Intro Text

Merhaba! Ben Ömer. Elektrik Elektronik Mühendisiyim. & Aynı zamanda edebiyat ve fotoğrafçılıkla ilgileniyorum.

gecmis etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gecmis etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gözlerimi açtığımda hava kararmış, bilmediğim bir yerde yatıyordum.  Omzum sargılıydı.  Sol tarafıma baktığımda bir kızılderili gördüm.  Kimdi bu adam?  Bir an kızılderililer tarafından kaçırılmış olabileceğimi düşündüm.  Fakat daha bu sabah omzumdan vurulmuştum.  Daha kötü bir şey olamayacağını düşündüğümden fazla paniklemedim.

Kızılderili sargılı omzumu işaret etti.  Teşekkür ettim fakat kendisi cevap vermeye tenezzül etmiyordu.
"Sam sana Burbur ve Belladonna'nın nasıl birer bela olduğundan bahsetmemiş herhalde" dedi sağ tarafımdan bir ses.
Bu sefer kafamı o yöne çevirdim ve bir kovboy gördüm.  "Sen kimsin?" diye sordum.
"Ben Jonathan Hızlıtaşak.  Bu da Ne İdüğü Belirsiz Boğa" dedi kızılderiliyi göstererek.
"Memnun oldum.  Ben de..." dememe kalmadan "Teynist" diye tamamladı sözümü.
"Uzun zamandır seni izliyorduk.  Sam'in barında bardak ovalarken sendeki silahşör ışığını sezmiştik."
"Kızılderili içgüdüsü sayesinde herhalde" dediğim anda Ne İdüğü Belirsiz Boğa suratıma sepesert bir tokat bastı.
"Eğer kızılderili olsaydı ona ne idüğü belirsiz demezdik.  Hayatta en nefret ettiği şey kızılderili sanılmasıdır."
"İyi ama tipi de aynı kızılderili kusura bakmasın" dememle birlikte bir tokat daha geldi Ne İdüğü Belirsiz Boğa'dan.  Ne İdüğü Belirsiz Boğa yüzündeki o nemrut ifadeyi ne olursa olsun bozmuyordu.

"Silahşörlüğüne diyecek yok doğrusu Teynist.  Sam seni çok iyi eğitmiş fakat hala eğitimin bizim ekibimize katılabilmen için yeterli değil" dedi Jonathan.
"Ekip derken?"
"Biz para karşılığında kötüleri ellerinden vururuz."
"Bu iş tam bana göreymiş."
"O zaman son bir eğitime girmen gerekiyor. Ama önce omzun iyileşsin."

Bir hafta sonra yeterince iyileştiğime karar verdik ve son eğitim için hazırdım.  Jonathan gözlerimi bağladıktan sonra elime bir tabanca tutuşturdu.  "Ne İdüğü Belirsiz Boğa ile aynı odada olacaksın.  Sese yoğunlaş ve duyduğun yöne ateş et" dedi.

Uzunca bir süre hiçbir yöne ateş etmedim.  Sesleri daha iyi ayırmaya çalıştım.  yaklaşık on beş dakika sonra arkamdan  Ne İdüğü Belirsiz Boğa'nın nefesini duymamla birlikte dönüp ateş ettim.

Jonathan odaya dalıp gözlerimi açtı.  "Bravo Teynist!  Bunu başaracağından hiç kuşkum yoktu.  Ne İdüğü Belirsiz Boğa'yı tam nefesinden vurdun."  Ne İdüğü Belirsiz Boğa'nın hiçbir şeyi yoktu, sadece yüksek sesle hapşırdı.  Yüzündeki ifade hala değişmiyordu.  "Gördün mü hayatında ilk kez bu kadar yüksek bir ses çıkarttı" dedi Jonathan.  "Senin bu nefes vurma tekniğin sayesinde karanlıkta düşmanı hapşırtıp yerini kolayca bulabiliriz."
Ekibe alındıktan sonra
kendimi sevinçten kaybedişim.

Artık biz bir ekiptik.  Jonathan ve ben sabahtan akşama boş şişelere ateş ediyor, siz deyin beş yüz biz diyelim bin beş yüz mermi harcıyorduk günde.  İkimiz deliler gibi ateş ederken Ne İdüğü Belirsiz Boğa'yı ise  bize iş bulması için görevlendirmiştik.  Yaklaşık on bin mermi harcadıktan sonra mermi alacak paramız da kalmamıştı.  Uzun zamanlık işsizliğimizin sebebi Ne İdüğü Belirsiz Boğa'nın halkla ilişkilerinin zayıflığı olabilir miydi?

                                                                        DEVAM EDECEK
Son günlerde yaşadıklarım beni bir hayli yıpratmıştı. Burbur, Belladonna'yı yanımdan çekip aldıktan sonra, biraz keşif turu atsam iyi olur diye düşündüm. Aslında burası çok ufak bir kasabaydı. Çok fazla ilerlememiştim ki Sam'in barını gördüm. İçeri girip bara oturdum. 

-"Ne istiyorsun?"
-"Skoç, tek buzlu." Aslında cebimde hiç para yoktu. Kodesten çıkarmak için kefaletimi bile Belladonna ödemişti. Sonunda ne olacaksa olsun o skoçu içmek istiyordum. Bir yudum aldım, kafamın içinde ufak bir gevşeme oldu.

 -"Sana bu kasaba hakkında birkaç soru sorabilir miyim Sam?"
Onaylar şekilde başını salladı, bir yandan da elindeki bardağın içini bezle duruluyordu.
-"Şu 'Burbur' dedikleri adam gerçekten tehlikeli midir?" diye sordum.
-"Burbur mu?" dedi aşağılar bir ifadeyle. "O göbekli piç kimseye zarar veremez. Fakat o Belladonna olacak kevaşe, onun yüzünden her gece buraya gelip müşterilerime sarkıntılık etmeye başladı. Aramızda kalsın, Belladonna azılı bir dönmedir."

-"Belladonna'dan saklanmama yardım eder misin Sam? Kendisi bu gece buraya beni görmeye gelecek." Parmağıyla barın köşesini işaret ederek:
-"Şu ketılı görüyor musun? Hele bir adımını içeri atsın, bütün kaynar suyu kafasından aşağı boşaltırım." Sam'in bu konuda hiç şakasının olmadığı belli oluyordu.

-"Bu kasabada yeniyim, bana uygun iş var mıdır buralarda?"
-"Elinden ne iş gelir?"
-"Üç topu aynı anda çevirebilirim."
-"Geç!"
-"Tek tekerlekli bisiklete binerim."
-"Onu da geç!"
-"Açıkçası başka iş bilmem."
Sam barın arkasından kulağıma doğru eğildi, ciddi bir sesle:
-"Bak dostum, eğer buralarda para kazanmak istiyorsan, silah kullanman şart."
-"Ben hiç silah kullanmadım."
-"İstersen sana ders verebilirim."
-"Bir barmenden silah kullanmayı öğrenicem ha?  Bak bu komikti" diyerek yüksek sesli bir kahkaha attım.  Viskimi kaldırıp bir yudum alacaktım ki, Sam silahını çekip elimdeki bardağı vurdu.  Hemen dönüp yatıştırmak için, "ver abim, ders ver bana canım abim" dedim.

Eğitimim bir ay kadar çok zorlu koşullarda sürdü.  Her gün erkenden barı açıp paspas yapıyor, sonrasında bulaşıkları yıkayıp, bardakları duruluyordum.  Aslında günümün büyük bölümü durulamakla geçiyordu.  Sam ise, antrenörüm olarak, yavaşladığımı gördükçe, "ovala,ovala, daha hızlı ovala" diyerek beni motive ediyordu.

Bir gün hiç unutmam, "bu ne biçim eğitim Sam?  Daha silah bile tutmadım" demiştim.  Sam bir anda hiç beklenmedik bir refleksle sağ elinin dışını, sol kulağımın dibinden diklemesine indirdi.  Bu hareketi o denli hızlı yaptı ki, önce ipince bir "fiuuuv" sesi, hemen ardından derin bir sessizlik oluştu.  Sol kulağım üç gün sağır kalmıştı.

Sonunda bir gün Sam yanıma geldi;
-"Kendini kanıtlama zamanın geldi, yarın sabah seninle kasaba meydanında düello yapacağız."
-"İyi ama Sam, bir aydır bardak duruluyorum.  Nasıl seninle kapışırım?"
-"Öğrenmen gereken her şeyi öğrendin evlat, bu konuyu daha fazla uzatma.  Şimdi çık evine git, dinlen, yarın sabah zinde gel."

Çıkıp evime gittim, o gece heyecandan gözüme uyku girmedi.  Sabah o yorgunlukla kasaba meydanına gittim.  Henüz bir silahım bile yoktu.  Tanıdık tanımadık herkes kasaba meydanında toplanmış düelloyu bekliyordu.  Belladonna ve Burbur da izleyiciler arasındaydı.

Sam yanıma gelip tabancamı verdi, "bol şans" dedi.  Uzağıma geçti.  Yaklaşık bir dakika kadar bakıştıktan sonra, Sam'in silahına davrandığını görür görmez, anlık bir refleksle elim silahıma gitti.  Çekip Sam'i elinden vurdum.  Herkes hayretler içinde izliyordu.  Yaşıyor olmam Belladonna ve Burbur'un pek hoşuna gitmemişti. Artık uyuyabilirdim.  İnanılmaz bir rahatlama yaşamıştım.  Silahımı yere fırlattım, arkamı dönüp evime doğru ilerledim.

O sırada arkamdan Belladonna'nın sesi yükseldi:
-"Geber piç!"
Ve hemen ardından bir el silah sesi.
Neyse ki şanslıydım.  Sadece sağ omzumdan vurulmuş yere yapışmıştım.


                                                                      DEVAM EDECEK

Kodesin arka bahçesine parmaklıklar arkasından bakarken, bir bayanın kaldırımda dikildiğini gördüm.  Upuzun bir ağızlığın ucunda sigarasını tüttürüyordu.  Günlerdir sigaraya hasrettim.
-"Hanımefendi!" diye seslendim.
Şaşırıp döndü, etrafına bakındı, beni görünce bakışları değişti.  Saçlarıyla oynayarak önüme kadar geldi.
-"Efendim yakışıklı?" dedi fakat sesi erkek sesiydi.  Özellikle inceltmeye çalışıyordu.  Belli ki kendisine bayan muamelesi yaptığım sürece bana iyi davranacaktı.  Ve kasabada beni kodesten çıkarabilecek tek kişi kendisiydi.
-"Bir dal sigara verir misin güzel kız?"
-"Tabii ki." dedi.  Dönemin en kaliteli sigaralarından olan Teksas 216 pakedini çıkartıp içinden bir dal uzattı.  Uzatırken elleri titriyordu.
-"Çok teşekkür ederim.  İsminiz bu arada?"
-"Belladonna Güngör.  Ya siz?"
-"Ben Teynist."  Derken gözüm elmas küpelerine ilişti.  "Soylu bir eşiniz olsa gerek" dedim.
Üzülerek başını öne eğdi;
-"Maalesef yasal olarak evlenemiyorum" dedi.
Çok şaşırmış gibi yaparak;
-"Ah canııım!" dedim.
-"Ama tokmakçım Burbur, çok zengin bir ailenin tek evladıdır.  Bir ay öncesine kadar çok mutlu bir çifttik."
-"Peki ne oldu bir ay önce?"
-"Doktor, Burbur'un rejim yapması gerektiğini söyledi.  Göbeği o kadar büyük ki, çükü altında eziliyor.  Zavallım ne yemek yiyebiliyor ne sevişebiliyor."  Birkaç saniye durdu, ardından ağlamaya başladı.  "Peki ya ben?  Gencecik, körpe halimle ne yaparım tokmaksız?"
-"Kefaletim on papel, eğer ödeyebilirsen bu sorununu çözebilirim."
Memelerine elini atıp, arkasını döndü bana göstermeden on papel hazırladı, şerife gidip kefaletimi ödedi.

Şerifin kulübesinden birlikte çıktığımızda uzaklardan yüz elli kilo civarında bir adam göründü.  Belladonna kolumdan çıkarak uzaklaştı.
-"Çabuk buradan uzaklaş Burbur seni yakalamadan.  Güneş batınca Sam'in barında buluşalım."
-"Tamam" dedim, koşarak uzaklaştım.
Sizlere sitemizin yeni yazarı Jonathan Hızlıtaşak'ı takdim ederim.  Kendisiyle beraber, olağanüstü maceralara attığımız adımları, Sıçüstü Dedektiflik yazı dizisinin içinde yer vereceğiz.  Şimdi sizi, kendisiyle ilk tanıştığım zamanlara götürecek bir hikaye anlatacağım.


Mişigın gölü çevrelerinde ufak bir gezinti yaptığım sıralarda onunla karşılaştım.  Gölün kıyısında oturmuş, çalılıklar arasında şiir yazıyordu.  O sıralar, Mişigın gölü yakınlarında bir alabalık restoranında değnekçi olarak çalışıyordum.  Restoranın önünden "biyrun, aile salonumuz var" diyebileceğim bir kişi dahi geçmediğinden, etrafta dolaşıp müşteri avlıyordum.
Şaire yaklaştım, "aile salonumuz var" dedim.  "Sen diyorsun ne?" şeklinde karşılık verdi.  Şair olduğu için devrik cümle kurmadan duramıyordu.  O anda kafamda bir ampul yandı.  Onu avlayabilmek için devrik cümleler kurmaya başladım.  "Var alabalık bizde.  Salonumuz aile çok güzel" deyince karşısında büyük bir şair varmışçasına büyülenip, dikkatini bana yöneltti.  "Et beni takip" dediğimde restorana kadar peşimden yürüdü.  İşte o şair Jonathan Hızlıtaşak değildi.

İlginç metotlarla müşteri toplayabildiğimi fark eden patronum beni odasına çağırarak, "evlat, sende büyük bir yetenek, bir lider ruhu var.  Maaşına yirmi ruble zam yapıyorum" dedi.  550 dolar+SSK olan maaşım 550 dolar+20 ruble+SSK olunca bu işte bir terslik olduğunu sezerek işi bıraktığımı söyledim.  Patron, "gitme, iki bin yen vereyim gitme" diye yalvarmaya başladı.  Bacağıma yapışan patronu silkeleyerek uzaklaştırdım.  İşte o patron da Jonathan Hızlıtaşak değildi.

Tek tekerlekli bisikletime binip rastgele bir eyalete gitmeye karar verdim.  Günler, geceler boyu sürdüm.  Yolculuk esnasında canım sıkılmasın diye üç tane topu havada döndürüp duruyordum.  Günlerden bir gün yol boyu dizilmiş kocaman alevli çemberler gördüm.  Biraz daha ilerleyince, içlerinden sırasıyla geçmekte olan bir kaplan ve hemen onun üzerinde bir cüce gördüm.
Cüce beni fark edince "hey, bizim sirke tek tekerlekli üç topçu aranıyor" diye seslendi.  Kendime baktım, aradıkları kişi ben olmalıydım.  "Evet, bana iş lazım" dedim.  Cebinden bir kart çıkartıp bana doğru uzattı.  "Al bak bu bizim kartımız.  Burdan bulursun" demesiyle birlikte kolunu ateşli çembere kaptıran cüce, kartla birlikte gözlerimin önünde yanıp kül oldu.  İşte o cüce, Jonathan Hızlıtaşak hiç değildi.

Birkaç gün içinde kendimi Arizonanın balta girmemiş çöllerinde buluverdim.  Tekerleğim kaktüse takılınca yola yürüyerek devam etmek zorunda kaldım.  Karşıdan sürünerek gelen adama "pardon dostum, buralarda su bulabileceğim bir yer var mı?" diye sorduğumda sinirlenip en yakınındaki kaktüsü yerinden söküp kafama fırlattı.  Seri bir hamleyle canımı kurtardıktan sonra baktı ki kaktüsün içinden üzerine sular damlamış.  Adam minnet dolu bakışlarla bana baktı, suyunu içti.  Ben ise umarsız bir biçimde yoluma devam ettim.  İşte o susamış adam Jonathan Hızlıtaşak değildi.

Halen işsizdim ve yolculuğum bitmek bilmiyordu.  Kaç hafta yürüdüm bilmiyorum fakat kendimi perişan bir halde New York'ta bir sanat galerisinde buldum.  Kapısında "tek gözlüksüz girilmez" yazıyordu.  Hemen anahtarlarımı tutan çemberi yerinden söküp, gözüme yerleştirip içeri daldım.  Birdenbire bütün bakışlar üstüme çevrildi.  Fraklı, ince bıyıklı, tek gözlüklü bir adam -arkada duranlar da pek farklı sayılmazdı- "bayım, papyonunuzu yolda düşürmüş olmalısınız" deyip kahkaha attı.  Arkasındakiler hep bir ağızdan kahkahaya başladı.  Biri yanaşıp, "azizim, bugün nükteli gününüzdesiniz" dedi.  Arkasını dönen fraklı adam şapkasını çıkartıp topluluğu selamladı.  Ben ise kendimi hemen dışarı fırlattım.  O fraklı adamın Jonathan Hızlıtaşak'la hiçbir ilgisi yoktu.

Vahşi batının en vahşi olduğu yer olan Teksas'ta aldm soluğu.  Küçük bir kasabada iş bakmak istedim.  Kasabaya girer girmez kafama arkadan bir taş atıldı.  Kafamı çevirip baktığımda yol kenarında dikilmiş, çekirdek çitleyen üç tane kovboy gördüm.  "Neden böyle bir kabalık yaptınız sorabilir miyim bayım?" dedim.  "Çünkü biz burda yabancıları sevmeyiz!" dedi aralarında en çelimsiz olanı.  "Şerife şikayet edicem oğlum sizi.  Hepiniz siki tuttunuz!" diye ağlayarak şerifin yolunu tuttum.  Arkamdan "şerife sakın gitme, aramızda halledelim bu işi" diye seslendilerse de şerifin kulübesinde buldum kendimi.

-"Merhaba bayım, nasıl yardımcı olabilirim?" diye karşıladı şerif.
-"Üç tane adam kafama taş fırlattı."
-"Neden fırlatmışlar peki sordunuz mu?"
-"Yabancı olduğum için olduğunu söylediler."
-"Bu kasabada yabancı olmak çok ağır bir suçtur, haberiniz yok herhalde."
O sırada şerifin hemen arkasında bulunan "aranıyor" ilanlarına gözüm ilişti.  Aynı kağıdın üzerinde üçünün yan yana resminin olduğunu gördüm.
-"İşte bu adamlar kafama taş attı" dedim.
-"Suçlu görüp yakalamamak daha da büyük bir suçtur kasabamızda.  Üzgünüm bayım, sizi suçluyu yakalamamak ve yabancılık suçlarından tutukluyorum."

Kulübenin içinde, parmaklıklar arkasında günler geçirdim.  Ve evet, beni tutuklayan o şerifin ismi de Jonathan Hızlıtaşak değildi.  Peki kimdi bu adam?  Jonathan Hızlıtaşak kimdi?