Intro Text

Merhaba! Ben Ömer. Elektrik Elektronik Mühendisiyim. & Aynı zamanda edebiyat ve fotoğrafçılıkla ilgileniyorum.

gençlik edebiyatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gençlik edebiyatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Açlık Oyunları'nın çok basit kuralları var: Her mıntıka ayaklanmalara karşı bir ceza olarak, haraç olarak adlandırılan, birer kız ve erkek evladını vermek zorunda. Bu yirmi dört haraç, içinde alev alev yanan bir çölden, dondurucu bir çorak araziye kadar her şeyi kapsayan, geniş bir açık hava arenasına hapsediliyor. Birkaç haftalık bir süre boyunca, yarışmacıların ölümüne mücadele vermesi gerekiyor. Ayakta kalmayı başaran son mıntıka galip sayılıyor.
Klişe bir deyimle "tüm dünyada fırtınalar estiren" bir seri Açlık Oyunları. Oldukça başarılı PR çalışmaları sayesinde sahiden de büyük satış oranları edinen, yan ürünlerden sinema filmlerine pek çok sektöre de uzanan bir başarı kazandı Suzanne Collins imzası taşıyan seri ve içimdeki popüler kültür kölesi "Ne varmış bu seride ki bu kadar tuttu?" diye düşündürdüğü için okumadan edemedim ben de... 


Malumunuz seri üç kitaptan oluşuyor: Açlık Oyunları, Ateşi Yakalamak ve Alaycı Kuş. Seriyi uzunca bir süre önce, üç kitabı da aralarında görece uzun aralıklar bırakarak okumuş olduğumu belirteyim; kitapları genel çerçeveleri içerisinde ele almaya çalışacağım. Öyleyse başlayalım:

Açlık Oyunları

Hikayenin başladığı ilk kitap, distopik ögelerden beslenerek yola çıkıyor: Eskiden Amerika olarak bilinen kıta felaketlere sürüklenmiş, en sonunda da günümüz kapitalist sistemine benzeyen ancak daha acımasız bir sistemle yaşamaya başlamış insanlar. Bu sistemin bir getirisi olarak her yıl, her mıntıka (mıntıka: günümüz eyaletlerine benzeyen lokal yönetimler) yukarıda alıntıda bahsedilen kurallara sahip açlık oyunlarına katılmakla yükümlü. Kahramanımız Katniss Everdeen kendi mıntıkasının haraçlarından birisi oluyor ve hikayemiz oyunlara hazırlık sürecinin ardından oyunlar boyunca heyecan dozunu arttırarak devam ediyor. Kitabın sonu ise görece açık bitiyor; tek romanlık bir hikaye olsaydı da final sonrasında olanlar okurun hayal gücüne bırakılabilirdi ama devamının geleceğini bildiğiniz için sonra ne olacağını hayal etmek yerine merak ettiriliyorsunuz. 

Bu açıdan ele alındığında Collins, kurgu ve dil kullanımında sahiden hedefi on ikiden vuran bir atış yapmış; fazlasıyla sürükleyici ve akıcı bir iş çıkarmış ortaya. Özellikle son yılların en büyük sükse yapan eserlerini çıkarmış "genç-yetişkin edebiyatı" söz konusu olduğunda bu iki unsur büyük önem arz ediyor -ki serinin elde ettiği başarı ortada. Ancak iş ne zaman ki konuya geliyor, işte orada problemler baş göstermeye başlıyor: Collins'in yarattığı evren, distopya tasavvuru oldukça başarılı; hakikaten de derinlik kazanma potansiyeline sahip, toplumsal ve bireysel anlamda tüketim çılgınlığının, muktedir karşısındaki tavrın, ahlakın, bireyselciliğin ve daha pek çok konunun ele alınabileceği ve çağımız yaşantısına eleştiri getirebileceği bir zemine sahip. Ancak yazar tercihini bundan yana değil, kabaca "çok satmaktan" yana kullanmış zira bütün bu potansiyeli basit bir romantik-macera için heba etmiş. Elbette zaman zaman karakterler vasıtasıyla eleştirel yorumlara rastlamak mümkün olsa da, dünyanın en itici -neredeyse Alacakaranlık'ın Bella'sıyla yarışır- başkahramanı Katniss'in bitmek bilmez yürek hezeyanları, bencillik ile savaşımları ve bol bol iştirak ettiği aksiyonlu olaylar sayesinde bu eleştirel yorumlar sönük ve yetersiz kalıyor. Öte yandan başta da belirttiğim gibi dili ve kurgusuyla yakaladığı sürükleyicilik sayesinde oldukça keyifli bir okuma deneyimi yaşatıyor bu ilk kitap.

Ateşi Yakalamak

Serinin ikinci kitabı tam anlamıyla bir "geçiş kitabı." Seriyle bağlantılı olan ana hikayenin ilgili kısımları ilk kitabın sonuna veya üçüncü kitabın başına eklense de olurmuş açıkçası; gerisi kitap doldurmalık ve aksiyon yaratmalık bir metin kalabalığı. Sürükleyicilik konusunda, iş aksiyona geldiğinde yeteneğini yine konuşturmuş Collins ancak ana hatlarıyla kurgu ve olay örgüsü ilk kitaptaki kadar başarılı değil; özellikle giderek çirkinleşen ana karakterin ilişkiler konusundaki kafa karışıklıkları, hiçbir şeye vaktinde karar veremeyişi ve tam yaşının kadını olarak, her şeye ergen tepkisi vermesi sık sık bunaltıyor okuru. İlk kitaba benzer konusuyla tekrara düşmesi de tuzu biberi oluyor bu olumsuzlukların. 

Kitabın, okumamış olanlar için sürpriz bozan ihtiva eden konusuna gelirsek: Açlık Oyunları'nın her çeyrekte olduğu üzere 75. yılında da sürpriz bir değişikliğe gidiliyor ve şimdiye kadarki muzafferler arasından seçiliyor yeni oyuncular. Katniss'in mıntıkasındaki tek kadın muzaffer olması sebebiyle bizzat kendisinden kurtulmak için tasarlanmış bu yeni oyunlarda haraçlar birbirleriyle olduğu kadar lüks ve şatafat içerisinde yaşayan ve oyunları düzenleyen başkent Capitol'e karşı da savaşıyorlar. Katniss de kim düşman, kim yoldaş, kime aşık olsam, kime karşı savaşsam derken sürpriz bir finalle nihayete eriyor kitap. (Sürpriz bozan burada sona eriyor.)

Katniss'in kararsızlığıyla bağlantılı olarak gelişen olay akışı zaman zaman yoruyor okuru; kahramanımız kah isyan planları kurar kah kaçış yolları ararken birden her şeyin değişmesi ve kendimizi yine safi aksiyonun içinde bulmamız bütünlüğü baltalayarak soğutuyor kitaptan. Netice olarak karakterin derinleşememesi (ya da derinleştikçe çirkinleşmesi?) ve kurguya yedirilememiş geçiş kitabı karakteriyle Ateşi Yakalamak serinin en zayıf kitabı. Öyle ki etrafımdaki pek çok okur seriyi bu kitapla bırakmış ve üçüncü kitaba elini sürmemiş durumda. Üstelik tamamen havada ve neler olup bittiğini ancak üçüncü kitapla anlayabileceğimizi işaret eden finaline rağmen... 

Alaycı Kuş

Serinin son kitabı Alaycı Kuş; birinci kitaptan kötü, ikinci kitaptan iyi olarak değerlendirilebilir. Ana hikaye üzerinden ilerlerken yer yer güzel bir distopya olmaya yaklaşan ancak yine bu hikayeye zorla yedirilmiş aksiyon ve kısaca "Katniss" yüzünden bunu beceremeyen bir kitap. 

Kitabın sürpriz bozanlı konusu şöyle: İkinci kez açlık oyunlarından kaçmayı beceren Katniss kendisini Capitol'e karşı başlayan isyanın ortasında buluyor. İlk oyundaki kurnazlığı sayesinde devrimin de yüzü haline gelen hanım kızımız bu sefer de devrimcilerin oyuncağı olmakla Capitol'e esir düşen sevgilisini kurtarmak arasında gelgitler yaşıyor. Fonda devasa bir başkaldırı, kıran kırana bir mücadele sürerken biz yine sık sık kendisinin hezeyanlarına maruz kalıyoruz. Aynı zamanda pek çok eleştirel bakış açısını ana karakter üzerinden görebildiğimizi göz önünde bulundurursak elbette sadece işlevsiz değil Katniss; sadece sıkıcı. Sürpriz bozan olmayan taraftaysa politikanın çirkin yüzünü, idealler ile tavizlerin çatışmasını ve güç kavramının insan doğasındaki etkisini gözlemliyoruz. 

Alaycı Kuş'ta dikkat çeken ilk unsur güçlü kadın karakterlerle karşılaşmamız. Katniss de tüm itici yanlarına rağmen seri boyunca "kendi ayakları üzerinde durabilen, romantizm budalalığından uzak bir genç kız" olarak karşımıza çıkarken, son kitapta isyanın başındaki komutanın da kadın bir karakter olması, serinin genç dimağlara kimi mesajları aşılayabileceği göz özünde bulundurulduğunda, güzel bir duruş olarak çıkıyor karşımıza. Aynı şekilde savaşın ve yıkımın çirkin yüzünü kelimelerle ifade etmekte büyük başarı sağlamış Collins; Capitoln tüm gücüyle gerçekleştirdiği saldırıların neticelerini okurken kurguyla gerçek yaşam arasındaki benzerlikleri hatırlayıp üzüntü duymamak elde değil. Kitabın negatifler hanesinde ise hikayenin sündürülmesi yer alıyor; uzattıkça uzatmış, tabiri caizse eze eze anlatmış öyküsünü Collins
-o-
Global ölçüde popülerlik kazanan hiçbir eseri kaçırmamaya başlayan Hollywood, serinin ilk iki kitabını sinemaya uyarladı bile: 2012 tarihli Açlık Oyunları da, 2013 tarihli Ateşi Yakalamak da oldukça başarılı uyarlamalar olarak çıktı karşımıza. Bu duruma tüm iticiliğine rağmen Katniss'i bir parça sevebilmemizi sağlayan aktris Jennifer Lawrence'ın performansı ile hikayenin sinematografiye elverişliliğinin katkısı yadsınamaz elbette. İki parça halinde sinemaya aktarılacak olan üçüncü kitabın ilk filmi Alaycı Kuş: Bölüm 1 ise Kasım 2014'de vizyona girecekmiş. 

Bir başka popüler seri olan Millenium'un aksine Açlık Oyunları serisi hem edebi anlamda hem de düşünsel boyutta büyük bir tatmin sağlamaktan uzak maalesef. Hedef kitlesini çok doğru belirleyip çok doğru hamlelerle ilerleyen ve popülerlik kazanan bir "marka" Açlık Oyunları. Aksiyonu bol, kurgusu zevkli ancak o kadar; eğlenceli bir okuma deneyiminden başka pek de bir şey vadetmiyor. 
Birinden birini yeğlemek zorunda kalsam, açıkçası arkadaşsızlığı acayip sıkıcı olmaya tercih ederim.
Spontane yaşamak bir sanattır adeta; nereye gideceğini düşünmeden kendini sokaklara atmak, hiç aklında yokken yogaya başlayıvermek, plansız, programsız yola çıkmak... Herkesin harcı da değildir hani, sağlam bir psikoloji gerektirir. Kimileri için "Öldürsen yapamam"dır, kimileri de aksi türlü yaşayamaz. 

İşte böyle bir yol hikayesi Yokuş Aşağı; haritasız, pusulasız, nereye ve nasıl gideceklerini düşünmeden yola çıkan iki arkadaşın, Çik ve Maik'in macerası. Mahalleden ödünç (ç)aldıkları bir Lada ile yola çıkıveriyorlar, teoride amaçları Eflak'a gitmek -ki Eflak Romanya'nın bir bölgesi olmasının yanında, Almanca'da bizdeki Kaf Dağı gibi olmayan, hayali bir yer anlamı da taşıyormuş- ancak nasıl gideceklerine dair bir fikirleri yok. Heyecanlı, eğlenceli ve tam sürat, yokuş aşağı bir hikaye. Yazar Wolfgang Herrndorf pek çok ödül almış bir isim, Yokuş Aşağı ile de 2011 Alman Gençlik Edebiyatı Ödülü'nü kazanmış ve eser 17 dile çevrilmiş. Genç edebiyatı konusunda bende bıraktığı ilk izlenim şahane oldu; didaktik olmadan mesaj vermeyi ve okuru eğlendirmeyi çok iyi başarmış yazar.

Kitabın en hoşuma giden kısmı başlardaki kurgusu oldu: İlk yüz sayfa boyunca bahsettiğim yol macerasına dair neredeyse hiçbir şey anlatmasa da karakterleri okura detaylıca sunma işini öyle güzel başarmış ki Herrndorf; Maik'in, birer ikişer anekdotla, kendisini, sevdiği kızı, Çik'i, okulunu, öğretmenlerini ve ailesini anlattığı kısımlar keyifle okunuyor ve bu esnada kurgu, çapraşık yapısına rağmen okuru yormuyor. Daha çok bir konuşma havasında anlatıyor Maik hayatını, laf lafı açıyor ve biz pek çok detayı zerre sıkılmadan öğrenmiş oluyoruz. Derken Çik çalıntı Lada'yla çıkageliyor ve asıl hikaye o zaman başlıyor... 

Yokuş Aşağı tiyatroya da uyarlanmış bir kitap. Konstanz Gençlik Tiyatrosu tarafından 2012'de sahnelenen oyunun bilgilerine (Almanca) ve fotoğraflarına buradan, oyun için hazırladıkları tanıtım filmine de buradan ulaşabilirsiniz. Şahsen, böylesi bir metin nasıl sahneye konur, reji nasıl kotarılır, dramaturji nasıl çıkar ortaya diye merak ettim oldukça, gönül ya orijinalini ya da Türkçe uyarlamasını izlemek ister. 

Yol maceralarını seviyorsanız fazlasıyla seveceğiniz bir kitap Yokuş Aşağı. Wolfgang Herrndorf da, ödülleri falan bir yana, kurgu ve dildeki başarısıyla merakımı celbeden bir yazar oldu. Hazır bahar da hissettirmeye başlamışken kendini, hazırlayın sırt çantanızı; işi, okulu, dertleri ardınızda bırakıp, çıkın yollara... 

Yokuş Aşağı - Wolfgang Herrndorf ON8 Kitap - 288 s.
Ve Sevgililer Günü'nün, milyonlarca yıl falan önce bir imparatorun, askerleri zayıflattığını düşündüğü için evliliği yasaklamasıyla ortaya çıktığını biliyor muydunuz? Rahip -Valentine- insanları gizlice evlendiriyormuş ve bu yüzden kellesini kaybetmiş. Yani ilk Sevgililer Günü hediyesi adamın birinin kafasıymış. Alın size biraz tarih. 

Düşününce, aslında mükemmel. Aşık olmak da başını kaybetmeye benzemiyor mu?
"İntihar bir soru mudur, yoksa bir yanıt mı?" diye sormuş ON8 Kitap, kitabın tanıtım sayfasında. ABD'li yazar Michael Thomas Ford, İntihar Notlarım'da bir yandan bu soruyu cevaplamaya çalışırken, diğer yandan da genç bir adamın öyküsünü sunuyor. 

İntihar girişiminin ertesinde gözlerini psikiyatri kliniğinde açan 16 yaşındaki Jeff'in ağzından 45 günlük bir süreç olan terapi günlerini dinliyoruz. İnsanın ölüm karşısındaki beş tepkisi gibi durumunu önce inkarla, sonra öfkeyle en son da kabullenme ile karşılayan Jeff tüm bu süreç içerisinde terapi arkadaşlarını gözlemleme, aile  ve arkadaşlık hayatını sorgulama ve kendini keşfetme imkanı buluyor. 

Thomas Ford, etkileyici bir karakter yaratmış; sevimli, komik ve savunmasız. Bazen yaşından çok büyük laflar eden, bazen de çocuksulaşan bir genç Jeff. Dolayısıyla son derece gerçek. Mizahi yönü oldukça kuvvetli, hatta sarkazmı sık sık bir savunma mekanizması olarak kullanan, kendisine alaycılıktan bir kabuk örmeye çalışan bir karakter. 

Sosyal ve psikolojik açıdan oldukça eleştirel  ve başarılı bir eser ortaya koyan Ford, kurgu konusunda bu derece başarı sergileyememiş maalesef. Jeff'in ağzından yazılan satırları okurken oldukça güzel vakit geçirmiş olsam da, etkileyicilikten uzak buldum. Bunda hikayenin çözümüne doğru lafın biraz uzatılmış olması da etken; bir nebze daha kısa olsaydı daha iyi olabilirdi diye düşünüyorum. 

Konudan sapmak pahasına başka bir meseleye değinmek istiyorum: ON8'in yayın koordinatörü Aslı Tohumcu ile TÜYAP'ta yaptığımız kısa sohbette, kimi ebeveyn ve öğretmenlerin "Gençlere böyle bir kitap okutmak onları olumsuz etkilemez mi?" diye parmak salladığından dem vurmuştu. Hem de -elbette- kitabı okumadan. Özellikle televizyon ürünlerinin sık sık maruz kaldığı bir suçlama bu; körpe dimağların "olumsuz" etkilenmesi endişesiyle yapılan girişimler -ki son dönemde edebiyata da uygulanan sansür üzerine sansür haberleri de (tamamen iyimser bir bakış açısıyla) bu kaygıyı taşıyor. Bu noktada dikkat edilmesi gereken ilk unsur, önceliğin mevzu bahis dimağların "maruz kaldıkları" etkilerden çok, yetiştirilme tarzlarında olması gerektiği. Kurguyla gerçeği ayırt etmeyi bilmeyen; şiddet, cinsellik, intihar gibi karmaşık konuları birer tabu olarak görüp, kafa karışıklıkları hakkında konuşmaktan çekinen bireyler yetiştirildiği sürece televizyon da, sinema da, edebiyat da bu tarz saldırılara maruz kalacaktır. Bu mesele halledildiği takdirde, sunulan eserlerin niteliği ve niceliği hakkında konuşmak çok daha doğru bir sonuca ulaştıracaktır bizleri.

İntihar Notlarım içinse gönül rahatlığıyla "temiz" raporu verebilirim: İntiharı övmek değil, sorgulamak gibi riskli bir amacı, başarıyla nihayete erdirmiş kitap. Gelişme çağında pek çok insanın aklından geçen sorulara, problemlere ve hatta kimi travmalara değinme şeklini ve yarattığı karakterlerin bunlarla başa çıkma yollarını ziyadesiyle aydınlatıcı bulduğumu da eklemeliyim. 

Edebiyat adına beklentilerinizi düşürüp, genç-yetişkinlerin gerçek ve acımasız yaşamları hakkında bir şeyler öğrenmek için ideal bir kitap. Hatta kim bilir, belki bizzat yaşadığınız süreçleri anlamlandırma konusunda bile yardımı dokunabilir.

İntihar Notlarım - Michael Thomas FordON8 Kitap - 256 s.
Edebiyat tek başına yeterince tartışmaya açık değilmiş gibi farklı alt dallar da bu konuda pek yardımcı olmuyor bize; fantastik edebiyat, öykücülük, şiir, tarih romanları, çocuk kitapları... "Gençlik edebiyatı" da bu tartışma düzleminde yerini almaya çalışan, hele ki ülkemizde, henüz oldukça genç bir kalem; özellikle gençlerin ruh sağlıklarını gözetmek ile sansür arasındaki ince çizgide ilerlemeye bir son verip, öncelikle net bir tanıma ihtiyaç duyan bir kavram. Psikolojik, pedagojik ya da sosyolojik tespitler yapmak haddime değil elbette ancak kitap okumanın bu derece kutsanıp da okuma oranının bu kadar düşük olduğu bir ortamda gözlerin çevrilmesi gereken ilk gruplardan birisi gençler. 

İşbu girizgahın sebebi, ON8 Kitap'ın -bir noktadan bakıldığında- bu meseleden hareketle yola çıkmış olması elbette ancak konumuz bu değil. Bilahare yeniden değinmek üzere konuyu rafa kaldırıp, asıl mevzuya geçelim: Mavi Kirazlar.
  

Dört yazar, dört karakter ve dört kitap... Yazarlar Sigrid Baffert, Jean-Michel Payet, Maryvonne Rippert ve Cecile Roumiguiere 16, 17 yaşlarındaki dört faklı karaktere hayat veriyorlar; -sırasıyla- Amos, Satya, Zik ve Violette. Dizi yönetmeni sıfatıyla ekibi bir araya toplayan -ve aynı zamanda Violette karakterini yazan- Roumiguiere önderliğinde kendilerine Mavi Kirazlar diyen bu arkadaş grubunu sunuyorlar bize. 

Dostluklarının temeli, kitaplardaki gerçek zamandan 3 yıl önce yaşadıkları trajik bir olaya dayanan kahramanlarımızın dört ay boyunca başlarından geçenleri okuyoruz. Bir yandan sır gibi saklayıp, unutmaya çalıştıkları gizemli olayın ruhlarında bıraktığı etki sürerken diğer yandan genç olmanın zorluklarını çekiyorlar. Kimlik arayışları, aşkları, aileleri ve sevdikleriyle örülü olaylar silsilesinde bir nevi kendilerini arayışlarına şahit oluyoruz. Hikayemizin fonunu ise tüm ihtişamıyla Paris oluşturuyor.

Seri tüm hikayeden bağımsız olarak başlı başına deneysel bir niteliğe sahip; yazım sürecini, serinin çevirmeni Mehmet Erkurt'un Cecile Roumiguiere ile yaptığı şu röportajdan detaylıca öğrenebileceğiniz eser, yazardan alıntılarsak "Bir hikayenin, salt metin düzeyinde farklı kişiler tarafından anlatılması, farklı yazarların ve karakterlerin seslerinin aynı metinde yansıtılması deneyimi" sunması açısından oldukça etkileyici. Serinin en büyük handikabı; kitapların tek tek, diğerlerinden bağımsız olarak okunabilirliğinin düşük olması. Elbette her kitabın başlangıçtan finale, bir bütün olarak anlatılan birer öyküsü olsa da, genel hikayeye hakim olmak için sırasıyla tüm kitapları okuma "zorunluluğu" bir seride hoşlanmadığım bir özellik.

Televizyonda öpüşen insanlar çıktığında çocuklarının gözlerini kapatan insanlar için belirtmeliyim ki; kahramanlarımızın başlarına gelen kimi olaylar "fazla erken" olarak yorumlanabilecek nitelikte. Ancak bu noktada kültürler arası farkların gözardı edilmemesi, hepsinden önemlisi cinselliğin tabu olarak görülmesinin genç ve çocuk psikolojisinde ne gibi problemlere yol açtığı gerçeğine dikkat edilmesi gerekmekte. Şahsım adına, okurken -ya da  daha gençlere tavsiye edecek olursam- kafamda herhangi bir soru işareti oluşturacak hiçbir şeye rastlamadığımı belirtmeliyim -ki yazarlara ve yayınevine, sansür gibi bir çirkinliğe yer vermedikleri için de teşekkür etmek isterim. 

Gelelim Mavi Kirazlar dizisinin kitaplarına:

Damdaki Melek

"Arada bir babam geliyordu aklıma. O da daha iyi bir dünya hayal etmiş ama bulamamıştı. Keşke eğlenceye daha fazla zaman ayırsaydı, daha neşeli bir hayatı olurdu belki..." - Violette
Serinin ilk kitabı olması sebebiyle giriş niteliği taşıdığı ziyadesiyle hissedilen Damdaki Melek, bütün hikayenin atmosferini oluşturmak ve karakterleri tanıtmak gibi zorunlu ve nahoş görevleri üstlenmesine rağmen serinin en beğendiğim kitabı oldu. 

Hikaye, kahramanlarımızın hayatlarına giren dört farklı karakterin getirdiği etkiler ekseninde ilerliyor: "Aşk diye bir şey yok" düsturuyla yaşayan Violette'in aşkla; ruhani bir müzik yolculuğuna çıkan Zik'in yaşadığı macerayla; gizemli bir kıza tutulan Satya'nın bilinmezlikle ve asosyal olma yolunda ilerleyen Amos'un entrikalarla başa çıkmaya çalışmalarına şahit oluyoruz. Tabi bu esnada dostların birbirleriyle ilişkilerine ve serinin omurgasını oluşturan gizemli olaya da göz kırparak...

Kitaba dair ilk dikkatimi çeken unsur öykünün entelektüel arka planı oldu. Tüm kitap -hatta seri demeliyim- boyunca o kadar çok gönderme ve referans vardı ki, özellikle kitapları okuyacak olanlar için bir liste bile hazırladım -ki buradan ulaşabilirsiniz. Kimini bildiğim, kimini ise yeni tanıdığım isimlerle karşılaşmak hem okuma sürecine dinamizm katan hem de öğrenmekten zevk alanları tavlayan bir unsur haline gelmiş. Öte yandan yine yazının girişine teğet olarak; gençleri sanat alanında muhtemelen tanımadıkları isimlerle tanıştırmak gibi bir getirisi olması da artı hanesine yazılanlardan...

Kitabı favorilerim arasına sokan en önemli unsur kuşkusuz ON8'in hazırlamış olduğu "Damdaki Melek'e eşlikçi şarkılar" oldu. Müzik ve edebiyatla ilgili düşüncem malumunuz; özellikle Zik'in öyküsünü okurken, hikayeyle eş zamanlı olarak bahsi geçen şarkıları dinlemek, hiç yaşamadığım bir okuma deneyimi sundu.

Beğenmediğim kısımların başında ise merak unsurunun ziyadesiyle zorlama bir şekilde sunulması geliyor. Birebir olmasa da "Bakalım neler olacak?" kıvamındaki merak yaratma çabaları hikayenin akışını böldüğü gibi, ucuz bir hareket olarak göze batıyor. Tüm saydığım özellikler sebebiyle kitabın sonu da fazlasıyla havada kalmış. Evet, giriş kitabı olduğunu kabul ediyorum ancak hiç değilse ufacık da olsa bir sonuca bağlanmasını yeğlerdim hikayelerin.

Yol Filmi
"O an anladım, on altı yaşındayken insanın ciddiyete ayıracak vakti olmuyor!" -Zik
İkinci kitap Yol Filmi; artık atmosferi yaratmış ve karakterleri tanıtmış olmanın rahatlığıyla güzel bir öykü sunuyor. Dört arkadaşın aileleriyle ve birbirleriyle olan ilişkileri detaylandırılırken, karakterlerin de giderek olgunlaştığını gözlemleyebiliyoruz.

Ailevi sebeplerle arkadaşlarından ayrı düşme ihtimali oluşan Amos'un   ağzından bu durumla mücadelesini dinlerken, abisi vesilesiyle bir filmde dublörlük kapan Violette'in çekim maceralarına şahit oluyoruz. Zik de ailesinin enteresan sırlarına erişirken, Amos için bir şeyler yapma çabasında başına gelenleri anlatıyor. Satya ise bu sefer başka bir aşk macerasının içinde buluyor kendisini. Geçmişte yaşanan olaya dair daha fazla detay ve daha fazla soru işareti de yer buluyor kitapta. 

Farklı karakterlerin, farklı yazarlar tarafından kaleme alınmış olması daha çok hissettiriyor kendisini Yol Filmi'nde. Zaman zaman aynı olaya değinen iki karakterin söylemleri, birbirlerini yüzde yüz tutmuyor ancak bu bir hata veya çelişkiden ziyade, gerçekçilik getiriyor meseleye; tıpkı gerçek hayatta olduğu gibi, yaşanan bir olayın aktarımı sırasında muhatapların ifadeleri nasıl değişkenlik gösteriyorsa, kitapta da karakterlerimiz kendi bakış açılarına göre anlatıyor yaşananları. Bu durumla bağlantılı olarak genel olay akışı bir nebze karışıklık gösteriyor; hangi olay ne zaman olmuştu, sıralama nasıldı gibi sorular, akıcılık açısından negatif etkiler yaratıyor. 

Genel öyküye dair daha fazla ipucu ve dolayısıyla daha fazla merak unsuru olsa da, bu sefer herhangi bir eğretilik göze çarpmıyor. Okurken tek temennim, soru işaretlerinin hepsinin cevap bulmasıydı -ki dördüncü kitabın yazısında değineceğim bu konuya yeniden. (Ayrıca meraklısı için Yol Filmi'nin entelektüel arka planı burada, eşlikçi şarkıları ise burada.)

Acele Etme
"Tüm fiilleri geçmiş zamanda çekme isteği yükseldi içimde. Gerekirdi... yapmalıydık... arkadaşlık özel bir dikkat ister ve biz ona bu dikkati gösteremedik." Satya
Hemen hemen her seride kitaplardan birisi için "geçiş kitabı" tanımlaması yapılır. Genel akışta şimdiye kadar alınan yolu toparlamak ve gidilecek rotayı belirlemek amacıyla kitaplardan birisi -tabiri caizse- feda edilir. Mavi Kirazlar'ın üçüncü kitabı Acele Etme, kanaatimce bu kategoriye dahil.

Kahramanlarımız yeni yıl kutlamalarını bir maskeli baloda geçirmeye karar veriyorlar ve  başlarına gelenleri dört faklı kalemden okuyoruz bu sefer. Büyük bir sırla mühürlenen dostluklarındaki çatlaklar, özel yaşamlarındaki sıkıntılarla bir araya geliyor ve her satırında ayrı bir merak unsuru yaratan bir kurguyla anlatılıyor hikayeleri. 

Elbette tema maskeli balo olunca referans ve göndermelerin ardı arkası kesilmiyor: Kitap boyunca bahsi geçen isimler için buraya, partide bize eşlik eden müzikler içinse buraya göz atabilirsiniz. 

Acele Etme'yi geçiş kitabı olarak görmeme rağmen, serinin bir bütünlüğe sahip tek kitabı da diyebilirim sanıyorum ki; temel olarak yine genel ve özel olmak üzere iki eksende de yaşananları anlatırken, baloda olanları bir giriş-gelişme ve sonuç örgüsünde anlatıyor. İkinci kitabın kimi yerleri için söylediğim "aynı olayın farklı bakış açılarından anlatılması"nın getirdiği güzellik, burada baştan sona mevcut. Ayrıca kahramanlarımızın neticede birer ergen olduğu göz önüne alınırsa, okurken her birine ayrı ayrı sinirlenmemden de anlaşılacağı gibi,  yazarlar karakter yaratma konusunda oldukça büyük başarı göstermişler. Her biri terlikle ağızlarına vurma ihtiyacı hissettirecek kadar "gerçekçi" davranıyorlar.

Tüm bu olumlu özelliklere rağmen, seride artık sona yaklaşırken okur merakını zirveye çıkarmak isteyen yazar(lar) başarısız girişimlerde bulunuyorlar. Hali hazırda yeterince soru işareti yokmuş gibi yeni sorular peyda oluyor ve artık bir neticeye erme ihtiyacı doğuyor. Yine aynı hevese kurban giden ucu açık bırakılmış son da, bahsettiğim bütünlüğü yaralıyor maalesef.

Mavi Ay 
"Öngörülmez olan, budur insana yaşadığını hissettiren." - Amos
Serinin son kitabı Mavi Ay'a geldiğimizde ise artık yavaştan dört arkadaşa veda edecek olmanın hüznü çöküyor elbette üzerimize. Buradan ulaşabileceğiniz kitabın entelektüel arka planında da belirttiğim gibi: "Bir kitabın sonuna varmak bir arkadaşından, bir serinin sonuna varmak ise bir dostundan ayrılmak gibidir…"

Sona yaklaşmış olmamız kahramanlarımızın hayatlarında radikal değişimler yaşanmayacağı anlamına gelmiyor elbette. Hatta diğer kitapların aksine, hikayenin nasıl devam etmiş olabileceğine dair yeni olaylar vuku buluyor. Sürpriz bozmadan konulara değinmeme olanak olmadığı için meseleyi, merak edenlerin hayal gücüne bırakıyorum. 

Mavi Ay'da dikkatimi çeken, karakterlerin ilk gençlikten ergenliğe adım atışlarına şahit olmamız oldu. Seri toplamda dört ay gibi kısa bir süreci ele alsa da Amos, Zik, Violette ve Satya'nın karakterlerindeki değişim oldukça etkileyici. Karakterler, adeta yazarlarla beraber olgunlaşıyorlar ya da vice versa. Uzun soluklu bir işe imza atmanın bir getirisi olarak görebileceğimiz bu durum, yine okura kolay kolay yaşayamayacağı bir olanak sunuyor; bu gelişim sürecini rahatlıkla gözlemlemek. 

En büyük problem, üç kitap boyunca biriktirilen soru işaretlerinin havada kalmasıydı. Merak yaratma çabasıyla ortaya atılan unsurlar, neredeyse hiçbiri bir çözüme ulaşmadan oldukları yerde kaldılar. Seri boyunca hikayenin omurgasını oluşturan gizemli olayın çözümü ise bariz bir şekilde aceleye gelmiş diye düşünmüştüm -ki yine yukarıdaki röportajda Roumiguiere'in bunu "itiraf ettiğini" görebilirsiniz. Görece enteresan bir senaryoya sahip olsa da, pek tatminkar bulmadığım bir son oldu benim için. 

-o-

İlk kitabı bitirdiğimde hakkındaki düşüncelerimi hemencecik yazıp yazmamak konusunda kararsız kalmıştım; dört kitabı bir yazıya sığdırmanın, özellikle internet ortamında uzun yazıların pek hoş karşılanmadığını göz önüne alırsak, pek akıllıca olmayacağını biliyordum ancak seri bir bütün olarak ele alındığında daha çok anlam ifade ediyordu. Dolayısıyla öyle ya da böyle, on kaplan değilse bile beş yazı gücünde tek bir yazıyla Mavi Kirazlar yolculuğumu aktarmış bulunmaktayım sizlere. 

Aerosmith'in şarkıda, hayat için söyledikleri (life's a journey, not a destination) okuma sürecinde temel düsturunuzu oluşturuyorsa, Mavi Kirazlar'ı mutlaka okumalısınız. Sunduğu farklı okuma deneyimleri ve deneysel yapısıyla, hiçbir okurun kaçırmasını istemeyeceğim bir seri. Öte yandan sizin için önemli olan yolculuk değil de varacağınız yer ise, yani sonlara ederinden daha fazla değer veriyorsanız ikinci bir kez düşünmenizde fayda var diyebilirim. 

Son olarak bu macerayı yaşamama vesile olan ON8 Kitap'a, yayın koordinatörü Aslı Tohumcu'ya, serinin yazarlarına ve çevirmeni Mehmet Erkurt'a ve elbette yaklaşık on beş gün boyunca beraber yatıp kalktığım Mavi Kirazlar'a teşekkürlerimi sunarım. Paris'te yeniden "karşılaşmak" ümidiyle...
Derken, babanın neye baktığını çakıyorsun. Eline. Tuttuğun silaha. Bakışı tekrar sana odaklanıyor. Cengiz’e. Orada dikilene. Cengiz’e. Şimdi ne yapacağını merak eden kişiye. Baban ayaklarının dibine tükürüyor ve seni zerrece iplemeden yanından geçip gidiyor. Peşinden bakıyorsun. Hayatın biraz önce yanından geçip gitti. Sen geride kaldın ve ölmüş olmayı diliyorsun, hiçbir şeyi dilemediğin kadar.
ON8 Kitap ismiyle müsemma, genç bir yayınevi. Tarzları, görüşleri de keza aynı şekilde; gençler ve genç edebiyatı. Sadece kitap çıkaran, edebiyatı ticari bir kapı olarak gören bir yayınevi de değil üstelik: Kendi deyimleriyle "Yayıncılığı ilgilendiren her türlü haberin, yazının yer aldığı bir yayıncılık blogu, bir edebiyat portalı" ve "Yayıncılığı hiç de ilgilendirmeyen konularda blog yazıları" içeren bir internet sitesi aynı zamanda. 

Zoran Drvenkar imzalı Onlardan Biri de yayınevinin twitter sayfası aracılığıyla kazandığım bir kitap oldu. Açık konuşmak gerekirse kitaba başlamadan evvel biraz önyargılıydım; neticede elimdeki bir "gençlik kitabı"ydı ve ben ne o kadar gençtim, ne de gençlik edebiyatından büyük haz alırdım... Kitaba başladıktan sonra büyük ölçüde yanıldığımı anladım. 

Hırvat-Alman yazar Drvenkar, Onlardan Biri'nde Alman, Türk ve Yugoslav gençleri ve bu gençlerin hayatını anlatıyor bize; sağlıksız ebeveyn ilişkileri, maksatsız bir yaşam, şiddet ve korkunun iktidarı elde tutmanın tek yolu olduğu bir atmosfer.  İki binli yılların başlarında, fonumuzu Berlin oluşturuyor ve üyelerinin nereli olduklarının ve ırklarının büyük önem arz ettiği iki sokak çetesinin çatışması temelinde başkarakterler Cengiz ve Bukle'nin polisiye izler taşıyan ama daha çok dramatik ögelerden beslenen hikayelerini okuyoruz. İnsanların birbirlerine, ailelerine, işlerine, okullarına, yani hayatlarına duydukları nefret, kendisini sadece ve sadece şiddetin farklı miktarlarında ve farklı yollarında gösteriyor bu dünyada ama elbette sonunda altı çizilen noktalar dostluk ve dürüstlüğün önemi ile yaşama karşı duyulan sevgi oluyor. Ancak belirtmem gerekir ki Drvenkar bunu didaktik üslubun iticiliğine kapılmadan, kör göze parmak sokarcasına değil gayet usturuplu bir biçimde başarmış. 

Onlardan Biri, şahsen pek de alışık olmadığım bir şekilde, 2. tekil şahıs kullanılarak yazılmış: Doğrudan yarattığı kahramana hitap ederek, okur ve karakter arasında kurulan ince köprüyü iyice sağlamlaştırmış. Yazarın bir röportajından alıntılayacak olursam "okuru karaktere dönüştürüyor ve ona nasıl hissettiğini, neler olup bittiğini, düşüncelerinin neye benzediğini" anlatıyor. Suzan Geridönmez'in çevirisiyle sunulan kitapta sık sık başvurulan gençlik jargonu ve argo, sanırım kültürel farklılıklar sebebiyle, zaman zaman sırıtsa da bütün olarak çeviriyi ele aldığımızda ziyadesiyle problemsiz gözüküyor. 

Cengiz&Bukle ismiyle tiyatroya da uyarlanan  kitap, yazıldığı 2002 yılında LUCHS 183 Ödülü'nü, Hansjörg Martin Polisiye Kitap Festivali Ödülü'nü ve Hans-im Glück Gençlik Edebiyatı Ödülü'nü kazanmış. Yazarın farklı yayınevlerinden yayınlanan Türkçe'ye çevrilmiş diğer kitapları ise Sorry (Bir Özür Dileme Projesi) ve Soğuktan Korkmayan Tek Kuş isimlerini taşıyorlar.

Başta belirttiğim gençlik romanı olmasından kaynaklanan önyargım beklentilerimi düşürdüğünden midir bilemiyorum ancak Onlardan Biri oldukça keyif alarak okuduğum bir kitap oldu: Gerçekçi, etkileyici ve sürükleyici. Elbette kusursuz değil ancak biraz farklı şeyler okumak istiyorsanız ve konusu azıcık da olsa ilginizi çektiyse okumanızı tavsiye ederim.

Onlardan Biri - Zoran Drvenkar, ON8 Kitap - 364 s.