birbirine dolanması. 3.Geminin rüzgâra karşı gidebilmek için sağa sola zikzak yapması. 4.Sürekli aşağı yukarı gidip gelme, yürüme, dolaşma.
Yalım: 1.Alev 2.Kılıç, bıçak gibi kesici araçların keskin yüzü.
Yalpa: Rüzgâr veya dalgaların etkisiyle geminin bir sancağa, bir iskeleye yatıp kalkması.
Yedekçi: 1.Bir hayvanı yedeğe alan kimse. 2.Akıntıya karşı kayığı iple karaya çeken kimse, kolancı
Yelkenin yapraklanması: Yelkenin rüzgarla doldurulamamasından kaynaklanan sağa sola dalgalanması, titremesi.
Yemleme barutu: Ana barut hattını tutuşturmaya yarayan ilk ateşleme barutu.
Yılankavi: Dolambaçlı, dolanarak giden
Yılansafrası: Kükürdü kreç sütü ile kaynatarak elde edilen kalsiyum polisülfür çözeltisi
Yisa: (Yısa) Birçok kişinin yaptığı işlerde gayret vermek için söylenen söz
Yüğrük: 1.İyi yürüyen, iyi koşan 2.Çalışkan. 3.Çevik, güçlü.
Zabit: 1.Rütbesi teğmenden binbaşıya kadar olan asker 2.Tuttuğunu koparan, dediğini yaptıran.
Zadegan: Soylular.
Zangoç: Kilise hizmetini gören ve çan çalan kimse.
Zemberek: 1.Saatlerin çeşitli parçalarını harekete geçiren bölüm, yay. 2.Kapılara takılan yaylı kapama düzeneği
Zerduva: Kadife
Zifos: 1.Yerden sıçrayan çamur 2.Yararsız, boş.
Zincifre: 1.Kırmızı renkli doğal cıva sülfür. 2.Kırmızı kurşun oksidin veya sülüğenin eski adı.
Zülüf: 1.Şakaklardan sarkan saç lülesi. 2 Sevgilinin saçı, zülfüyâr
Züttüre (sütüre): Ustura

Kitapta bahsi geçen hayali eserler ve yazarları:
Tezakirü’l Mücrimin - Kurşunlu Mahzen Katibi Hamamcı Musa Efendi
Kamûsü’l Desais - Rûzname Kisedarı Ölügözlü Cuma Bey
Kitabü’l İber - Kuşçubaşı Halifesi Kuyruklu Rıza Çelebi
Silsiletü’l Havadis - Masraf Kâtibi Kuzgunî Halim Efendi
Kevaşifü’l Melânet Ve’l Habâset - Vakanüvis Şaşı İkram Efendi
El Müsvette Fi Usulûl Livâta - Zından Kâtibi Çapraz Recep Dede Hazretleri
Menâkıbü’l Mebain - Buhur Mütevellisi Kılbaz Yakup Dede Hazretleri
Akâidü’r Rezâil - Selam Ağası Kekez İsmail Dede Hazretleri
El Beyan Fî Makasid’ül Lûtîyan - Yedekçibaşı Maymuni İlyas Baba Hazretleri
Buradaki yazıda da belirttiğim üzere Saatleri Ayarlama Enstitüsü -yazıldığı dönemin bir neticesi olarak- eski kelimelerin hakim olduğu bir eser. Bütüne baktığımızda; bu, günümüzde kimi hiç kullanılmayan, kimi nadir kullanılan kelimeler büyük bir problem teşkil etmese de, anlamlarını bilmeyenler için zaman zaman bazı cümlelerin anlaşılmasını güçleştirir nitelikte. 

İşte ben de yine bu durumdan vazife çıkarıp, bu kült eseri henüz okumamış olanlar ya da yeniden okumayı planlayanlar için eski kelimeleri ve anlamlarını paylaşmak istedim. Bir nevi amme hizmeti de diyebiliriz...385 kelimeyi bulan bu  liste, bu sefer beni oldukça zorlayan bir iş olmuş olsa da, yeni kelimeler keşfetmenin hazzı ve insanlara bir nebze olsun yardımcı olabileceğim düşüncesi beni memnun etti. 

Faydalı olması temennisiyle "Saatleri Ayarlama Enstitüsü Sözlüğü"ne ulaşmak isteyenleri yazının devamına alalım.




Aciz: 1.Beceriksizlik 2.Gücü bir işe yetmez olanın durumu, güçsüzlük
Akar:Kiraya verilerek gelir getiren ev, dükkân, tarla, bağ vb. mülk, akaret
Akide: İnanç
Aksülamel: Tepki, reaksiyon
Alelumum: Genel olarak, genellikle
Alemi menam: Uyku alemi, rüya alemi
Ameliye: Uygulama
Armada: Donanma
Asri: Çağdaş
Azletmek: Bir kişiyi görevinden almak, uzaklaştırmak
Barem: Devlet memurlarının maaşlarının derece ve tutarlarını düzenleyen sistem ve çizelge
Basübadelmevt: Diriliş
Bedahet: 1.Besbelli, apaçık olma durumu 2.Bir konuda hazırlıksız konuşabilme yeteneği
Behemehâl: Her hâlde, ne olursa olsun, ne yapıp yapıp, mutlaka
Benirlemek: (belinlemek) Birden uyanarak çevresine korku ile şaşkın şaşkın bakmak, irkilmek
Bermutat: Alışılagelen biçimde, her zaman olduğu gibi
Beşaret: Sevindiren haber, sava, müjde, beşaret, muştu
Beşeri: İnsanla ilgili
Beynelmilel: Uluslararası
Bezirgân: 1.Tüccar 2.Alışverişte çok kâr amacı güden kimse
Biçare: Çaresiz
Binaenaleyh: Bundan dolayı, bundan ötürü, bunun için, bunun üzerine
Bittabi: Doğal olarak, tabiatıyla, tabii, elbette
Buut: Uzunluk
Cenup: Güney
Cevdet: İyilik, güzellik, haslık, olgunluk, kusursuzluk, tazelik
Cihet: Yön, yan, taraf
Cürüm: Yanlışlık, kusur veya hata
Çakır pençe: Tuttuğunu koparan, giriştiği veya ele aldığı her işi başaran, becerikli
Çalak: 1.Eline ayağına çabuk, atik, çevik 2.Eline ayağına çabuk, atik, çevik
Çapaçul: Kılığının veya eşyasının düzgün ve temiz olmasına özenmeyip düzensizlik içinde yaşayan, pasaklı
Çarnaçar: İster istemez
Çatana: Filika büyüklüğünde, islimle işleyen deniz teknesi, küçük vapur, istimbot
Çırağ: 1.Osmanlı hareminde yetişmiş genç kızların saray dışına, istanbul ya da civardaki illere gelin olarak verilmesi 2.Mum, kandil, lamba vb. ışık veren araç, çırağ.
Çolpa: 1.Ayağı sakat olan 2.Beceriksiz, eli işe yakışmayan, acemi
Daüssıla: Yurt özlemi
Dekovil: Ray aralığı 60 santimetre veya daha az olan, araçları buhar, hayvan veya insan gücüyle yürütülen küçük demiryolu
Delalet: Kılavuzluk
Desise: Aldatma, oyun, düzen, hile, entrika
Dessas: Düzenci
Dılı: Kenar, köşe
Dimağ: 1.Beyin 2.Zihin
Dirayet: 1.İnce şeyleri kavrayış 2.Zeka 3.Beceriklilik
Efkârı umumiye: Kamuoyu
Efrat: Bireyler, fertler
Ehemmiyet: Önem
Eleğimsağma: Gökkuşağı
Esbab-ı mucibe: Gerkeçe
Esbap: Sebepler, nedenler
Esham: 1.Paylar, hisseler 2.Borç alınan bir paranın belirli zamanda ödeneceğini gösteren senetler
Eshel: Çok kolay, daha kolay
Evkaf: Vakıf mallarını yöneten kuruluş
Eyyamı bahur: Ağustos ayının ilk yedi gününe verilen isim
Ezcümle: Kısaca, özet olarak, özetle
Fahri: 1.Onursal 2.Gönüllü, karşılıksız
Faş: "Gizli olanı açığa vurmak, duyurmak, ortaya dökmek, dile vermek" anlamlarındaki faş etmek, "belli olmak, açıklanmak, ortaya çıkmak" anlamlarındaki faş olmak birleşik fiillerinde geçen bir söz
Fatalizm: Yazgıcılık
Fazilet: Erdem
Fehva: Kavram, terim, deyim
Fermanferma: Padişah, komutan, buyrukçu, buyruk veren, emredici
Feveran: 1.Fışkırma, kaynama 2.Birdenbire öfkelenme, köpürme, parlama
Filhakika: Gerçekten, doğrusu, hakikaten
Firuze: Küpe ve yüzük taşı gibi süslemede kullanılan, mavi renkli, saydam olmayan hidratlı doğal alüminyum ve fosfattan oluşan değerli bir mineral
Fistan: Tek parça kadın giysisi
Fokstrot: Dört tempolu bir dans
Frijider:  Buzdolabı
Galebe: 1.Yengi 2.Üstünlük, çokluk
Garabet: Yadırganacak yönü olma, gariplik, tuhaflık
Girgin: Herkesle çabucak yakınlık kurarak işini yürütebilen, pısırık karşıtı
Gudde: (anatomi) Beze
Hacalet: Utanç
Haddizatında: Aslında
Halayık: Kadın köle, cariye
Halis: Katışık olmayan, katışıksız, saf
Halita: Birden çok ögeden oluşmuş karmaşık bir bütün. Alaşım
Hamakat: Ahmaklık
Hançere: (anatomi) Gırtlak
Hasbi: 1. Gönüllü ve karşılıksız yapılan 2.Sebepsiz yere
Hasis: 1.Cimri 2.Bayağı, insani küçülten, değersiz
Haslet: İnsanın yaradılışından gelen özellik, huy
Hassa: Özellik
Helecan: Kalp çarpıntısı, çırpıntı
Hendesi: Geometrik
Heyula: Korkunç hayal
Himmet: 1.Yardım, kayırma 2. Çalışma, emek, gayret 3. Lütuf, iyilik, iyi davranma
Hodbin: Bencil
Hora: Birçok kişi tarafından el ele tutuşarak oyun müziği eşliğinde oynanan bir halk oyunu
Hotoz: Kadınların süs için saçlarının üstüne taktıkları, çeşitli renk ve biçimde yapılmış küçük başlık
Huddam: Hizmet edenler
Hulasa: Kısaca
Huruç: 1.Çıkma, çıkış 2.Göç
Hususi: Özel, özel olarak, özel bir biçimde
Iskat: 1.Düşürme, aşağı atma 2.Düşürülme 3.Ölenlerin kılınmamış namazları ve tutulmamış oruçları için verilen sadaka
Istılah: 1.Terim 2. Herkesin anlayamayacağı anlamda kullanılan söz
İçtimai: Toplumsal
İçtimaiyat: Toplum bilimi
İdadi: Lise derecesindeki okul
İhtilas: Bir malı açıkça sahibinden veya evinden hızla kapıp alma
İkbal: 1.Baht açıklığı veya yüksek bir makama, duruma erişmiş olma durumu 2. İstek, arzu
İkmal etmek: Bitirmek, tamamlamak
İktifa: Yetinme
İktiza: Gerekli olma, gerekme
İlga: Bir şeyin varlığını ortadan kaldırma
İlm-i Havas: Dua ile sağaltım ilmi
İlmi Huruf: Harflerden mana çıkarıp tefsir etmek ilmi
İlmi Simya: Elementleri altına çevirmek isteyen bir iş alanı
İltica: Sığınma
İltihak: Katılma
İmperataif: (fr.) Emir kipi
İnhisar: Tek başına sahip olma
İnsiyak: İçgüdü
İntibak: 1.Uyum 2.İki şeyin ölçülerinin birbirini tutması
İntizaren: Bekleyerek
İptidai: 1.İlkel 2.İlkokul
İsnat: 1.Bir düşünceyi, bir konuyu bir kişi veya sebebe dayandırma, yükleme, atfetme 2.Karacılık, iftira
İstidat: Yetenek
İstihkar: Hor görme, aşağılama
İstihsal: 1.Elde etme 2.Üretim
İstihza: Gizli veya kinayeli bir biçimde alay
İstirdat: Geri alma
İstitrat: 1.Sırası gelmişken söylenen söz 2.Anlatıma eklenmesi istenen söz
İştiha: İştah
İştirak: 1.Ortaklık, ortak olma, paydaşlık 2.Bir işte yer alma, paydaşlık etme 3.Bir işe, bir düşünceye katılma, katılım
İtikat: İnanma, inan, inanç
İtisaf: Doğru yoldan sapma, yolsuzluk, hakkaniyetsizlik
İtiyat: Alışkanlık
İttihaz etmek: 1.saymak, tutmak, ... olarak görmek 2.almak, gerekeni yapmak
İzzetinefis: 1.Öz saygı 2.Kişinin kendine verdiği değer
Kabil: Olanaklı
Kani: Kanmış, inanmış
Kariha:Düşünme gücü
Karoser: Otomobilde, mekanizmayı oluşturan motor, makine, tekerlek, şasi vb. bölümlerin dışında kalan, görünen dış bölüm
Kayser: Roma ve Bizans imparatorlarına verilen san
Kayyum: Cami hademesi
Kerime: Kız evlat
Kıblenüma: Kıble yönünü göstermek için, bulunulan yere göre özel işareti olan pusula
Kifayet: 1.Yeterli miktarda olma, yetme, kafi gelme 2.Bir işi yapabilecek yetenekte olma, yeterlik
Konkur: Yarış, yarışma
Lağvetmek: Bir kuruluşu kaldırmak, işleyişine son vermek
Lalettayin: 1.Herhangi bir 2.Sıradan
Laterjik: Koma benzeri durum
Latif: Yumuşak, hoş, ince bir güzelliği olan
Layiha: Herhangi bir konuda bir görüş ve düşünceyi bildiren yazı
Lenger: Yayvan ve kenarları geniş, büyük bakır kap
Levazım: Değişik iş kollarında gerekli olan şeyler, araç ve gereçler
Liyakat: 1.Bir kimsenin, kendisine iş verilmeye uygunluk, yaraşırlık durumu, değim 2.Kifayet
Lup: Bir tür büyüteç
Madrabaz: Hile yapan kimse
Mahal: Yöre
Mahir: 1.Becerikli, yetenekli 2.Uzman, işini iyi bilen, usta
Mahsup: Hesap edilmiş, hesaba geçirilmiş
Maiyet: Üst görevlinin yanında bulunan kimseler, alt kademedekiler
Mamafih: Bununla birlikte
Manivela: 1.Bir ucunun bağlı bulunduğu bir nokta çevresinde dönen kol 2.Kaldıraç
Maruf: Herkesçe bilinen, tanınan, belli, sanlı
Mastor: Çok sarhoş, mastur
Matbuat: Basın
Maya: Arsız, utanmaz kimse
Mazbut: 1.Ele geçirilmiş, zapt edilmiş 2.Bir yere yazılmış, deftere geçirilmiş 3.Unutulmamış, hatırda kalmış 4.Düzenli, düzgün, beğenilen
Meczup: Aklını yitirmiş kimse, deli
Meğerki: İstek veya emir kipinde olan ve biri diğerini engelleyecek durumda bulunan iki cümleyi birbirine bağlayan bir söz "Bu iş bitmeyecek meğerki siz de yardım edesiniz."
Mekkâre:Osmanlı ordusunda taşıma işlerinde kullanılan at, deve, katır vb. hayvanlar
Melekâti akliye: Aklî melekeler, beyinsel-zihinsel yetenekler
Menafiülaza: Fizyoloji
Menhus: Uğursuz
Merhale: Derece, basamak, aşama, evre
Mesnet: 1.Dayanak 2.Mevki,makam
Meşrep: 1.Yaradılış, huy, karakter, mizaç 2.Davranış biçimi
Metanet: Metin olma, dayanma, dayanıklılık, sağlamlık
Metih: Övgü
Meyus: Üzgün, karamsar
Mezbele: Aşağılık ve kötü durum
Meziyet: Bir kişiyi veya nesneyi benzerinden üstün gösteren nitelik
Mihanik: Mekanik
Mihnet: Sıkıntı
Mihver: 1.Eksen 2.Önemli
Miyar: 1. Değerli madenlerde yasanın istediği ağırlık, saflık ve değer derecesini gösteren ölçü 2.Ölçüt, ölçü 3.Kimyada ayıraç
Mizan: 1.Tartı, ölçü aleti 2.Ölçü
Monizm: Tekçilik
Muaddel: Değiştirilmiş, değişikliğe uğramış, değişkin
Muamelat: 1.İşlemler 2.Davranışlar
Muarız: Karşı koyan, karşı çıkan
Muasır: Çağdaş
Muaşaka: Aşıktaşlık
Muattal: 1. İşlemez, kullanılmaz duruma gelmiş 2. Boş, işsiz
Muayyen: 1.Belirli 2. Bilinen
Muazzep olmak: Acı, azap çekmek
Mucip: Gerektirici
Muganniye:Kadın şarkıcı
Muhacir: Göçmen
Muhakeme: Bir sorunu çözmek için çıkar yol arama
Muhal: Olamaz, olmaz, olmayacak, olması, gerçekleşmesi olanaksız
Muharrir: Yazar
Muhasara: 1.Kuşatma 2.Çevirme
Muhasip: Sayman
Muhassala: Elde edilen sonuç
Muhayyile: Hayal gücü
Mukabil: 1.Bir şeye karşılık olarak yapılan, bir şeyin karşılığı olan 2.Bir şeyin karşısında bulunan 3.Karşılıklı 5.Rağmen
Mukadder: Yazgıda var olan, yazgı ile ilgili olan, alında yazılı olan
Mukaddime: 1.Ön söz 2.Bir olayın başlangıcı
Munis: 1.Cana yakın, uysal, sevimli 2.Uygun 3.Alışılan, alışılmış, yabancı olmayan
Murakabe: 1.Denetleme 2.Tasavvufta Tanrı’ya bağlanarak çile doldurma
Murdar: 1.Kirli, pis 2.Dini kurallara uygun olarak kesilmemiş olan 3.Cinsel birleşmeden sonra yıkanmamış (kimse)
Musikişinas: Müzikle uğraşan
Mustarip: Istırap ve acı çeken
Muteber: 1.Saygın, itibarı olan, hatırı sayılır, sözü geçer 2.Güvenilir 3.Değerli
Muttasıl: 1.Bitişik, yan yana olan 2.Aralık vermeden, aralıksız, durmadan, biteviye
Muvaffak:Başarmış, başarılı kimse
Muvakkat: Geçici
Muvakkithane: Güneşe bakarak namaz vakitlerini bildiren kimsenin (muvakkit) görev yaptığı yer
Muvazaa: Danışık, danışıklık
Muvazene: Denge
Muztar: Bir işi yapmak zorunda kalan, zorunlu
Mücessem: 1.Cisim durumunda olan 2.Soyut kavramlar için somut bir varlıkta tam olarak belirmiş olan
Müeyyide: Yaptırım
Müflis: Batkın
Mükellef: 1.Yükümlü 2.Eksiksiz, özenli bir biçimde yapılmış
Mükrim: İkramcı
Mültefit: İltifatkar
Münevver: 1.Aydın 2.Aydınlatılmış
Müphem: 1.Belirsiz 2.Açık ve belirgin olmaksızın
Müsamaha: 1.Hoşgörü 2. Görmezlikten gelme, göz yumma
Müsavi: Eşit
Müspet: Olumlu
Müstahdem: Odacı
Müstait: Doğuştan yetenekli, kabiliyetli olan
Müstakil: 1. Kullanış yönünden başka bir yapı ile bağlantısı olmayan, bağımsız 2. Kullanış yönünden belli kişi veya kişiler için ayrılmış olan
Müstehlik: Tüketici
Müsterih: Bütün kaygılardan kurtulup gönlü rahata kavuşan, içi rahat olan
Müstesna: 1.Benzerlerinden üstün olan, benzerleri az bulunan 2. bütünün veya kuralın dışında olan 3.Kural dışı 4. Dışında, ayrı, hariç tutularak
Müşahede: 1.Görme 2.Gözlem
Müşahit: Gözlemci
Müşir: 1.Yazı ile bildiren, haber veren / 1.Mareşal
Müşkülat: Güçlük, güçlükler, zorluklar
Müştemilat: Eklentiler
Mütalaa: Herhangi bir konu üzerinde ayrıntılı düşünme ile oluşan görüş ve yorum
Mütebessim: Gülümseyen, güleç
Müteessir: 1.Üzülmüş, üzüntülü 2.Etkilenmiş
Mütehallik: Sahip olmak, doğuştan sahip olmak
Mütehassıs: Uzman
Mütereddit: Tereddüt eden, çekingen, kararsız, ikircimli (kimse)
Müverrih: Tarih yazan kimse, tarihçi
Nahiv: Söz dizimi
Namütenahi: Sonsuz, ucu bucağı olmayan
Necabet: Temiz soydan gelme, soyluluk
Nefy: Sürgün etmek. Birisini kendi rızası olmadan, bir yerden başka bir yere nakletmek, sürmek
Neşretmek: 1.Yaymak, dağıtmak, saçmak 2.Yayımlamak
Neşriyat: Yayın
Nezaret: 1. Bakma, gözetme, gözetim 2.Gözaltı 3.Nezarethane 4.Bakanlık
Nezretmek: Adamak
Nezt: Göre, nazarında, fikrince
Nısbi: Nispi, göreceli
Nimet naşinas: İyilik bilmeyen, nankör
Nizamname: Tüzük
Öd ağacı: Dulaptal otugillerden, tropik bölgelerde yetişen, dinî törenlerde yakılan ve yanarken güzel koku veren, odunu ve kabuğu hoş kokulu bir ağaç
Ökse: 1.Ökse otu saplarından veya çobanpüskülü kabuklarından çıkarılan yapışkan macun 2.Erkekleri kendine bağlamasını bilen alımlı kadın
Pandül: Sarkaç
Pasyans: İsmi Fransızca ‘patience’tan gelen bir iskambil oyunu çeşidi; solitaire
Pavyon: Bir kuruluşun, bir kurumun, bir bahçe içindeki yapılarından her biri
Pederasti: (bkz: pederasty)
Peşkir: 1.Genellikle pamuk ipliğinden dokunmuş ince havlu 2.Yemek yerken kullanılan, el kurulanan, büyük mendil biçiminde pamuk veya keten bez, peçete
Peyke: Genellikle eski iş yerlerinde bulunan, duvara bitişik, alçak, tahta sedir
Pilpaye: (mimarlık) Filpaye, fil ayağı
Rana: Güzel, hoş latif, parlak
Redingot: Arkası yırtmaçlı, etekleri uzun, çift sıra düğmeli, resmî erkek ceketi
Refika: Eş, karı
Refulman: Bilinçten bilinçdışına bastırma işi, “repression”
Remz: 1.Bir sözü açıktan söylemeyip anlamı onu hatırlatan başka sözle anlatma, telvih 2.Sembol, işaret
Ricat: Vazgeçme
Rokoko: XVIII. yüzyılın başında Fransa'da çok geçerli olan, kavisli çizgileri bol, gösterişli bir bezeme üslubu
Ruhaniyet: Ölmüş kutsal bir kimsenin, bir inanışa göre sürüp gitmekte bulunan manevi gücü
Sadakor: Düz dokunmuş, açık saman renginde bir tür ipek kumaş
Sakıt: 1.Düşen, düşmüş 2.Hükmü kalmamış, eski önemini yitirmiş
Salah: Düzelme, iyileşme, iyilik
Salahiyet: Yetki
Salaş: 1.Sebze, meyve vb. satmak için kurulmuş, eğreti, derme çatma dükkân 2.Tahtadan yapılmış (baraka) 3.Uyumsuz, derme çatma, kötü görünen
Sarf: 1.Harcama, tüketme, kullanma 2.Dil bilgisi, yapı bilgisi
Sarfınazar: 1.Saymama, dikkate almama 2.Vazgeçme
Sarih: Açık, kolay anlaşılır, belli, belirgin, belgin
Sarraf: 1.Kuyumcu 2.Mesleği, değerli kâğıt ve metal paraları birbiriyle değiştirmek, tahvil alışverişi yapmak olan kimse
Satıh: 1.Yüzey 2.Görünen bölüm
Savat: Gümüş üstüne özel bir biçimde kurşunla işlenen kara nakış
Sayvan: 1.Güneşten, yağmurdan korunmak için veya süs olarak bir şeyin üzerine çekilen dam saçağı gibi düz veya eğimli örtü 2.Evlere bitişik, önü açık, direkler üzerine oturtulmuş, üzeri örtülü yer
Sebat: Sözünden veya kararlarından dönmeme, bir işi sonuna değin sürdürme, direşme
Sentaks: Söz dizimi
Sergüzeşt:Macera
Seyit: Bir topluluğun ileri gelen kişisi
Seyran: Gezme, gezinme
Simsar: Komisyoncu
Sirayet etmek: 1.Hastalık başkalarına geçme, bulaşma 2.Yayılma, dağılma
Somaki: Kızıl veya yeşil renkte, damarlı ve çok sert bir porfir türü mermer
Sülün: Sülüngillerden, kuyruğu çok uzun, eti yenilen bir kuş
Şark: Doğu
Şayanı dikkat: Dikkate şayan; ilgi çekici, ilgiye değer
Şecere: Soyağacı
Şimal: Kuzey
Tabiye:Taktik
Tadil: Değişiklik
Tafsilat: 1.Ayrıntı 2.Ayrıntılı açıklama
Tahakkuk: Gerçekleşme, yerine gelme
Tahkik etmek: Soruşturmak
Tahkikat: Soruşturma
Tahrif: Bir şeyin aslını bozma, kalem oynatma, değiştirme
Tahsisat: Bir kimseye, bir kuruluş veya topluluğa ayrılmış para, ödenek
Takdis: Kutsal sayma, kutsama
Takibat: Kovuşturma
Takriben: Aşağı yukarı, yaklaşık olarak
Taksimat: 1.Bölüntüler 2.Bölme, bölüştürme işleri
Talakat: Kolayca düzgün söz söyleme durumu
Tali: İkinci derecede olan, ikincil
Talik: 1.Asma, yukarı kaldırma 2.Bir işin yapılmasını herhangi bir şarta bağlı tutma 3.Belli bir zamana bırakma, erteleme 4.Arap alfabesinde geliştirilen, yatık olarak yazılan yazı türlerinden biri
Tamim: 1.Genelge, sirküler 2.Genelleme
Tanzim: 1.Sıraya koyma, sıralama 2.Düzenleme, düzen verme, yoluna koyma
Tarafeyn:  İki taraf
Taraş: Tarla, bağ, bahçe vb. yerlerden toplanan üründen artakalanlar
Tarik: Yol
Tariz: Kapalı bir biçimde, dolaylı olarak söz söyleme, taşlama
Tarziye: Yapılan kötü bir davranış için özür dileme, gönül alma
Tasavvur: 1. Göz önüne getirme, hayal etme, zihinde canlandırma 2.Tasarım 3. Düşünce, amaç, niyet, maksat, plan
Tasdik: 1.Doğrulama 2.Onay, onaylama
Tasfiye: 1.Arıtma, ayıklama, temizleme 2.Bir ticaret kuruluşunun batması, kapanması vb. sebepler üzerine hesapların kesilmesi, alacaklılara, ortada kalan mal ve paradan paylarına düşen miktarın verilmesi, likidasyon 3.Türlü sebeplerle birçok kimsenin görevine son verme
Tashih: Düzeltme, düzelti
Tatbik etmek: Uygulamak
Tavzih: Açıklama, aydınlatma
Tazir: 1.Azarlamak 2.Cezalandırma
Tazyik: 1. Sıkıştırma, darlaştırma 2.Manevi baskı, zorlama, zarara sokma
Tebdil eylemek: Değiştirmek
Teberrüken: Uğur sayarak, mutlu olsun diye
Tecerrüt: Her şeyden uzaklaşma, sıyrılma, soyutlanma
Tecessüs: 1. Belli etmeden kendini ilgilendirmeyen şeyleri öğrenmeye çalışma 2. Merakını gidermeye çalışma, görme, anlama merakı
Teessür: 1.Üzüntü 2.Duygulanım
Teessüs: 1.Kurulma, ortaya çıkma 2.Yerleşme, temelleşme, kökleşme
Teferruat: Ayrıntı
Tefrika: 1.Gazete veya dergilerde çıkan, birbirini tamamlayan yazılardan oluşan dizi 2.İkilik
Tefsir: 1.Yorumlama 2.Yorum
Tekâmül: 1.Olgunluk, olgunlaşma 2.Gelişim, gelişme
Tekdir: Azarlama, paylama
Tekzip: Yalanlama
Telakki: 1.Anlayış 2.Kabul etme, sayma
Telkin: Bir duyguyu, bir düşünceyi aşılama
Temessül: Benzeşme
Tenazur: Bakışım; iki veya daha çok şey arasında konum, biçim ve belirli bir eksene göre ölçü uygunluğu, simetri
Tenkit:Eleştirme, eleştiri
Tensikat: 1.Düzenlemeler, düzen vermeler 2.Bir iş yerinde kadro düzenlemeleri
Tenzilat: İndirim
Terakki: İlerleme, yükselme, gelişme
Terane: 1.Ezgi, makam, nağme 2.Çok tekrarlandığından usanç verici bir durum alan söz
Terkip: Birleşim, birleştirme, bir araya getirme
Teşekkül etmek: Belirmek, belli bir biçim almak, oluşmak
Teşrin: Yılın onuncu ve on birinci aylarına verilen ortak ad
Teşyi etmek: Uğurlamak, geçirmek
Tetkik: 1.İnceleme 2.Araştırma
Tevdi etmek: Bırakmak
Tevekkeli: Boşuna, boş yere, sebepsiz olarak
Tevkif: 1.Durdurma 2.Bir suç dolayısıyla birini tutuklama
Tezyif: 1.Bir şeyi değersiz, adi, bayağı, aşağılık göstermeye çalışma, küçültmek isteme 2.Alay etme, eğlenme
Tirşe rengi: Yeşil ile mavi arası renk
Töhmet: Birine yüklenen, işlenildiği sanılan fakat henüz aydınlanmamış olan suç, suçlama
Tröst: Aynı alanda iş yapan çeşitli ortaklıkların hisse senetlerinin, bir denetim teşkilatına teslim edilmesi ve yönetimin bir teşkilatı yöneten gruba aktarılmasıyla oluşan, tekelci sermayedarlığa dayanan ortaklıklar birliği
Uhrevi: Öbür dünya ile ilgili, ahiret ile ilgili, dünyevi karşıtı
Vakar: Ağırbaşlılık
Vakıa: 1.Olgu 2. Gerçi, her ne kadar
Vaveyla: Çığlık
Vehim: Kuruntu
Velut: 1.Doğurgan 2.Çok eser ortaya koyan, verimli
Verese: Mirasçılar
Vesayet: Vasilik
Vesvese: Kuruntu
Vido: Oyunda kazanılacak parayı iki katına çıkarma
Visal: Kavuşma
Vuzuh: Açık olma durumu, açıklık, aydınlık
Yeis: Umutsuzluktan doğan karamsarlık, üzüntü
Yeknesak: Tekdüze
Zani: Zina yapan erkek
Zaruret: 1.Zorunluluk 2.Gereklilik 3.Sıkıntı, yoksulluk, fakirlik
Zaviye: Anlayış, görüş, bakış açısı
Zecri: Zorlayıcı, zorlayan, yasaklayan
Zelil: Hor görülen, aşağı tutulan, aşağılanan
Zem: Bir kimseyi kötüleme, yerme, yergi
Zemberek: Saatlerin çeşitli parçalarını harekete geçiren bölüm, yay
Zevç: Koca
Zifaf: Gerdek