gerçek hikayeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gerçek hikayeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bir pazar sabahı miskince oturmuş çayın demlenmesini ve ekmek almak için dışarı çıkan kahraman kişinin dönmesini bekliyordum. Hafta içi manasız yere (bkz. ders çalışmak yerine yapılan saçma hareketler) 2016 yılında oturup 2014 Oscar Töreni'ni izlemiştim. Oradan aklımda kalan filmleri Youtube'a yazmaya başladım. Bir baktım ki The Imitation Game'in ''full hd'' karşımda. Gerçek hikayelere bayıldığım için İngiltere'nin II. Dünya Savaşı sırasında Enigma başta olmak üzere düşman kriptolarını kırmak için oluşturulmuş merkezi Bletchley Park'ta Alan Turing'in yaptıklarını ve eşcinselliğinin ortaya çıkışıyla başına gelenleri anlatan bu filmi de izlemeye başladım.
Film bitince fark ettim ki Bletchley Park'ı anlatan bir kitap almış neredeyse bir yıl önce. Filmi zevkle izlesem de bazı gerçekçi olmayan noktalar dikkatimi çekmişti. Ardından izlediğim yorumlar da filmin olayı çarpıttığını söylüyordu. Ben de Alman ve Japonların kriptolu mesajları nasıl çözüldü, düşünen makinelerin temeli nasıl atıldı, ortam nasıldı gibi soruların cevabını bulmak için Sinclair McKay'in The Secret Life of Bletchley Park adlı kitabını okumaya başladım.
Kitap 24 kısa bölümden oluşuyor. Bazı bölümler Bletchley Park'ın nasıl kurulduğu, ilk çalışanların nasıl seçildiği ile ilgili. Sonraki bölümler hem biraz kronolojik gelişmeleri anlatıyor hem de Bletchley Park'taki sosyal ve kültürel hayat, Bletchley Park'ın savaşa etkisi, İngiliz şifre çözücülerin müttefiklere bakış açısı gibi konulara değiniyor. Son bölümler ise savaşın bitişi, Bletchley Park çalışanlarının barış zamanı hayatlarına geçişi ve Bletchley Park'ın geride bıraktığı miras meselelerini ele alıyor.
McKay kitabı yazarken sık sık eski Park çalışanlarının ifadelerine başvuruyor. Anlatım çoğu zaman ''Gazi X o günleri şöyle anlatıyor. Şimdi de Lady Y ise bakın ne diyor...'' şeklinde devam ediyor. Kitapta şifre çözümüne veya üretilen teknolojiye dair en ufak teknik bilgi verilmiyor. Sanki yazar o işi hiç anlamamış, anlamaya da hiç zahmet edememiş gibi söz o noktaya geldiğinde ''son derece zor şifreler'', ''karmaşık hesaplamalar ve titiz çalışma'' gibi genel geçer sözlerle konuyu geçiştiriyor.
Ayrıca sık sık Bletchley Park'ın Alman Enigması'nı çözmesinin II. Dünya Savaşı'nı 2 yıl kısalttığı söylense de pek başka bir değerlendirme yapılmıyor. Mesela diğer ülkeler şifre kırma konusunda ne gibi çalışmalar yapıyordu, Bletchley Park onlara kıyasla ne açılardan üstündü gibi konulardan hiç bahsedilmiyor. Genelde anektotlara dayanan kitap Bletchley Park'ın magazini gibi de diyebiliriz.
Kitabın analitik bir yapısı olmaması bölümler içinde konuların bazen dağılmasına bazen de kitap boyunca aynı şeylerin tekrar tekrar anlatılmasına neden olmuş. Dili kolay anlaşılır olsa da bu nedenle ve kitapta beklediklerimi bulamamanın da etkisiyle kitabı okumakta çok zorlandım. 322 sayfalık kitabı 2 ayda bitirebildim.
Özetle Sinclair McKay'in The Secret Life of Bletchley Park'ı çok ilginç bir konuyu işliyor, enteresan estantaneler sunuyor. Yalnız kitabın zaman zaman tekrara düşmesi, teknik ve tarihi analizden yoksun oluşu, bu açıdan Bletchley Park magazininden öteye gidememesi hayal kırıklığı yaratıyor.
Mehmet Raşit Öğütçü nam-ı diğer Orhan Kemal ile Nazım Hikmet'in yolu mapusta kesişmiş. Orhan Kemal şiirlerini Nazım Hikmet'e okur o da pek beğenmezmiş. Nazım Hikmet bir gün Orhan Kemal'in bir öyküsünü dinlemiş ve şiirle uğraşmamasını mutlaka öykü yazmasını tavsiye etmiş. Orhan Kemal'in şiirlerini okumadım Nazım şiir meselesinde ne kadar haklıydı bir şey diyemem ama öykü anlatma konusunda Nazım haklıymış. Orhan Kemal iyi ki yazmış. Neden bu yaşıma kadar Orhan Kemal okumamıştım, neden kimse beni bu yüzden kınamamıştı bilmiyorum.
Orhan Kemal'i seven bir arkadaşımın övgüleri kulağımın bir köşesinde kalmış; artık bir romanını okuyayım dedim. Hem edebiyatını hem de onu tanımak için otobiyokgrafik romanlarından oluşan Avare Yıllar serisinin güzel olacağını düşündüm. Yazarın çocukluk yıllarını anlatan Baba Evi ve aynı baskıda yer alan, yazarın gençlik yıllarını anlatan Avare Yıllar romanlarını okudum. Küçük Adamın Romanı serisinin üçüncü kitabı Cemile'yi hemen listeye ekledim.
Baba Evi
Baba Evi Orhan Kemal'in Adana'da geçen çocukluk ve ilk ergenlik yıllarını anlatıyor. Önemli ve sert bir babanın ve merhametli bir ananın oğlu olan Orhan Kemal çiftlik hayatının keyfini sürerek başlıyor hayata. Babasından da az çekmiyor. Babasının siyasi faaliyetleri artık Türkiye'de barınma imkanı kalmayınca aile Lübnan'a göçüyor. Böylece hasretlik, yabancılık başlıyor. Zamanla aile elindekini avucundakini tüketiyor, yavaş yavaş fakirliği de aşan bir yokluk içine düşüyor. Önemli adamın çiftliklerde yetişen bey oğlu olmaktan, lokanta komiliğine boş gezenin boş kalfalığına kadar çeşitli hallere giriyor. En çok da top peşinde koşuyor Orhan Kemal.
Avare Yıllar Orhan Kemal'in gençlik yıllarını, kendini bulma sancısını anlatıyor. Futbol peşinde koşarken fakirlkten, çaresizlikten, itilmişlikten bunalan ve Adana'ya dönerse eski günlere de dönebileceğini, daha da önemlisi babasının baskısından kurtulabileceğini uman Orhan Kemal zar zor Adana'ya dönüyor. O zamanlar edindiği güngörmüş bir arkadaşının söylediği gibi sorun kendisinde, zora gelememesinde, sebat edememesinde ama onun bunu anlamasına çok var. Önce ırgatığı beceremeyişini, işçiliğe cesaret edemeyişini görüyoruz sonra İstanbul'da şansını deniyor ama yine tutunamıyor. Fabrikada düşük ücretli bir memurluk ve daha önemlisi aşk küçük adamın hayatında yeni bir sayfa açıyor… Sanıyorum devamı Cemile'de.
İki romanda da yazarın diline bayıldım. Son derece doğal, akıcı diyaloglar beni hüzünlendirdi, güldürdü, sanki yanımda konuşuyorlarmış, seslerini duyuyormuşum gibi oldum. Güçlü anlatımıyla Orhan Kemal Adana'nın sıcağını da, aç bir midenin kazınmasını da, bir dükkanın arka bölümünde içilen şarabın mahmurluğunu da yaşattı. Anlattıkları zaten kendi başından geçen veya tanık olduğu, insancıllığı ve gözlem gücüyle kavradığı şeyler. O yüzden romanlarda kısalığından ve sade anlatımından beklenmeyecek bir derinlik ve doku vardı.
Bunun üzerine yapılacak en güzel şey Cihangir'deki Orhan Kemal Müzesi'ne gitmekti. Taksim'den yürüyerek 10 dakikada varabileceğiniz müze aslında 2 odalı küçük bir sergi. İlk bölümde fotoğraflar, Orhan Kemal'in romanları, bazı yaşızmaları ve özel eşyaları var. Bu odada göredüğüm fotoğraflar bana bunlar nasıl ortamlar dedirtti. Bir karede Haldun Taner diğerinde Halit Kıvanç bir başkasında Nazım Hikmet. Nazım Hikmet'in hapisten Orhan Kemal'e yazdığı mektupla Orhan Kemal'in eşine yazdığı mektubu okumak çok güzeldi. İkinci oda ise yatak ve çalışma odası olarak tanzim edilmiş, Orhan Kemal'in meşhur paltolarına, kitaplığına, daktilosuna, plaklarına ve pek çok özel eşyasına ev sahipliği yapan bir oda. Burada da Orhan Kemal neler okumuş, el yazısı nasılmış, siyah-beyaz foroğraflarda gri görünen paltosu balıksırtı desenliymiş diye diye dolaştım. Yazdıklarıyla benim için zaten bir isim değil bir insan olan Orhan Kemal'in artık kanlı canlı bir adam olduğunu söyleyebilirim.
Baba Evi ve Avare Yılları okumuş olmak müzenin benim için anlamını kat kat artırdı. Keşke Cemile'yi de okumuş olsaydım dedim. Şimdi Cemile'yi okumak daha da zevkli olacak. Eğer Orhan Kemal'i okuyup sevdiyseniz müzeyi ziyaret etmenizi tavsiye ederim. Eğer müzeyi gezmeye niyetliyseniz Orhan Kemal'in hayatını şöyle bir araştırmanızı veya Küçük Adamın Romanı serisini okumanızı daha şiddetli tavsiye ederim. Ben makinamı yanıma almayı unutmuştum ama fotoğraf çekmek serbest. Müracaat müzenin alt katında bulunan İkbal Kahvesi ve Kitabevi'ne, giriş 5 lira.
Avare Yıllar
Avare Yıllar Orhan Kemal'in gençlik yıllarını, kendini bulma sancısını anlatıyor. Futbol peşinde koşarken fakirlkten, çaresizlikten, itilmişlikten bunalan ve Adana'ya dönerse eski günlere de dönebileceğini, daha da önemlisi babasının baskısından kurtulabileceğini uman Orhan Kemal zar zor Adana'ya dönüyor. O zamanlar edindiği güngörmüş bir arkadaşının söylediği gibi sorun kendisinde, zora gelememesinde, sebat edememesinde ama onun bunu anlamasına çok var. Önce ırgatığı beceremeyişini, işçiliğe cesaret edemeyişini görüyoruz sonra İstanbul'da şansını deniyor ama yine tutunamıyor. Fabrikada düşük ücretli bir memurluk ve daha önemlisi aşk küçük adamın hayatında yeni bir sayfa açıyor… Sanıyorum devamı Cemile'de.
İki romanda da yazarın diline bayıldım. Son derece doğal, akıcı diyaloglar beni hüzünlendirdi, güldürdü, sanki yanımda konuşuyorlarmış, seslerini duyuyormuşum gibi oldum. Güçlü anlatımıyla Orhan Kemal Adana'nın sıcağını da, aç bir midenin kazınmasını da, bir dükkanın arka bölümünde içilen şarabın mahmurluğunu da yaşattı. Anlattıkları zaten kendi başından geçen veya tanık olduğu, insancıllığı ve gözlem gücüyle kavradığı şeyler. O yüzden romanlarda kısalığından ve sade anlatımından beklenmeyecek bir derinlik ve doku vardı.
![]() |
İşte bahsettiğim palto. Kaynak: www.orhankemal.org |
Orhan Kemal Müzesi
Bunun üzerine yapılacak en güzel şey Cihangir'deki Orhan Kemal Müzesi'ne gitmekti. Taksim'den yürüyerek 10 dakikada varabileceğiniz müze aslında 2 odalı küçük bir sergi. İlk bölümde fotoğraflar, Orhan Kemal'in romanları, bazı yaşızmaları ve özel eşyaları var. Bu odada göredüğüm fotoğraflar bana bunlar nasıl ortamlar dedirtti. Bir karede Haldun Taner diğerinde Halit Kıvanç bir başkasında Nazım Hikmet. Nazım Hikmet'in hapisten Orhan Kemal'e yazdığı mektupla Orhan Kemal'in eşine yazdığı mektubu okumak çok güzeldi. İkinci oda ise yatak ve çalışma odası olarak tanzim edilmiş, Orhan Kemal'in meşhur paltolarına, kitaplığına, daktilosuna, plaklarına ve pek çok özel eşyasına ev sahipliği yapan bir oda. Burada da Orhan Kemal neler okumuş, el yazısı nasılmış, siyah-beyaz foroğraflarda gri görünen paltosu balıksırtı desenliymiş diye diye dolaştım. Yazdıklarıyla benim için zaten bir isim değil bir insan olan Orhan Kemal'in artık kanlı canlı bir adam olduğunu söyleyebilirim.
Baba Evi ve Avare Yılları okumuş olmak müzenin benim için anlamını kat kat artırdı. Keşke Cemile'yi de okumuş olsaydım dedim. Şimdi Cemile'yi okumak daha da zevkli olacak. Eğer Orhan Kemal'i okuyup sevdiyseniz müzeyi ziyaret etmenizi tavsiye ederim. Eğer müzeyi gezmeye niyetliyseniz Orhan Kemal'in hayatını şöyle bir araştırmanızı veya Küçük Adamın Romanı serisini okumanızı daha şiddetli tavsiye ederim. Ben makinamı yanıma almayı unutmuştum ama fotoğraf çekmek serbest. Müracaat müzenin alt katında bulunan İkbal Kahvesi ve Kitabevi'ne, giriş 5 lira.
Baştan uyarıyorum bu yazı çok sert olacak. Hayata karşı duyduğım öfkeyi bu kitaba patlatacağım. Hunharca, empatiyle filan uğraşmadan, çat çaaat eleştireceğim. Bence yazıyı sonuna kadar okursanız siz de bana hak vereceksiniz.
Kitabımız Robert Greenfield tarafından kaleme alınmış olan Ahmet Ertegün biyografisi: Son Sultan Ahmet Ertegün ve Rock'n Roll'un Yükselişi. Gerçek hikayelere ve hayat öykülerine olan ilgim yüzünden bu kitap elime geçince çok sevindim. Burada bahsettiğimiz hayat da öyle böyle değil eğlence ve müzik dünyasının efsanelerini yaratan efsanenin hayatı. Hal böyle olunca hemen okumaya başladım. Kitap 500 küsür sayfa olsa da okumam ayları aldı. Çünkü bu kitap olmamış (Aha başlıyor…).
Aylarca bitiremedim ve zevk almadım çünkü ne okuduğumu anlamadım. Bir kitabın her sayfasında düşük cümle, her sayfasında anlatım bozukluğu olabilir mi? Bir lise bahçesine gidip ''Ahmet açık renk takım elbise ve kravat takmıştı'' cümlesindeki anlatım bozukluğunu sorsam yüzde elli doğru cevap alırım. Peki bir kişinin ifadesi aktarılırken İngilizcedeki noktalama işaretleriyle tümce dizilişini aynen kullanmak nedir? Kimin ne dediği belli olmadığı, gibi kelimenin tam anlamıyla anlamadım paragraflar oldu bu yüzden.
Zaten çevirisi bence çok sıkıntılı. Örnek veriyorum: Ertegün'ün yakın arkadaşlarından biri de Henry Kissinger. Kissinger kitapta devlet bakanı diye geçiyor. Çünkü kitabın aslında 'secretary of state' diyor. Yanlış tabi, Diplomasi diye tuğla gibi kitabı olan, ABD dış politikası tarihine damga vurmuş adamın titrini devlet sekreteri (!?) olarak çevirmek gerekirdi. Dışişleri Bakanı ise olabilecek en yanlış tarcih olurdu.
Tüm bu güzellikler bir de uçsuz bucaksız yazım hatalarıyla süslenmiş. MS Office Word'ün yazım denetim eklentisine güvenerek oluşturulan metinlerde elma ağacı yerine alma ağacı yazılıp gözden kaçırıldığı oluyor. Bu kitapta ise bu bile yok. Direk ''… listelerde Nash'ın 'Teach Your Childern2 şarkısını geride bıraktı'' (s. 317) yazılmış ve kimse düzeltmemiş. Bir değil beş değil. Ortalama her sayfa da bir yazım hatası vardır, eder 400 imla hatası… Oku okuyabilirsen.
Bütün bunların sebebi kitabı çeviren ve yayına hazırlayan ekip olmayabilir, belki de orjinal metin kötüdür. Elbette ben bunu aslını okumadan söyleyemem ama bir cümle yazarı da kitabın aslını da gözümden düşürmeye yetti. İşte o klişelerden cahilliklere koşan epik cümle:
''Bodrumda her gün, ''ekmek, bal, gül reçeli, yoğurt, taze incir, kayısı ve şeftaliden oluşan kahvaltıyla'' başlıyordu. Hala deve sürülerinin ana caddede serbestçe dolaştığı kent merkezine gazete almak için yapılan kısa bir gezinti sonrasında, Ahmet, Mica ve konukları, sipariş üzerine bir gecede gömlek ve panyolon diken terzilere giderler, kilimler ve toplarla pamuklu kumaş satın alırlardı.'' (s. 482)Şimdi gel de kitapta yazan diğer detayların gerçek olduğuna, yazarın hayal dünyasının ürünü olmadığına inan.
Kitap hakkında Ertegün'ün karakterini yansıtan daha çok anektod olsa daha az teknik bilgi olsa tercih ederdim, jaz sevenler mutlaka okusun, kitap okurken bir de CD yapıp onu dinlemek lazım filan demek isterdim ama bunlara sıra gelemedi. İnsanlar bir kitaba 25 lira verip daha da önemlisi haftalarını ayırıp kitabı okuyorsa kitapta kötü çeviri ve imla hatalarından daha fazlasını bulmalılar. Ahmet Ertegün bu kitabı görse emeği geçenleri tefe koyardı herhalde. Siz de Ertegün'ün hayatını merak ediyorsanız başka bir kitaptan okuyun, okuma zevkinize yazık olmasın.
İrlanda'nın meşhur olan şeylerinden biri, İrlandalıların hoşuna gitmese de, fakirliğidir. Osmanlı Devleti'nin İrlanda'ya gemiyle yardım gönderdiği hikayesinden, açlık sırasında patatesten başka bir şey yenemediğine kadar pek çok öykü anlatılır. Bu yazıda da ortak noktaları fakirlik, İrlanda ve çocukluk olan iki gerçek öyküden bahsedeceğim.
Angela's Ashes (Angela'nın Külleri) - Frank McCourt
Angela's Ashes (Angela'nın Külleri) şöyle başlıyor:
''When I look back on my childhood I wonder how I survived at all. It was, of course, a miserable childhood: the happy childhood is hardly worth your while. Worse than the ordinary miserable childhood is the miserable Irish childhood, and worse yet is the miserable Irish Catholic childhood.'' *
Gerçekten de Frankie'nin anılarında fakirlikten de öte yokluktan ve bu yokluğu süsleyen İrlandalılık ile dindarlıktan başka bir şey yok. Süt yerine suya katıp bebeğe vermek için şeker yok, Guiness var. Gece altına girilecek yorgan yok, vaftiz kıyafeti var. İki ay hastane yatağında kaldığı için yürüyemeyen çocuğu eve götürecek otobüs parası yok, iyileşsin diye her gün dua eden sınıf arkadaşları var. Gece aydınlanmak için bırakın elektiriği, gaz lambasında gaz bile yok, kilisede günahlar affolunsun diye bir kuruşa mum yakmak var. Rutubetli, köhne evlerdeki aç insanları ısıtacak güneş yok, Shannon ırmağının öldüren nemi ve buruk İrlanda şarkıları var.Anlatılanlar genel olarak "para var, imkan var, huzur var" değişini doğrularken satır aralarında anlıyorsunuz ki, para olmadan ahlak bile olmuyor, olamıyor. İngilizler ve İngiltere'nin İrlandalılar açısından ne demek olduğu, dinin fakirlerin tek avuntusu olduğu, ekonomik sınıfların başta kilise olmak üzere her kapıda ayrımcılık nedeni olduğu da kitaptan okunuyor.
Baş döndürücü bir olay kurgusu, sizi merakta bırakacak gizemler, hayran olunacak kahramanlar, nefret edilecek düşmanlar yok bu kitapta. Kitabı okunur kılan en önemli şey Frank McCourt'un anlatımı. İrlanda ağzını yazım diline de yansıtan yazar, diyaloglar için de paragraflar kullanmış. En önemlisi de bir çocuğun gözünden anlatabilmiş olanları.Yazarın kurgulayarak, boşlukları doldurarak anlatığı anılarına çocuğun kendine has kaygıları ve neşesi hakim. Yazarın ustaca anlatımıyla bu neşe ve kaygılar Frankie büyüdükçe yavaş yavaş değişiyor. Frankie koyu dindarlığın verdiği suçluluk duygusuyla, kalp kırıklığıyla, gelecek hayalleriyle tanışıyor.
Bu derece bir fakirlik bana Knut Hamsun'un Açlık kitabını hatırlattı. Sol Ayağım'da anlatılanlarla birbirini tamamladığını da düşünüyorum.
![]() |
| Soldan sağa: Frank, kardeşleri Alphie, Michael, Malachy Kaynak: http://www.independent.ie |
Yüreğim kaldırır, güzel bir üslup olduktan sonra müthiş sürükleyici olması da gerekmez diyenler bu 1996 Pulitzer Ödüllü kitaba buyursun. Buyuranlar da mümkünse aslında okuyup İrlanda argosunun ve aksanının tadına baksın. Çok beğenenler 1999 yapımı filmiyle ve Frankie'nin gençliğinin anlatan Umuda Doğru ('Tis) ile devam etsin.
Sol Ayağım - Christy Brown
Bu kitabı çok duymuş, gerçek hikayelere olan merakım nedeniyle hep okumak istemiş ama okuyamamıştım. Sonra Tunalı'da kurulan kütüphanede görünce birkaç gün içinde okuyup bitirdim.
Bu kitabı okumak bile aslında bir deneyim. Çünkü bu kelimeler, bırakın kitap yazmayı, adını söylemeyi becermesi bile beklenmeyen birine ait. Beyin felci nedeniyle bitkiden farksız bir bebekken annesinin inancı ve sevgisiyle tek tutan yeri olan sol ayağıyla kitap yazmaya kadar işi vardıran Christy Brown'un öyküsü bu. Kitap hakkında setaylı bir yazıyı Mor Kitaplık'ta yazmıştım. O yüzden burada sadece yazarın azminin ve ürkütücü derecedeki samimiyetinin çok etkileyici olduğunu söylemekle yetineyim. Brown hayatını ne bir acılar denizi ne de bir kahramanlık öyküsü olarak sunmuş. İyisiyle kötüsüyle kendini anlatmış ve kendinden kötü durumdaki hastaları görünce avunduğunu, kızlarla flört eden erkekleri gördükçe kıskandığını, kederinden kendini öldürmeyi düşündüğünü söyleyecek kadar da dürüst davranmış.Neyse benim esas bahsetmek istediğim yine fakirlik, yine çocukluk neşesi ve yine İrlanda. Bu sefer aile dirayetli ana-baba sayesinde açlık tehlikesiyle karşı karşıya değil ama bu Christy'nin tek seyahat aleti olan el arabasının kırılması durumunda tamir parasının bile bulunamadığı gerçeğini değiştirmiyor. Yukarıdaki kitapta olduğu gibi kalabalık kardeşler arasında kıskançlık, çekişme, sevgi, fedakarlık dolu bir bağ var. Yine şarkılar, yine hüzünler...
Brown'un hikayesinde dindarlık McCourt'un kitabındaki kadar baskın değil. Bunda dini vecibelerden muaf bir engelli olmasının da payı olabilir. Yine de Christy'nin hacca gidişinden, aldığı yardımlarda kilisenin rolüne kadar pek çok yerde Katoliklik karşımıza çıkıyor. Ama iki kitap arasındaki ortak en önemli özellik bence bir çocukluğa has neşe. Christy eksikliklerinin farkında bile olamayacak kadar masum bir çocukken diğerlerinden mutluluğunun hiçbir farkı yok. Onun da büyüdükçe algıları, kaygıları, mutluluk nedenleri değişiyor. Brown'un hayatı keşke hep çocuk kalsam denecek bir hayat, McCourt içinse büyümek kurtuluş için tek umut. Yine de ikisinden de yaşla birlikte giden neşe, yerine gelen kaygılar.
McCourt'un anlatımı edebi açıdan bence çok daha başarılı, ama adını yazması bile mucize olan Christy Brown'u gayet etkileyici bir kitap yazdığı halde üslup açısından eleştirmek bana haksızlık gibi geliyor. Sol Ayağım'da sizi kolunuzdan tutup sürükleyecek olan şey, anlatım inceliği değil Brown'un mucizevi hayatı ve azmi olacak. Elbette filmi de var :)
İki kitabın başta düşünemediğim sonra da nasıl düşünemediğime şaşırdığım ortak noktası ise şu: dürüstlük, içtenlik. Günlük küçük utançlarınızı düşünün ve gerçekten travmatik anlarını tüm içtenlikleriyle anlatan bu iki adamın cesaretine bakın. İşte etkiletici olan bu.
* ''Dönüp çocukluğuma baktığımda nasıl hayatta kaldığıma şaşıyorum. Elbette sefil bir çocukluktu: mutlu bir çocukluk zaman ayırmanıza değmez. Sıradan sefil bir çocukluktan daha kötü olan sıradan sefil bir İralndalı çocukluktur, daha da kötüsü sefil Katolik İrlandalı çocukluktur.''
İki kitabın başta düşünemediğim sonra da nasıl düşünemediğime şaşırdığım ortak noktası ise şu: dürüstlük, içtenlik. Günlük küçük utançlarınızı düşünün ve gerçekten travmatik anlarını tüm içtenlikleriyle anlatan bu iki adamın cesaretine bakın. İşte etkiletici olan bu.
* ''Dönüp çocukluğuma baktığımda nasıl hayatta kaldığıma şaşıyorum. Elbette sefil bir çocukluktu: mutlu bir çocukluk zaman ayırmanıza değmez. Sıradan sefil bir çocukluktan daha kötü olan sıradan sefil bir İralndalı çocukluktur, daha da kötüsü sefil Katolik İrlandalı çocukluktur.''
![]() |
| Hayatımda içtiğim en iyi bira ve gördüğüm en soğuk hava. |
Olaylar
Bu kitap 1923 yılında, Weimar Cumhuriyetinin yoksulluk, hiperenflasyon, adaletsizlik ve siyasal kutuplaşma ortamında yaşanan silahlı ayaklanmayı anlatıyor. Ayaklanma Komünist Parti tarafından örgütlenmiş ve başka şehirlerde de harekete geçilse de yoğunlukla Hamburg'da cereyan etmiş. Kitaba göre 60 saat, Wikipedia'ya göre birkaç saat içinde bastırılan isyan sırasında 26 karakol basılmış ve 17'sinden alınabilen silahlarla isyancılar silahlanmış. Çoğu isyancı olmayan vatandaşlar olmak üzere 100 kişi ölmüş. İsyan bastırıldıktan sonra binlerce insan tutuklanmış.
Yazar
Larissa Reissner de bu isyan sırasında adanmış bir devrimci olarak oradaymış. Çatışmaktan ve çalışmaktan arta kalan zamanlarda Rusya'da çeşitli dergi ve gazetelerde yayınlanan yazılar yazmış. Reissner, Polonya doğumlu olmasına rağmen babasının siyasi faaliyetleri nedeniyle Berlin'e kaçması sonucunda 1903-1907 yılları arasında Almanya'da yaşamış. Ekim Devrimi'nden sonraysa Saint Petersburg'a yerleşip Bolşevik Partisi'ne katılmış. Eğitim komitesinde çalışmış, Maxim Gorki'nin çıkardığı dergide yazmış, diplomatik görevle Afganistan'a gitmiş… Bütün bunları da 30 yıllık ömrüne sığdırmış.
| 1979, 1. baskı. |
Kitap
Hamburg Barikatları beş-on sayfalık yazılardan oluşuyor. Kitap işçilerin ve siyasetin o dönemde içinde bulunduğu durumu anlatarak başlıyor. Açlıktan bir yaşına gelmeden öleceği kesin olan bebekleri doğuran anneleri, sefaletten bebeklerini doğururken öleceğini bildiğinden bari babaları çocuklarını kucağına alabilsin diye evde doğurmak isteyen kadınları, ay başında aldıkları para enflasyonla eriyip ayın onunda ekmek almaya yetmez hale gelen işçileri, yorgunluğu, bezginliği anlatıyor. Sonra isyanın başlangıcı ve gelişimini anlatıyor, Hamburg, Barmbeck (ayaklanmanın en güçlü olduğu yer), Schiffbek ve Hamm'daki çatışmayı portrelerle birlikte aktarıyor. Bu yazılarda ve son yazısında isyanın bastırılışına ve bıraktığı etkiye değiniyor.
Yazarın devrimci düşüncelerinin coşkusunu paylaşan bugün az insan vardır. Belki Reissner de bugün yaşasa başka düşünceleri olurdu. Her neyse, sonuçta onun silahlı bir devrimle komünizmin gelmesinin tek ve kaçınılmaz kurtuluş olduğunu fikrine takılıp kalırsanız kitabı hiç beğenmeyebilirsiniz. Ben kitabı insanların devlet gücüne ve adaletsizliğe karşı verdikleri bir mücadelenin birinci ağızdan anlatımı olarak okudum. Yazarın tutkulu, güzel benzetmeler ve betimlemelerle dolu anlatımının tadını çıkardım.
Peki 90 yıl önceki bu ayaklanmanın öyküsünden ne anladım? Bazı şeyler hiç değişemiş. Mesela masumların polis kurşunuyla öldürülmesi, mesela cadı avları, mesela çifte standart. Bazı şeyler biraz değişmiş ama yeterince değil. Mesela (Almanya'da) açlık, sefalet. Yazarın özellikle kadınların 'kahramanlığını', çocukların açlıktan okulda bayıldığını ve hatta öldüğünü, küçük-burjuvanın küçük dünyasındaki mutluluğunu anlattığı bölümlerden etkilendim. Silahlı çatışmaların anlatıldığı ve şiddetin kutsandığı bölümlerse pek bana göre değildi. Eğreti bulduğum tek nokta isyanın bastırılmasının bir yenilgi olmadığını, militanların kimsenin zarar görmemesi için geri çekildiğini, psikolojik bir zafer kazanıldığını telkin ettiği satırlar oldu.
| Rote Flora |
Hamburg ve Son Olaylar
Malumunuz 2013'ün son haftalarında Hamburg'da protestolar, direniş olayları yaşandı. Bu olaylar hakkında pek bilgim yok. Orada yaşayan arkadaşımın söylediği yukarıda gördüğünüz Rote Flora zamanında işgal edilmiş, 80'lerden bu yana da kültür merkezi olarak kullanılmış, evsizler filan da orada kalıyormuş. Binanın sahibi artık binanın boşaltılmasını istiyormuş, mahkeme de bu yönde karar vermiş fakat insanlar buna direnmiş, zaten bir süredir özellikle göçmenlere karşı polisin tutumu da beğenilmiyormuş, sonra protestolar, vs... Biz gittiğimizde ortam sütlimandı, tehlike bölgesi ilan edilen sokaklarda da gezdik, her şey çok normaldi. Acaba dedik o anda göremediğimiz polisler göstericileri dayaktan geçirmiş, ortamı gaza, suya, copa boğmuştu da ortam öyle mi durulmuştu. Polis her yerde polis tabi ama öyle dayak filan yokmuş.
Peki bütün bunların Hamburg'da olması tesadüf mü? Almanya'nın en liberal şehri diye biliniyor. Göçmeni, yabancısı çok. Haliyle ötekine bir karşı hoşgörü mevcut. Son zamanlarda ekonomik liderliğini Berlin'e kaptırsa da sanaiyisiyle, limanıyla canlı bir ekonomisi var. Güçlü bir sol damar var, direniş geçmişi var. Daha önce Almanya'nın başka kentlerinde bulunmuş ve hep Almanya'da bir Türk olmanın korkunç olduğunu düşünmüştüm. Frankfurt'ta İngilizce menü istediğim garson Almanca bilmiyorum diye bana kırmızı kaplı İngilizce menüyü ''Al sana kırmızı kart'' diye vermiş, trende yaşlı bir kadın Alman arkadaşıma ayaklarını koltuğa dayadı diye bağırmıştı. Hamburg'da ise yarın sabah taksi nasıl buluruz diye sorduğumuz garson seferber oldu, bizi havaalanına götürecek taksiyi bizim yerimize ayarlayıp iyi yolculuklar diledi, bir bardaysa mekan sahibi getirdiği yüklü hesaba ''Çüş'' diyerek takıldı. Herkes nazik ve güler yüzlüydü.
Yani Hamburg'u anlamamda Hamburg Barikatları'nın büyük katkısı oldu. Hamburg Barikatları'nı anlamamda da Hamburg'ta gördüğüm tavrın katkısı müthişti. İmkanınız varsa sıcak aylarda gidip gezin gezerken de bu kitabı okuyun. Tavsiyemdir.
Herkes yapar mı bilmem, ben şehir dışına çıkarken gideceğim şehirde geçen bir roman, orayla ilgili bir kitap veya o şehirle özdeşleşmiş birinin hayatını okumaya bayılırım. Paris'teki Eş de çok önceleri görüp beğendiğim ama sonra okumadığım bir kitaptı. Paris arifesi yeniden bu kitabı fark edince pek sevindim çünkü Paris'teki Eş Ernest Hemingway'in ilk eşi Hadley Richardson'ı ve Hemingway çiftinin evliliği ile Paris'teki hayatlarını anlatıyor. Elbette Ernest Hemigway'in yazarlık kariyerinin başındaki mücadelesi ve kişiliği de geniş yer alıyor kitapta. Yani hem Paris'te geçen bir roman, hem de Hemingwaylerin hayatı, daha ne isterim?
Paris'teki Eş Hadley ile Ernest'in tanıştığı gece ile başlıyor. Evlendikten kısa bir süre sonra Paris'e taşındıkları için kitabın neredeyse tamamı Paris'te geçiyor. Çiftin ayrılıp ABD'ye dönmesine kadar devam ediyor. Romanın kapsadığı dönem sadece dört kez evlenen Ernest Hemingway'in ilk eşiyle yaşadıklarını anlatması açısından değil, bir yazar olarak kendini kabul ettirmesi ve ilk eserini yayınlatması mücadelesini de içermesi açısından ilgi çekici.
Hemingway'in hayat hikayesine hakim olanlar kitapta elbette büyük sürprizler bulamayacaklar. Benim gibi Hemingway'in savaş muhabirliği yapmış, I. Dünya Savaşı ve İspanya iç savaşına katılmış, maço ve çapkın bir doğa adamı olduğu dışında bir şey bilmeyenler için ise heyecanlı bir hikaye. Her şeyden önce tutkulu bir hikaye. Hadley'in tutkusu Ernest, Ernest'in tutkusu ise edebiyat. Ernest de Hadley'i seviyor aslında, Hadley ise kendinden sekiz yaş küçük bu macera sever adamda şüphesiz o yaşına kadar ıskaladığı hayatı, kendine biçilmiş sıkıcı yaşamdan kaçış imkanını buluyor.
Fedakarlık, hırs, gözyaşı, eğlence, kıskançlık, bencillik, lüks ve yokluk... Hepsinin yaşandığı evliliği yazar Paula McLain Hadley'in ağzından anlatıyor. Nadiren de anlatıcının kim olduğunu içeriğinden anladığımız kısa bölümlere yer veriyor. Hadley'in anlayışlı ve şefkatli tarafını anlatıma da yansıtarak sevdiği sevmediği herkesi iyi ve kötü taraflarıyla sunuyor. Bu tarz ve aradaki kısa bölümler karakterlerin karikatürleşmeden yeniden hayat bulmasını sağlıyor. Böylece benim önceden antipatik bulduğum Ernest'e karşı en azından bir acıma ve anlayış geliştirmeme de neden oldu bile diyebilirim.
Anlatım akıcı, bazen detaylara yer verse de okutuyor kendini. Öykü zaten belli ama ben yazarın da kurgularken fena iş çıkarmadığını düşünüyorum. Okuduğunuz en güzel romanlardan biri olmayabilir ama özellikle Paris'te kitapta bahsedilen caddelerden geçip o kafelerde otururken okumak, özellikle de edebiyat sever biri için harika bir deneyim.
McLain, Hemingwaylerin Paris hayatını birçok kaynaktan derleyip romanlaştırmış, hatta kitabın sonuna bir kaynakça ve son söz eklemiş. Dilerseniz buradan devamla ister Ernest veya Hadley'in hayatı hakkında yeni kitaplara, ister Ernest'ın o dönemde yazdığı yaşadıklarından izler taşıyan romanlara ulaşabilirsiniz.
![]() |
| Hadley, Jake (nam-ı diğer Bumby), Ernest. Aralık 1925 Kaynak: wikipeadia.com |
* * *
Nitekim ben de hızımı alamayıp Hemingway'in ilk romanıyla devam ettim okumama. Fiesta: The Sun Also Rises (Güneş de Doğar) roman Paris'teki Eş'te de uzun uzun anlatılan ve çiftin ilişkisinde önemli bir dönemeci imleyen bir tatilden esinlenilerek yazılmış. Romanın anlatıcısı ve baş karakterlerinden biri olan Jake Barnes aslında yazarın kendisi. Savaş arkadaşı delikanlı Bill Gorton ve sıradan ve sıkıcı Robert Cohn ile Panplona'daki şenliğe katılıp yapılacak boğa güreşlerini izlemeye karar veriyor. Jake dahil herkesin hastası olduğu Leydi Bret Ashley ve nişanlısı içkici Michael Campell'ın da onlara katılmasıyla olaylar gelişiyor. Sonrası kısa cümleler... Paris'i, balık avlama gezisini ve boğa güreşlerini anlatan doğa dolu sayfalar. Savaşın yıprattığı kayıp ruhlar, bohem bir hayat, içki, neşe, depresyon, içki, içki...
Paris ziyareti üzerine hele de Paris'teki Eş'te (olabildiğince) işin gerçeğini okuduktan sonra roman ayrı bir tat veriyor. Örneğin matadorun öldürdüğü boğanın kulağını beğendiği kadına göndermesi merasiminin aslında Headley'in başına geldiğini, başkahramanın iktidarsız olmasının belki de Ernest'ın evli olduğu için kendini eli kolu bağlanmış hissetmesine yorulabileceğini bilerek okuyorsunuz.
Kitap, Hemingway'in buzdağı da denen 'bırak eylemler kendisini anlatsın, sadece gerekli olanlar kalsın, gerisini sil at' felsefesinin sonucu kısa cümleli net anlatımının da tipik bir örneği. Diğer yandan Hemingway'le aynı şeyleri gerekli bulmuyorsanız romanın sokak adları, kahramanların yemek saatleri gibi gereksiz detaylarla dolu olduğunu düşünebilirsiniz.
Kurgunun yaşanmış bir olaya dayanması olayın çok da enteresan olduğunu düşündürmesin size. Anlatmakta usta olduğu kayıp nesli simgeleyen klasik bir öykü olsa da herkesi doyurmayabilir. Sürekli bir şeyler olmasını, çarpıcı bir şeylerin gelişmesini beklerken kendinizi kitabın sonuna gelmiş bulabilirsiniz. Ben çok zevk alsam da kitabın bu tarafını da görmezden gelemem. Bu özelliğiyle büyük yazarın büyük romanlarından önceki bir alıştırması izlenimi veriyor.
Yine de yazarın hayatından bir kesit, bir gezi/anı kitabı değerlendirilerek yazarın özgün üslubunun tadına varılabilir. Anlatımı benim için ilginç kılan, dönemin sokak ağzını da romana yansıtmış olması. Bu başta anlamayı zorlaştırsa da 'chap' (panpa, eleman), 'start' (yola çıkmak, gitmek), 'tight' (sarhoş, kafası kıyak), 'rot/rotten'(çok kötü, berbat) gibi kelimelerin anlamını çözdükçe okumak keyifleniyor. Yalnız yazar bol bol Fransızca ve İspanyolca kelime kullanmış. Kitapta bunlara bir dip not bile verilmediğinden kayıplar oluşuyor. Keşke bunları bilmediğimizi yayınevi de kabul edebilseydi.
İki kitabı da gönül rahatlığıyla önerebilirim. İkisini birlikte okumanız iki kattan fazla zevk verirken bir de kitapta bahsedilen yerlere aşinaysanız, hele de hal-i hazırda oralardaysanız, fevkalade keyifle okuyacağınızı düşünüyorum.
Paris ziyareti üzerine hele de Paris'teki Eş'te (olabildiğince) işin gerçeğini okuduktan sonra roman ayrı bir tat veriyor. Örneğin matadorun öldürdüğü boğanın kulağını beğendiği kadına göndermesi merasiminin aslında Headley'in başına geldiğini, başkahramanın iktidarsız olmasının belki de Ernest'ın evli olduğu için kendini eli kolu bağlanmış hissetmesine yorulabileceğini bilerek okuyorsunuz.
Kitap, Hemingway'in buzdağı da denen 'bırak eylemler kendisini anlatsın, sadece gerekli olanlar kalsın, gerisini sil at' felsefesinin sonucu kısa cümleli net anlatımının da tipik bir örneği. Diğer yandan Hemingway'le aynı şeyleri gerekli bulmuyorsanız romanın sokak adları, kahramanların yemek saatleri gibi gereksiz detaylarla dolu olduğunu düşünebilirsiniz.
Kurgunun yaşanmış bir olaya dayanması olayın çok da enteresan olduğunu düşündürmesin size. Anlatmakta usta olduğu kayıp nesli simgeleyen klasik bir öykü olsa da herkesi doyurmayabilir. Sürekli bir şeyler olmasını, çarpıcı bir şeylerin gelişmesini beklerken kendinizi kitabın sonuna gelmiş bulabilirsiniz. Ben çok zevk alsam da kitabın bu tarafını da görmezden gelemem. Bu özelliğiyle büyük yazarın büyük romanlarından önceki bir alıştırması izlenimi veriyor.
Yine de yazarın hayatından bir kesit, bir gezi/anı kitabı değerlendirilerek yazarın özgün üslubunun tadına varılabilir. Anlatımı benim için ilginç kılan, dönemin sokak ağzını da romana yansıtmış olması. Bu başta anlamayı zorlaştırsa da 'chap' (panpa, eleman), 'start' (yola çıkmak, gitmek), 'tight' (sarhoş, kafası kıyak), 'rot/rotten'(çok kötü, berbat) gibi kelimelerin anlamını çözdükçe okumak keyifleniyor. Yalnız yazar bol bol Fransızca ve İspanyolca kelime kullanmış. Kitapta bunlara bir dip not bile verilmediğinden kayıplar oluşuyor. Keşke bunları bilmediğimizi yayınevi de kabul edebilseydi.
![]() |
| Soldan sağa: Ernest (Jake), Harold Loeb (Robert), Lady Duff Twysden (Bret), Hadley (romanda yok), Donald Steward, Pat Guthrie (Mike) Bill bu fotoğrafta yok. 1925, Pamplona Kaynak: wikipedia.com |
İki kitabı da gönül rahatlığıyla önerebilirim. İkisini birlikte okumanız iki kattan fazla zevk verirken bir de kitapta bahsedilen yerlere aşinaysanız, hele de hal-i hazırda oralardaysanız, fevkalade keyifle okuyacağınızı düşünüyorum.
Gerçek öyküleri, ilginç hayatları okumayı ne çok seviyorum! Ayşe Kulin gibi popüler bir yazarı okumamışlığımı da onun en ünlü ve gerçek romanıyla sonlandırayım dedim. Bunu dedikten sonra üstünden yıl geçti. En sonunda Kuğulu Parkı'nda direnişçiler tarafından kurulan kitaplıkta görünce hemen aldım. (Sol Ayağım'ı da bu sayede okudum, iki kitabı da bitirince kitaplığa geri bıraktım.)
Adı: Aylin yanlış çıkarımda bulunmadıysam Ayşe Kulin'in akrabası Aylin Devrimel'in maceralı hayatını anlatıyor. Aslında Aylin'in hayat öyküsünden ziyade onun kişiliğini, ruhunu anlatıyor. Zira kendi kendisinin kölesi, başka da hiçbir şeye boyun eğmeyen bir kadın bu. Dedeleri padişaha vezirlik yapmış, kolejlerde okuyup yazlarını Boğaz'daki yayılarda geçirmiş bir kadın. Acayip hatalar yapmış, sonra dönmüş takdir edilesi başarılar kazanmış, sevmiş sevilmiş, kırmış kırılmış bir kadın.
Kulin'in de anlatımı son derece akıcı, derli toplu. Aylin'i, ailesini ve arkadaşlarını yakından tanıması, roman için yaptığı çalışmalarda bu yakınlıkla bilgi toplaması romanın Aylin'in kişiliğini böyle güçlü bir şekilde yansıtmasına, olayları bu kadar akıcı ve düzenli anlatmasına büyük katkı yapmıştır kanaatindeyim.
Diğer yandan yazarın öykünün içine bu derece girmesi sanki bazı şeyleri de gözden kaçırmasına neden olmuş. Özellikle 100. sayfa civarında aniden Tayibe diye birinden ve ablası Nilüfer'in başına gelen kazadan bahsedilirken ben herhalde iki üç sayfa atladım, baskı hatası olmuş arada birkaç sayfa gitmiş diye düşündüm. Yazar Aylin'i hiç tanımayan bizim, olanlardan habersiz olduğumuzu unutmuş gibi. Aylin'in annesi gibi olan ablasının ölümden dönmesinden bahsedilmemesi bana garip geldi.
Kulin'in de anlatımı son derece akıcı, derli toplu. Aylin'i, ailesini ve arkadaşlarını yakından tanıması, roman için yaptığı çalışmalarda bu yakınlıkla bilgi toplaması romanın Aylin'in kişiliğini böyle güçlü bir şekilde yansıtmasına, olayları bu kadar akıcı ve düzenli anlatmasına büyük katkı yapmıştır kanaatindeyim.
Diğer yandan yazarın öykünün içine bu derece girmesi sanki bazı şeyleri de gözden kaçırmasına neden olmuş. Özellikle 100. sayfa civarında aniden Tayibe diye birinden ve ablası Nilüfer'in başına gelen kazadan bahsedilirken ben herhalde iki üç sayfa atladım, baskı hatası olmuş arada birkaç sayfa gitmiş diye düşündüm. Yazar Aylin'i hiç tanımayan bizim, olanlardan habersiz olduğumuzu unutmuş gibi. Aylin'in annesi gibi olan ablasının ölümden dönmesinden bahsedilmemesi bana garip geldi.
Dilde de bir özensizlik var sanki. Aylin'in hayatının çoğu ABD'de geçtiğinden birçok kurum adı da İngilizce yazılmış ama ben bunu da özensizlik gibi algıladım. Bence okulsa okul, klinikse klinik, okuyucu İngilizce bilmek veya cümlenin gelişinden tahmin etmek zorunda kalmamalı, yazar bunları Türkçe ifade etmeli. Ayrıca Dallas'taki JR'ı Jear diye yazmak komik. Profesyonel bir yazarın kitabında ise "olabilemez", "evraklar"*, "kordiplomatik ve sefaretler"** gibi ifadeler de yer almamalı.
Peki kitap benim damağımda nasıl bir tat bıraktı?
Öncelikle ağzım yüzüm burjuvalık içinde kaldı. İçimden hafif bir beyaz Türk hoşnutsuzluğu kabardığını hissettim. Ee, şimdi benim için lüks sayılan şeyler bundan 50 yıl önce Aylin için sıradanmış, onu gördüm. Tamam o da biraz para sıkıntısı çekmiş bazen ama doğuştan hayatlarımızın farklı kalibrelerde olduğu belli. Paradan da önemlisi bir imkanlar ve güçlü bağlantılar cumhuriyetinin içine doğmak ne güzel.
Bir de yazar Aylin'in ne müthiş biri olduğunu sayıklayıp dururken ben çoğunlukla tatminsiz, mutsuz, huzursuz bir kadın gördüm orada. Üstelik bunca varlığa, güçlü aileye, geniş imkanlara, mutlu çocukluğa rağmen... Yazar ne kadar Aylin'i hiç eleştirmeksizin güzellese de ben ne Aylin gibi olmayı ne de Aylin gibi bir kardeşimin olmasını isterim. Belki yazar da Aylin'i güzelliklerden oluşma bir varlık yerine artı ve eksileriyle gerçek bir insan gibi anlatabilseydi onu tatminsizliğine de burjuvalığına da daha kolay alışırdım, kitaptan daha çok etkilenirdim, hatta onu doğallığıyla olduğu gibi severdim.
Son olarak; Aylin çok garip bir şekilde öldü ve öldüğüyle de kaldı. Sonra soruşturma oldu mu, nasıl öldüğüyle ilgili teoriler neler hiç bilmiyoruz. Yazar akrabası olduğu için sadece onun hatırasına odaklanmış her halde ama iyi bir biyografın bence bunu atlamaması lazımdı.
Tüm bu nedenlerle kitaba beş pekiyi veremesem de gerçek bir öykü okumanın heyecanyla kitapla arkadaşça ayrıldık. Siz de kolayca okuyup kendinizi kaptıracağınız bir öykü arıyorsanız doğru kitaptasınız.
* Evrak, Arapça sayfa demek olan varak kelimesinin çoğulu zaten. (http://m.nisanyansozluk.com/? k=evrak )
** İki kelimenin anlamı hemen hemen aynı.
Not: Gerçek hikayeler seviyorsanız Hayatın Kurgusu'na bir bakın.
Not: Gerçek hikayeler seviyorsanız Hayatın Kurgusu'na bir bakın.
İnsanoğlunun yaratıcılığı, hayal gücü çok etkileyici ama hayatın kendisi kadar değil. Hayat bazen öyle hikayeler kurguluyor ki yazarların onları üslubunca anlatmaktan başka çaresi olmuyor. Otobiyografiler, biyografiler, günlükler güzel ama hem yazarların sanatlarını daha özgürce kullandıkları hem de hayatın kurgusunu barındıran gerçek öyküler bambaşka. İşte size mücadele ve macera dolu üç örnek:
Kelt Rüyası - Mario Vargas Llosa

Mario Vargas Llosa'yı ('yosa' diye okunur) edebiyat sevenler zaten biliyordu. 2010 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'yle birlikte ülkemizde de tanınırlığı arttı. Ödülü aldığı yıl yayımlanan romanı Kelt Rüyası İrlandalı Roger Casement'in mücadelesini anlatıyor.
Roger Casement dünyayı tanımak isteyen cesur bir genç olarak 1903 yılında Afrika'ya gidiyor. Orada çalışıp Amazonların derinlerine seyahat ederken kauçuk ticareti için Kongoluların köle edilip öldürülmesini, uğradıkları işkenceyi ve çaresizliklerini kabullenemiyor. Bu düzenin yıkılması için çoğu zaman tek başına insan üstü bir iradeyle çaba harcıyor. Sonra benzer bir mücadeleyi yazarın memleketi Peru'daki Putumayo yerlileri için de veriyor. Casement tüm bu kölelik karşıtı çalışmalarının olgunluk döneminde kendini hiç hissetmediği kadar İrlandalı hissetmeye ve aslında İngiliz yönetmi altındaki İrlandalıların, Belçika yönetimi altındaki Kongolulardan pek farklı olmadığını düşünmeye başlıyor. Son görev olarak İrlandalıları özgürleştirmeye kendini adıyor.
Sanmayın ki bu Kelt Rüyası Casament'in kahramanlıklarına bir övgü romanı. Ezilenleri böylesine canla başla koruyan biri için övgüden başka ne yazılabilir ki diye düşünebilirsiniz fakat roman anlattığım onurlu mücadelenin hikayesi kadar bir insan olarak Casament'i de anlatıyor. Casament bir açıdan kahraman olsa da uzun bir dönem boyunca sadece 'vatan haini' ve 'sapık homoseksüel' diye bilinmiş biri. Llosa, Casament'in ikilemlerle, çelişkilerle, sırlarla dolu özel hayatını da anlatıyor. Bunu yaparken de Casament'in diğer yüzünün gizemini, doğallığını tam dozunda vermiş bence. Şimdi bunu söze pek dökemiyorum ama okuyunca anlayacaksınız.
Roman Casament'in idam cezasının temyiziyle başlıyor, yani sonu başından belli gibi. Bu benim gibi Casament'i hiç tanımayanlar için sürprizin bozulması etkisi yaratabilir. Özellikle uzun betimlemeler sırasında merak unsurunun da azalmasıyla motivasyonunu bozulabilir. Diğer yandan bir iki tıkla tüm hayat hikayesine ulaşabildiğiniz bir figür için kurgunun sondan başa doğru geri dönüşlerle inşa edilmiş olması hata sayılmaz. Hem Llosa'nın duygu yüklü anlatımı sömürgelerdeki ve Casament'in ruhundaki acıyı içinizde hissettirirken bir sayfa sonra ne olacağını bilmeniz önemini kaybedecek. Bir de çok şey öğreneceksiniz, acı ama önemli şeyler.
Ne Nedir - Dave EggersRoman Casament'in idam cezasının temyiziyle başlıyor, yani sonu başından belli gibi. Bu benim gibi Casament'i hiç tanımayanlar için sürprizin bozulması etkisi yaratabilir. Özellikle uzun betimlemeler sırasında merak unsurunun da azalmasıyla motivasyonunu bozulabilir. Diğer yandan bir iki tıkla tüm hayat hikayesine ulaşabildiğiniz bir figür için kurgunun sondan başa doğru geri dönüşlerle inşa edilmiş olması hata sayılmaz. Hem Llosa'nın duygu yüklü anlatımı sömürgelerdeki ve Casament'in ruhundaki acıyı içinizde hissettirirken bir sayfa sonra ne olacağını bilmeniz önemini kaybedecek. Bir de çok şey öğreneceksiniz, acı ama önemli şeyler.

Ne Nedir bir Dinka efsanesi, tanrının insana verdiği yegane hediye "Ne". İşte böyle başlıyor insanın neden yaşıyorum, neden bunlar oluyor, hayat ne, ben neyim yolculuğu. Valentino Achak Deng'in öyküsü de bir yolculuk. Henüz altı yaşındayken yalın ayak iç savaş vahşetinden kaçan bir çocuğun öyküsü. Bu yüzlerce çocukla paylaşılan, aç susuz çöller aşılan, kurşunlara, aslanlara rağmen devam eden yürüyüş, kayıp çocukların bedenleri büyüse de yaralı ruhlarında hiç bitmeyen bir göç ve arayışa dönüşüyor. Sudan'dan Etiyopya'ya, oradan ABD'ye; suyun dereden taşındığı kulübelerden müteşekkil bir köyden Atlanta'nın yürüyen merdivenli binalarına, kablolu televizyona, süper markete...
Eggers da yukarıdaki romandaki gibi hikayenin sonunu en başta yazmış. Öykü çok sürükleyici olsa da yer yer bu bir handikap olmuş bence. Diğer taraftan son ile baş arasındaki gidip gelmeler okuyucunun zihnini tazeleyen hoş bir değişiklik de oluşturuyor. Eggers öyküyü anlatırken birinci tekil kişiyi kullanıyor ve sürekli kahramanımızın etrafında kahramanımıza yabancı veya düşman kim varsa ona sesleniyor. Kitap bir iç dökmeye, son sözde de ifade edildiği üzere bir "beni duyun" çağrısına dönüşüyor. Zaten kitabın sonuna doğru Eggers'ın kaleminden Deng'in aslında hep sizinle konuştuğunu seziyorsunuz. Anlatımda hayatı travmalarla şekillenmiş ve dramatik değişiklikler geçirmiş, her şeye rağmen naif ve affedici bir Afrikalı'nın sesini duymanız; ancak böyle bir adamın kullanabileceği kelimelerin, cümlelerin satırlarda yer alması etkiyi daha da artırıyor. Deng'in sesinin okuyucuya bu kadar net geçmesi Eggers'ın başarısı. Fakat kimileri de bu başarıyı fazla bularak bu kitabın aslında Deng'in kendisi tarafından yazıldığını, beyaz ve bağlantıları olan bir adam olmadan yayınlanma ihtimali az olduğundan Eggers adıyla az bir değişiklikle yayımlandığını iddia etmişler. Bu konuda benim yorumum yok.
Son olarak sürükleyici, macera dolu ve duygulu bu roman için yüzeysel gibi görünse de bir okuyucu için maalesef önemli olan bir konuya değinmek istiyorum: uzunluk. 576 sayfalık bu kitap elbette bir çırpıda okunup bitmiyor. Yazar anlatmak istediklerini bu kadar sayfaya sığdırmış demek ki diyip saygı duymak gerek ama yer yer tekrara düşmenin eşiğinden dönüldüğünü, yer yerse temponun çok düştüğünü gördükçe acaba bir 70-80 sayfa tasarruf edilse daha iyi olmaz mıydı diye düşünmeden de edemedim. Uzunluğuna ve sonunun baştan belli olmasına rağmen, severek okuduğum, bende yer eden ve yaşanmış öyküleri merak edenlere hemen tavsiye edeceğim bir romandı Ne Nedir.
Eggers da yukarıdaki romandaki gibi hikayenin sonunu en başta yazmış. Öykü çok sürükleyici olsa da yer yer bu bir handikap olmuş bence. Diğer taraftan son ile baş arasındaki gidip gelmeler okuyucunun zihnini tazeleyen hoş bir değişiklik de oluşturuyor. Eggers öyküyü anlatırken birinci tekil kişiyi kullanıyor ve sürekli kahramanımızın etrafında kahramanımıza yabancı veya düşman kim varsa ona sesleniyor. Kitap bir iç dökmeye, son sözde de ifade edildiği üzere bir "beni duyun" çağrısına dönüşüyor. Zaten kitabın sonuna doğru Eggers'ın kaleminden Deng'in aslında hep sizinle konuştuğunu seziyorsunuz. Anlatımda hayatı travmalarla şekillenmiş ve dramatik değişiklikler geçirmiş, her şeye rağmen naif ve affedici bir Afrikalı'nın sesini duymanız; ancak böyle bir adamın kullanabileceği kelimelerin, cümlelerin satırlarda yer alması etkiyi daha da artırıyor. Deng'in sesinin okuyucuya bu kadar net geçmesi Eggers'ın başarısı. Fakat kimileri de bu başarıyı fazla bularak bu kitabın aslında Deng'in kendisi tarafından yazıldığını, beyaz ve bağlantıları olan bir adam olmadan yayınlanma ihtimali az olduğundan Eggers adıyla az bir değişiklikle yayımlandığını iddia etmişler. Bu konuda benim yorumum yok.
![]() |
| Yazar Eggers ve kayıp çocuk Valentino Deng, okul inşaatında. |
| 1970 yılına ait bir gazete kupürü Charriere'in ölümünü haber veriyor. |
Kimsenin sağ çıkamadığı bir cehennemde ömür boyu çalışmaya mahkum, kendisini mahkum eden sisteme hınçlı bu adamın teninde dövme olarak taşıyacağı son şey narinliğin, uçuculuğun ve özgürlüğün simgesi bir hayvan olması gerekirdi. Oysa kahramanımız sadece bir kelebeği teninde taşımıyor, zamanla onu lakabı olarak da benimsiyor. Haksız yere bir cinayetle suçlanıp birkaç yıl içinde ya hastalıktan öleceği ya da bir kavgada öldürüleceği Fransız Guyanası'na sürgün edilen Kelebek pes edip kaderine razı olmak veya sonu gelinceye kadar özgürlük için tırmalamak seçenekleriyle baş başa kalıyor. Böylece on üç yıllık kaç-yakalan-hazırlan-kaç döngüsünde nefes nefese geçen bir öykü başlıyor. Okurken benim sinirlerim bozuldu, ben ruhen yoruldum, çöktüm hatta en sonunda kitabı bitiremedim ama Kelebek her gün hayatta kalmanın bile bir macera olduğu bir yerden kaçmak ve uzaklaşmak için anlaşılmaz bir enerjiyle mücadele ediyor. O kadar çok şey yaşayıp o kadar çok badire atlatıyor ki, parası çalınmasın diye onu bir tüpün içine koyup yutan ve bu işlemi ger gün tekrarlayan adamla, yerli bir halk arasına karışıp burada tutunan, bir eş alıp bir kulübede okyanusa karşı uyanan adam aynı kişi miydi, aynı romanda mı okumuştum karıştırıyorum.
Nefesiniz kesilerek okuyacağınız bir yaşanmış hikaye arıyorsanız 30 yıldır ilgiyle okunan bu kitabı gönül rahatlığıyla tavsiye edebilirim. Hatta hikayenin devamını da Charriere'nin Banko adlı romanından öğrenebilirsiniz.
Diğerleri:
Hayatın Kurgusu: 1- Otobiyografiler
Hayatın Kurgusu: 2- Biyografiler
Hayatın Kurgusu: 3- Günceler
Diğerleri:
Hayatın Kurgusu: 1- Otobiyografiler
Hayatın Kurgusu: 2- Biyografiler
Hayatın Kurgusu: 3- Günceler
Malumunuz Mor Kitaplık'ta da yazıyorum, her ayın ortasında en yakın zamanda ne okumuşsam onun hakkında atıp tutuyorum. Buradaki yazılarımı bazen Kitap Notları'ndakinden çok beğeniyorum ne yalan söyleyeyim. İlk üç yazımı ''Peki Bu Yazıları Okudunuz mu?'' diyerek dikkatinize getirmiştim şimdi de yeni üç yazı ve kitapla (bir öykü kitabı, bir roman, bir anlatı) karşınızdayım.
Şans eseri okuyup farklı bir kalemden farklı bir tat almanın keyfini yaşadığım kısa öykülerden oluşan kısacık bir kitap. Öykülerde hüzün ve keder ile neşe ve umut yan yana, iç içe. >>>
Kitapçıda gördüğüm ilk andan beri okumak istediğim Tavan Arasındaki Buda beni hiç hayal kırıklığına uğratmadı. Farklı anlatım tekniğiyle de beğenimi kazandı. Kimi okurlar bunu garipseyebilir ama ben ve annem, ki kolay kolay kitap beğenmez, çok keyif aldık. >>>
Allin Paris'teki hayvanat bahçesini o denli seviyormuş ki araştırmaları sonucu orada yüz yıl önce yaşamış olan zürafa Zarafa'nın Sudan'dan Paris'e uzanan öyküsünü arşivlerden, bilirkişilerden, seyahatlerden, müzelerden toplamış. Biraz tarih, biraz magazin, biraz hayvanlar alemi... Bu kitabı Sunay Akın'ın İstanbul'da Bir Zürafa, ki orada anlatılan zürafa da Afrika'dan İstanbul'a geliyor, adlı kitabıyla birlikte Kitap Notları'nda yazmayı düşünüyorum. >>>
Yazıları okumak için başlıklara veya oklara tıklamanız yeterli.














