Intro Text

Merhaba! Ben Ömer. Elektrik Elektronik Mühendisiyim. & Aynı zamanda edebiyat ve fotoğrafçılıkla ilgileniyorum.

polisiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
polisiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bu yazıda iki romandan bahsedeceği: John Grisham'ın Türkçeye Şirket adıyla çevrilmiş romanı The Firm ve Matthew Quirk'in The 500 adlı (Türkçesi 500) romanı. İki roman birer başlarına heyecanlı macera/polisiye romanları ama birlikte okuyucuya ilginç bir tecrübe yaşatıyorlar çünkü The 500, The Firm'e açıkça bir saygı duruşu (tribute). O zaman önce The Firm ile başlayalım:

The Firm


John Grisham Missipi'de ceza avukatlığı yapmış, çalıştığı dosyalarda ve mahkeme salonlarında öğrendiği hikayeler nedeniyle yazarlığa merak sarmış. Daha sonra ABD Temsilciler Meclisi üyesi de olan Grisham yazarlık kariyerine geç girse de, ilk romanı defalarca yayıncılar tarafından reddedilmiş olsa da daha sonra en çok kazanan ve en çok yazan romancılardan biri olmuş.

1992 yılında basılmış olan The Firm, Grisham'ın ilk yazdığı en popüler romanlarından biri. Fakir, ailesi parçalanmış ama aklı ve hırsıyla Harvard Üniversitesi hukuk fakültesinden mezun olmuş, çiçeği burnunda bir avukatın burnunun nasıl da boka battığını anlatıyor. Elemanımız Mitch güç, prestij ve hepsinden öte para için öyle bir hukuk bürosuna (yani firm) giriyor ki kısa sürede silahlı adamlar, FBI ajanları, dinleme cihazları, şüpheli ölümler hayatının sıradan parçaları haline geliyor.

Grisham Mitch'in öyküsünü 3. tekil kişiyle anlatmış. Kullandığı dil polisiye-macera romanı için yeterince basit ve sürükleyici ama onu iyi bir roman yapacak kadar da güçlü ve edebi olmasa da keyifli. Ben The 500The Firm'den önce okumuştum. O yüzden başıma neler geleceğini tahmin ediyordum. Bundan mı yoksa The 500'un çılgın temposundan mı bilmem The Firm bana biraz yavaş geldi. Hem öykünün ilerleyişi hem de aksiyon açısından yavaştı. Eğer bu tip kitaplarda ters yönde son hız giden arabalardan, patlayan camlardan, kırılan kapılardan, bol silah ve kandan hoşlanıyorsanız The Firm size bunu sunmayacak.

Bence The Firm'ü ilginç yapan kitapta iyiler ve kötüler şeklinde iki tarafın değil üç tarafın olması. Üstelik mafyanın içine sızan polis, mafyaya ihanet eden iyi çocuk gibi bir klişe yok ortada. Hikaye çok ince ince düşünülmüş. Yazar avukatlığı da, bankacılığı da, vergi işlerini de, mafya pazarlığını da tadınla anlatıyor. Hiçbirinin detayına okuyucuyu bayacak kadar girmiyor. Konuyu çok iyi bilen birinin iyi özetleyebilmesi gibi... İnsanın parayla ve hırsıyla nasıl kandırılabileceğini de güzel özetliyor.

Yalnız Mitch'le ilgili bazı sorunlarım da yok değil. Mitch ki süper çocuk gibi bir şey; akıllı, azimli, yakışıklı, hayat tecrübesine sahip, çalışkan… Nasıl oluyor da üstüne para ve daha çok para atarak onu cezbetmeye çalışan bu hukuk bürosunun ağına düşebiliyor? Nasıl bunun gerçek olamayacak kadar iyi olduğunu, işin içinde bir bit yeniğinin olduğunu düşünemiyor? Ayrıca başta böyle ölümcül bir hata yapan bir adam nasıl oluyor da sonra mafyacılıkta olanca tecrübesizliğiyle tam bir stratejist kesiliyor?

Özet: Orijinal fikir, akıcı dil, sürükleyici ama yavaş ilerliyor, aksiyon tarafı eksik ve insanın kafasında bazı sorular da oluşmuyor değil.


The 500


The 500 de The Firm gibi ailesi parçalanmış, parasızlık çeken genç bir hukuk mezunu var. Yalnız kahramanımız Mike Ford Mitch'ten biraz farklı. Onun gibi çalışkan, onun gibi zeki ama bence daha gerçekçi bir karakter. Mesela Mike ufak tefek de olsa suç geçmisi de olan, çıkarları için sınırları zorlayabilen biri. Mitch gibi çok parlak bir avukatken sadece lükse kapılarak mafyanın ortasına düşmüyor. Harç parasını ödeyemediği, bu yüzden belki de mezun olamayıp tüm emeklerini hiç edecekken Davies Group'tan bir teklif alıyor. Zaten o sırada kendisine iş verecek başka bir yer de yok.

Davies Group dünyanın en güçlü 500 insanını elinde tutan bir danışmanlık/lobi şirketi. Bir kanun mu çıkartmak istiyorsunu Davies Group'a parayı veriyorsunuz onlar hallediyor. Biri hakkında her şeyi öğrenmek veya bir iş anlaşması mı yapmak istiyorsunuz, Davies Group hizmetinizde, siz paradan haber verin. Bu elbette Davies'e büyük bir güç veriyor. Burada garip olan Davies'in bunu nasıl becerdiği? İşte o soru zaten Mike'ın başına olmadık işler açıyor.

Quirk kitabı birinci tekil kişinin ağzından biraz da konuşur gibi yazmış. Mike akıllı, eğitimli ama özünde bir arka sokak çocuğu olarak kendine has bir mizah anlayışı ve üslupla hikayesini anlatıyor. Bu Mike'ı benim gözümde daha etten kemikten biri haline getirdi. Mizah anlayışını da sevdim.

The Firm ne kadar yavaşsa The 500 bir o kadar aksiyon dolu. Çalıntı arabayla takla atmaktan kötü adamlardan soğuk suda yüzerek kaçmaya, dolapta kilitli kalmaktan binaları havaya uçurmaya ne ararsanız var. Çok sürükleyici ve heyecanlı. Yalnız bazen öyle şeyler oluyor ki iş Rambo Rus ordusuna karşı tadında bir şeye dönüyor. Buna pek kafayı takmamaya çalışırsanız zevkle okunuyor.

Olay örgüsü de hoşuma gitti. Alışıldık bir mafya meselesinden farklı, yirmi yıllık acayip bir mesele,  muazzam bir şebekeyle karşı karşıyayız. Mike'ın karşılaştığı ikilemler ve yaptığı tercihler, hele de finali pek güzel.

Özet: Kişilikli anlatımı ve temposuyla hoşuma gitti. 'Mike herkese karşı' seviyesindeki aksiyonunu pek çekici bulmasam da zevkle okudum. Ne yalan söyleyeyim galiba The Firm'den çok sevdim.
Edebiyatımızda az gördüğümüz şeyler var; mesela İstanbul dışındaki şehirler, distopik öğeler, eşcinseller, travestiler... Ayşe Kulin'in yazdığı bir seri roman ile LGBTİ kendine popüler edebiyatta yer bulmuş olsa da böyle şeyler sık olmuyor. Durum bu olunca yakın zamanda kahramanı LGBTİ bireyler olan iki roman okumam yetmiyormuş gibi ikisinin de cinai romanlar olması ilginç bir tesadüf oldu. Ben de yazayım dedim.

Çocuklar ve Canavarları - Ahmet Tulgar


Çocuklar ve Canavarları bir mafya babasını vahşice öldüren yazar Sarp Kaya'nın teslim olmasıya başlıyor. Onu sorgulayan isimsiz komiser kısa sürede cinayeti çözmekten çok Sarp Kaya'nın kendisiyle, onun anlattıklarıyla ve kendisiyle ilgilenmeye başlıyor. Roman boyunca hem Sarp Kaya'nın hem de komiserin hikayesini okuyoruz. Bu roman hakkında Mor Kitaplık'ta bir yazı yazmıştım, dilerseniz detayları oradan okuyun. Ben şimdi kitaptaki eşcinsel unsurdan bahsetmek istiyorum.

Eşcinsellik romanın tam orta yerinde değil ama roman için önemli. Aile, sevgi, anne-baba gibi kavramları sorgulayan bir roman bu. En yoğun eleştirisini de topluma yöneltiyor. Onun kısır değerlerinden, yok eden baskısından, ailelerin yarattığı travmalardan bahsederken eşcinselliğe yer vermek kaçınılmazdı herhalde. Onlara yaşatılanlar çok şeyi tetikliyor romanda.

Yazının başında eşcinsellere ve diğer cinsel kimliklere edebiyatta ne kadar az yer verildiğini söylemiştim. Bu romanı okurken bu durum yüzünden gafil avlandım ve kendimden utandım. Sarp Kaya'nın sevgilisi olacak erkeğe markette rastladığı sahneleri okurken başta kesinlikle anlamadım. Şort, terlik dedikçe aklımda mini şortlu ve parmak arası terlikli bir kadın canlandırdım ama başka detaylar hiç o kadına uymadı. Diğer insanın da bir erkek olduğunu anlayınca yazar o mumları başkası için alıyor, hazırlığı bu sahnede olmayan bir kadın için yapıyor diye kendimi ikna ettim. Heteroseksüellikle şartlanmış beynim bir erkeğin başka bir erkeği beğenebileceğini almadı!

Romanın sevdiğim bir özelliği eşcinselliğin kendine diğer her şey gibi doğal ve sıradan yer bulması oldu. Ne kınan, ne küçük görülen, ne de acınan bir şeydi. Büyük olay hiç değildi.

Huzur Cinayetleri - Mehmet Murat Somer


Bir travesti; başarılı, güzel, güçlü… Bir televizyon programına çıkıyor ve programı izleyen biri ona kafayı takıyor. Onun gibi etrafa huzursuzluk veren pisliklerin huzurunu bozarak ders vermeye niyetli. Ya kahramanımız bu katili bulacak ya da tek tek etrafındakiler canından olacak.

Bu korkunç hikayesine rağmen roman esprili, hafif, rahat bir atmosfere sahip. Çok fazla zorlukla mücadele edip çok acı çeken insanlarda dirençten gelen bir neşe vardır ya, sanki bu roman da öyle. Hayati tehlikeyle yaşayan, basit şeyler için herkesten çok mücadele etmesi gereken LGBTİ insanların neşesine benzer bir şey sanki.

Somer'in LGBTİ dünyasının neresini ne doğrulukta aktardığını bilemiyorum. Romanda klişeleri besleyecek şeyler var; travestilerin ''ayol, nonoşum'' gibi kelimelerle konuşması gibi. Ancak açık bir zihnin bu romanı okuduktan sonra travestileri ve diğer kimlikleri ''daha normal'' görebileceğini düşünüyorum. Çünkü romandaki travestiler ve transeksüeller sapık değil, saldırgan değil, hatta gündüz vakti sokakta simli makyaj ve fosforlu mini etekle dolan insanlar bile değil. Aksine neşeli tipler, aralarında iyiler de var kötüler de. Hepsi bir hayatta kalma mücadelesi içinde. Onlarla dostluk eden, çalışan, onlara güvenen kısaca kalıcı ve normal ilişkiler kuran ''normal'' insanlar da var.

Bu roman hakkında detaylı atıp tutmadım ama özetle eğlenceli bir kitap. Size kurguda yaratıcılık veya dil kullanımında yetkinlik sunmaz belki ama hoş zaman geçirtir.


LGBTİ temasının geçtiği diğer bazı romanlar için şu listeye bakabilirsiniz. Listede Selim İleri'nin Her Gece Bodrum'unu gördüğüme şaşırdım çünkü bu romanı okudum hatta burada hakkında atıp tuttum ama bu yönünü hiç fark etmemişim. Listedeki İki Genç Kızın Romanı (Perihan Mağden) ve Üç Aynalı Kırk Oda (Murathan Mungan) da kitaplığımda okunmayı bekleyenlerdendi. Artık okudukça onlar hakkında bilahare yazarım.



İşte bu soru bir dönem aklımı çok meşgul etti. Aşağı yukarı şu sonuca vardım sizinle de paylaşmak isterim.

İsveç'in resmi internet sitesine göre okunması gereken 10 İsveç kitabı şöyle:
1. April Witch (Nisan Cadısı) - Majgull Axelsson
2. Simon and the Oaks (Simon ve Meşe Ağaçları) - Marianne Fredriksson
3. The Hundred-Year Old Man Who Climbed Out of Window and Disappeared (Yüz Yaşında Camdan Atlayıp Kaybolan Adam)- Jonas Jonasson
4. Gösta Berling's Saga - Selma Lagerlöf
5. Let the Right One In (Gir Kanıma) - Johan Ajvide Lindqvist
6. The Road - Harry Martinson
7. Popular Music from Vittula - Mikael Niemi
8. Let Me Sing You Gentle Songs - Linda Olsson
9. The People of Hemsö - August Strindberg
10. The Serious Game - Hjalmar Söderberg

Hizmette sınır tanımayarak Türkçeye çevrilmiş olanların Türkçe başlıklarını da parantez içine yazdım. Açıklamalarıyla birlikte listeye https://sweden.se/culture/10-swedish-must-read-books/ adresinden ulaşabilirsiniz.

Aşağıda nereden bulduğumu hatırlamadığım bir ekran görüntüsünü görüyorsunuz:


Polisiye ağırlıklı listenin meali:
- Ejderha Dövmeli Kız Serisi - Stieg Larssons
- Bir Adım Geriden - Henning Mankell
- Ölümün Sesi - Arne Dahl
- Kolay Para - Jens Lapidus

Bense Mankell'den Huzursuz Adam'ı okudum. Kitap hakkında nasıl atıp tuttuğuma buradan erişebilirsiniz.

Bir de orada bir kitapçıyla sohbet sırasında aldığım tavsiyeler oldu. Dalından sofraya:

- The Summer Book - Tove Jansson 
(Yazar aslında Finlandiya vatandaşı ama oranın İsveççe konuşan azınlığındanmış ve kitaplarını da İsveççe yazmış.)
- Doktor Glas - Hjalmar Söderberg 
(Klasik olarak geçiyor. Yazarın başka bir kitabı da ilk listede vardı dikkat ederseniz.)
- Gregorius - Bengt Ohlsson 
(Doktor Glas'taki bir karakter Gregorius. Bu roman da modern bir yorumu. August Ödülü'nü kazanmış)

 Eklenmeli dediklerinizi yorum olarak bırakırsanız güzel olmaz mı?


Yabancı bir memlekete gitmeden önce gideceğim şehirde geçen bir roman araştırırım. Yabancısı olduğum şehirlerle aramda kurgudan da olsa tanışıklık yaratmak, başkahramanın oturduğu kafenin önünden üç gün sonra gelip geçmek hoşuma gidiyor. Stokholm'e gitmeden önce de araştırmalarıma başladım ve bütün yollar Stieg Larsson'a çıktı. Biraz daha zorlayınca Henning Mankell'e ulaştım. Edebiyat sektörünün yükselen yeni değeri İskandinav polisiyesine büyük katkı yapmış, seveni çok olan bu yazarın kitaplarından birini neden okumayayım ki dedim. Üstelik Mankell sadece yazar olarak değil, aktivist olarak da ilginç biri, bkz: http://en.wikipedia.org/wiki/Henning_Mankell#Political_views .

Huzursuz Adam da Mankell'in yeni romanlarından, Dedektif Kurt Wallander'in başından geçen mazeraların sonuncusu. Wallander'in kızının bir adamla birlikte yaşamaya başlaması ve genç adamın yüksek rütbeli deniz subayı emeklisi olan babasının bir gün garip şekilde ortadan kaybolmasıyla olaylar başlıyor. Wallander istemeye istemeye aman torunum dedesi, aman bu son deneme diye diye olayı gayri resmi şekilde araştırıyor. Olaylar kısa sürede bir casusluk hikayesine dönüşüyor.

Öncelikle şunu söyleyeyim bu romanı İsveç'i tecrübe etmeden okusaydım, bir polis başka bir polise dosyası hakkında neden bu kadar bilgi versin ki diye düşünüp her şey bu kadar güvene dayalı ve bürokrasisiz ilerlesine inanmayarak bunu saçma bulurdum. Yalnız İsveç gerçekten bürokrasinin az olduğu, aklın ve güvenin saçma kuralların, formalitelerin ve angaryanın önünde tutulduğu bir yermiş. Yine de bir komiser dünürünün kaybolmasını görevi olmadığı halde bu kadar rahat şekilde soruşturabilir mi, neden olmasın?

Kaybolan dünür romanın bir vehçesi. Diğer yanda da Wallander ve Wallander'in geçmişi, yaşlanması, kendini sorgulaması var. Unutkanlık ataklarıyla karşılaşan Wallander sadece yaşlandığı gerçeğiyle başa çıkmaya çalışmıyor, eski eşi ve ölmek üzere olan eski sevgilisiyle de yüzleşiyor. Torunu vesilesiyle kızıyla olan ilişkisini, onun çocukluğunu, bir baba olarak neleri yapıp neleri yapamadığını da sorguluyor.

Böyle söyleyince kulağa hoş gelse de bu iki damar birbirini baltalıyor. Kaybolan subayın anlattığı casus denizaltılar hikayesi, bulunan ceset, garip arkadaşlar, aile sırları okuyucuya nefes nefese geçecek karmaşık bir polisiyenin müjdesini verir gibi. Yalnız Wallander'in eski eşiyle yaşadığı tartışma, eski sevgilisinin ani ziyareti, torunun doğumu, kızıyla olan diyalogları, unutkanlığı ve başına açtığı belalar polisiye kısmın heyecanını, temposunu öldürüyor. Polsiye içine sıkışan Wallander'in geçmişi ve yüzleşmeleri de bölük pörçük, kısa, duygusuz kalıyor. Komiser Wallander ile yaşlı adam Kurt iki farklı romana ait olmalıyken aynı romana hapsolmuş uyumsuz başkahramanlar sanki. Durum böyle olunca da ortaya ne yaşlı bir adamı anlatan bir dram ne de heyecanlı bir polisiye çıkabiliyor.

Durumun böyle olmasının bir nedeni de Huzursuz Adam'ın Komiser Wallander'in başkahraman olduğu onuncu ve sonuncu roman olması. Daha önceki dokuz romanda başkahramanın başından geçenler, derinlemesine bildiğimiz düşünülen anılar ve ilişkiler onuncu romanda yeni okuyucular için anlamsız ve sıkıcı bir gölge oluşturuyor. Sonuncu roman olduğu için de Mankell Wallander'in hem insan hem de polis olarak hikayesini toparlamaya, bir sonuca vardırarak tabloyu tamamlamaya çalışıyor. Bu yüzden okuyucu casusluk macerasıyla ilgisi olmayan birçok gelişmeyi de sayfalarca okumak durumunda kalıyor.

Özetle Mankell belki de doğru seçim olsa da Huzursuz Adam kesinlikle yanlış seçimdi. Kesinlikle kötü bir polisiye değildi ama son derece heyecansız ve temposuzdu. Ne kadar gerçekçi olursa olsun heyecan olmadıktan sonra polisiye neden okunur ki? Üstelik olay ağır ağır çözülse de aslında çok karmaşık değildi ve romanın sonu açığa kavuştuğunda da büyük bir aydınlanma yaşamadım. Wallander'in özel hayatı ise hiç ilgimi çekmedi ve beni etkilemedi. Belki önceli romanları okumuş olsam ve oradaki olayları, karakterleri bilsem benim için daha ilgi çekici olabilirdi.

Bütün bu nedenlerle bir ayda ancak bitirebildiğim, okumaktan heyecan duymadığım bir kitaptı. Yine de Stokholm ve İsveç hakkında romanda yakaladığım detaylar beni keyiflendirdi. Size de tavsiyem İskandinav polisiyesi seviyorsanız Mankell'in ilk romanlarından başlamanız.

Not: Tamam İsveç diyince aklımıza kar geliyor ama yaz aylarında geçen bir romanın kapağı neden bu kadar karlı?
Görece uzun zaman evvel okuduğum, dolayısıyla hakkında uzun uzun yazamayacağım ancak yine de paylaşmak istediğim kitaplar...

Cehennem - Dan Brown

Ne kadar basmakalıp yazarsa yazsın, ne kadar kendi yarattığı klişeleri ısrarla sürdürürse sürdürsün kabul edelim ki Dan Brown'un kusursuz olduğu bir konu varsa o da sürükleyiciliktir. Yayıncının, tüm sürprizini bozmak uğruna sırf daha fazla satmak için hikayenin Türkiye'ye de uzandığını bağıra bağıra ilan ettiği (kapakta bile İstanbul var, insaf!) ve dolayısıyla "ülkemizde de fırtınalar koparan" Cehennem, Brown'un altıncı, Robert Langdon serisinin ise dördüncü kitabı. Roman, yazarın diğer eserleriyle büyük paralellikler taşısa da Brown, bazı aleni hamleleri gizleme konusunda pek başarılı olamamış bu sefer: Öncelikle alenen sinemaya uyarlanmak üzere yazılmış bir roman Cehennem. Sahne geçişleri, anlatım ve kurgu sinema için ideal biçimde şekillendirilmiş -ki uyarlama haberi gelmiş bile! Aynı zamanda bilim, tarih, sanat ve mitoloji hakkında bilgileri hikayeye yedirip zenginleştirme konusunda her zamanki ustalığını konuştursa da zaman zaman zorlama örneklerle karşılaşmak mümkün bu sefer; hiç kimse, Langdon bile, peşinden silahlı adamlar kovalarken yanından geçtiği tablonun hikayesini geçirmez aklından örneğin. Bu göze batma durumu belki tüm kitaplarda vardı da ben yeni fark ediyorum belki de Brown "nasıl olsa okuyacaklar" diyerek ipin ucunu bırakmış artık, bilemiyorum. Öte yandan sürpriz final meselesinde kendini aşmış diyebiliriz yazar için; alışageldiğimiz "en beklenmedik kişinin kötü karakter çıkması, başkarakterin akıl hocasının aslında esas düşman olması" klişesinin ötesinde bir ters köşeye imza atmış. Özellikle bencileyin, kendisi gibi bestseller'ları okumanın pek de dikkat gerektirmediğini düşünen ukalaları kaleminin ucunda oynatabileceğini göstermiş. Finali, Da Vinci Şifresi'nden beri olduğu üzere yine bağlayabildiğini söyleyemesek de vakit geçirmek için ideal, eğlenceli bir iş olmuş Cehennem

Sisle Gelen Yolcu - Jean Christophe Grange

Leyleklerin Uçuşu, Kızıl Nehirler, Kurtlar İmparatorluğu gibi kitaplarıyla başta polisiye severler olmak üzere okurlarda kredisi oldukça bol olan Grange, bendeki kredilerini Sisle Gelen Yolcu ile bitirmiş durumda. Bundan bir önceki kitabı Ölü Ruhlar Ormanı da şurada belirttiğim üzere kendi standartlarının altında kalmıştı ancak Sisle Gelen Yolcu bildiğimiz anlamda kötü bir kitap. Hikayenin başlarında karakterleri çok sevmiştim; gerçekçi, çağdaş, sıradan ama klişe değil izlenimi veren iki başkarakter, ilerledikçe öyle keskin ve çoğunlukla anlamsız dönüşümler geçiriyorlar ki sevmek bir yana, bir an önce ölmelerini bekler hale geliyorsunuz. Hikayenin sonlarına doğruysa okuru iyice süründürüyor Grange; sürekli değişen ve mütemadiyen lüzumsuz detaylarla tasvir edilen mekanlar, sadece yol sorulan karakterin bile iki paragraflık betimlemesi gibi unsurlar "bitse de gitsek" hissiyatına sürüklüyor okuru. Bir kez daha tüm kurguyu rezalet bir finale bağlayan, neredeyse okura 677 sayfayı boşuna okuduğunu hissettiren, yolculuğu görece zevkli ancak varış yeri berbat bir kitap. Brown gibi adeti olduğu üzere bilimsel, coğrafi, siyasi ve tarihsel bilgileri hikayeye yedirmek yerine bunları kullanma şevkiyle yazmaya başlamış da kurguyu oturtamayınca aceleyle bir son uydurmuş gibi duruyor Grange. Hoşuma giden bir tek; daha önceki kitaplarından birindeki ikiz şaşırtmacasına yaptığı akıllıca gönderme ile arada verilen bilgilerden ilgimi çekenler oldu. Kısaca; son kitabı Kaiken de dahil olmak üzere, bir daha okunacaklar listeme girmesi pek olası gözükmeyen bir yazar oldu Grange

Taht Oyunları - George. R. R. Martin

"Kitabı okumadım da filmini izlemiştim" akımına yeni bir soluk getiren, izlemeyeni dövdüğümüz Games of Thrones dizisinin uyarlandığı seri; Buz ve Ateşin Şarkısı'nın ilk kitabı Taht Oyunları. Diziyi oldukça beğenerek izlediğim için çok objektif olabileceğimden emin olamasam da serinin -dizi ya da kitap olarak- başarısının ardında George R. R. Martin'in yarattığı dünyanın özelliklerinden ziyade, karakterlerin derinliği yatıyor kanaatindeyim. Siyah veya beyazların olmadığı; ton sür ton grilerin yer aldığı bir evren yaratmış Martin ve ejderhaların, yürüyen ölülerin, büyülerin yer aldığı bir dünyayı, fantastik öğelerden hoşlanmayanların bile ilgiyle takip edeceği bir hale getirmiş. Diziden bağımsız olarak kitap hemen hemen aynı etkiye sahip; sürükleyici ve keyifli. Dili sade; ağır betimlemeler yerine net ve bol olay anlatımıyla oldukça akıcı bir okuma deneyimi sunuyor. Ana karakterlerin isimleriyle bölümlendirilmiş ve anlatılan karakterin başından geçen olaylar ekseninde ilerleyen kurgu kimi okurlarca yorucu bulunsa da beni rahatsız ettiğini söyleyemem. Öte yandan konudan bağımsız olsa da söylemek isterim: Kitabı okuduğumda dizinin kimi oyuncularına duyduğum hayranlık bir kat daha arttı. Kitapta üçüncü şahıs anlatımıyla dile getirilen ve diziye bir dış ses konmadan aktarılması pek mümkün gözükmeyen karakterlerin duygu ve düşüncelerini safi oyunculukla öyle güzel anlatmışlar ki, dizi uyarlamasında (ilk sezon-ilk kitap için) hiçbir şey eksik kalmamış diyebilirim. Örneğin Catelyn - Ned Stark ilişkisinin dinamikleri kitapta uzun uzun monologlarla ve üçüncü şahıs anlatımıyla izah edilirken dizide, sadece oyunculukla hemen hemen tüm detayları vermeyi başarmış oyuncular. Merak edenler için; ilk kitapla ilk sezon arasında hemen hemen hiç fark yok. Bildiğim kadarıyla ilerledikçe bazı kurgu/olay farklılıkları çıkıyormuş ortaya. Açıkçası -ilk kitap için- okunmadığında pek de kayıp yaratacak bir eser değil diyebilirim ancak güzel vakit geçirmek isteyenler için ideal.
Rumeli'nin Rum ve Bulgar köylü kızları iffet ve mahcubiyet hususunda daima ifrât ü tefrît ile mütealliktirler. Alelekser kızları yabancı yanında söz söylemeye, başını kaldırmaya cesaret edemez. Kendilerine hitap edilecek olsa çehreleri kırmızı libâslarıyla hem-renk olur. Yalnız bir erkeğin yanında mümkün değil duramazlar, derhal uzaklaşırlar. Bazı kızlar ise meşreplerindeki işvebazlığa köylülük, sadelik içinde öyle bir güsâyiş verirler ki erkekler tarafından kendilerine enzâr-ı âşık-âne atfedilmesini ister, lakayt gördükleri erkeklerin lâ-büdd enzâr-ı dikkatini celb edebilmek için safvet ve sadelikle memzûc olmasa âdeta aşüfte-kâr'ane denilebilecek evzâ ve etvâr izhâr ederler.
Edebiyatın, özellikle son yıllarda giderek daha çok maruz kaldığı, tamamen finansal kaygılara dayalı "türlere ayrılma" sıkıntısından müstakildir polisiye edebiyat. Yeraltı, gençlik, fantastik, gotik vs. diye giden kategorilerden evvel de vardı polisiye, hala da tek başına, dimdik var olmakta ve maalesef hala bir şekilde küçümsenmektedir çoğu zaman. Halbuki Yalnızlar Mektebi'nin 5. sayısında sık sık vurguladığımız üzere polisiye edebiyatın üvey evladı değil; bilakis özbeöz kardeşidir.

Yerel tarihe baktığımızda polisiye, batılılaşmayla birlikte Osmanlı'ya adım atan romanla hemen hemen aynı yıllarda boy göstermeye başlıyor. İlk yerli polisiye, Ahmet Mithat Efendi'nin Esrâr-ı Cinayât1884 yılında Tercüman-ı Hakikat gazetesinde tefrika edildikten sonra yayımlanan telif polisiye eserlerin sayısı azımsanmayacak kadar fazla. 

Türkiye'nin sadece polisiye yayımlayan tek yayınevi Labirent Yayınları'nın Osmanlı'dan Cumhuriyet'e Türkçede Polisiye dizisi sayesinde ilk kez Latin harfleriyle yayımlanan  Cani mi, Masum mu? bu ilk telif polisiyelerden bir tanesi. 1899 yılında Asır Gazetesi'nde tefrika edilen ve aynı yıl kitap olarak yayımlanan eserin yazarı ise Fazlı Necib. Günümüze pek fazla eseri ulaşmayan, gazeteciliğinin yanı sıra Arsen Lüpen çevirileriyle tanınan bir isim Necib

Romanın başkarakteri Selanik'li Refik Bey, hiç tanımadığı babası hafif bir kadın uğruna ailesini terk etmiş ve annesinin ölümüyle küçük yaşta yetim kalarak amcasının himayesinde yetişmiş, Viyana'da tıp tahsili görmüş, efendi, dürüst, bembeyaz bir karakter. Eğitiminin sonunda Selanik'e, emmisinin yanına dönen Refik Bey, büyüyüp serpilmiş kuzeni Faide'ye ilk (yeniden) görüşte aşık olur ancak yengesi Naciye Hanım, küçüklüğünden beri hoşlanmadığı bu genç adamın kızıyla birlikte olmasına kat'iyen karşı çıkmaktadır. Bu vesileyle Refik Bey  babasının bir katil olduğunu ve aşık olduğu kadınla Selanik'ten kaçtığını öğrenir ancak akıl erdiremez bu duruma. Babasını bulmak ve hakikati öğrenmek için yollara çıkar. Kitabın ilk yarısı sona ererken öğrenir işin gerçek yüzünü de; öğrenir ancak bu sefer de uzun süren yokluğunda Selanik'te işlerin değiştiğini görür: Amcası vefat etmiştir; kuzeni tam bir mirasyediye dönüşmüş, Faide'nin paragöz talipleri ise Naciye Hanım'ı abluka altına almıştır. Refik Bey'in gerçekleri ortaya çıkartmak, adındaki lekeden kurtulmak ve Faide'ye kavuşmak için çabasını okuruz kitabın ikinci yarısında da...

Cani mi, Masum mu? alışageldiğimiz "Katil kim?" sorusunun peşinden giden bir polisiye değil: Sır perdesi hemen hemen hikayenin başında aralanıyor ve daha ilk yarı bitmeden gerçeklerle karşılaşıyor okur ancak işin bundan sonraki kısmı, gerçeklerin kanıtlanması da aynı gizemli ve heyecanlı atmosferi taşıyor. Polisiyenin merak uyandırma unsuru dışındaki olmazsa olmazları aşk, entrika, miras, gizemli kadınlar ve karanlık tipler ile bütün bunların bir araya gelmesine vesile olan, doğrular peşindeki kahramanın varlığıyla dört başı mamur bir roman Cani mi, Masum mu?Gazetede tefrika edildiğinden olsa gerek, ana hikayeden ziyade kendilerine bolca yer bulan ara hikayelerle zenginleştirilmiş eser; hikayenin tümünü kapsayan bir ana unsurun yanında, her bölümde başlı başına bir konu işlenen popüler Amerikan dizilerinde uygulandığı gibi, sanırım tefrikalar da kendi başlarına bir hikaye anlatırken, yer yer bütüne hizmet edecek şekilde yayımlanmış.  Okuma deneyimi açısından zaman zaman yorucu bir öğe olarak karşımıza çıkan bu durum, dönemin ve şartlarının da bir getirisi olarak değerlendirilebilir. Ayrıca Tanzimat dönemi eserlerinde sıkça rastlanan, yazarın sık sık araya girmesi ve okuduğumuzun bir roman olduğunu vurgulaması ile anlatı içerisinde anlatı barındırması sebebiyle bir yanıyla da post-modern bir eser Cani mi, Masum mu?. Sonda ise hikayenin çözümüne hakim olan acelecilik ve pek çok karakterin durum ve haleti ruhiyesinin es geçilmesi nahoş bir yarım kalmışlık tadı bırakıyor.

Eseri Osmanlıca'dan çeviren kalabalık bir ekip var: Ezgi Ulusoy Aranyosi, Seda Başer, Tuba Dik, Derya Dilek, Servet Erdem, Esra Nuran Kekeç ve Ebru Onay. Bunun sebebi eserin, Bilkent Üniversitesi Türk Edebiyatı Bölümü yüksek lisans öğrencilerinin 2010-2011 döneminde Kudret Emiroğlu gözetiminde, Osmanlıca dersi kapsamında yürüttükleri bir proje sonucunda yayına hazırlanması. Üç araştırmacı akademisyenin, Seval Şahin, Didem Ardalı Büyükarman ve Banu Öztürk'ün TÜBİTAK destekli araştırma projesi "Türk Edebiyatı'nda Polisiye Romanın Tarihsel Gelişimi 1884-1928"den yola çıkarak hazırlanıyor Labirent Yayınları'nın dizisi. Ömer Türkeş'in şurada söylediği üzere: Dizi, edebiyat alanında akademi ile yayın dünyasını bir araya getirmesi açısından da ilgiye değer. Diziden yayımlanan diğer kitaplara buradan ulaşabilirsiniz. Erol Üyepazarcı'nın "Türk Edebiyatı'nda ilk nitelikli polisiye öykücülüğü başlatan" olarak tanımladığı Kemalettin isimli yazarın öykülerinin ise Eylül'de yayımlanması planlanıyormuş.

Son not olarak: Kitapta, bugün kullanılmayan ifadelerin karşılığı [] içinde, ifadenin hemen yanında verilmiş. Bu durum hem dilin ahengini hem de akıcılığı baltalayan bir unsur olarak çıkıyor karşımıza maalesef. İhsan Oktay Anar sayesinde iyice geliştirdiğimiz(!) karine ile anlama(ya çalışma) imkanı da bulamıyoruz zira akış içerisinde parantez içlerini görmezden gelmek mümkün değil. Kullanılan metodun bir nedeni vardır elbette ama sık sık, "keşke sayfaya dipnot şeklinde verilen açıklamalar tercih edilseydi" diye düşünmeden edemedim.

Cani Mi Masum Mu?Fazlı Necib - Labirent Yayınları , 228 s.
Ahmet Ümit okumayan var mı?! Şimdi malum reklamdaki gibi bir sessizlik bekliyorum. Kavim'in resimdeki kapağında 31. baskı diyor ama siz ona bakmayın, şu an 32. baskısında ve bundan ayrıca cep boyu da 9 baskı yapmış. Ahmet Ümit gibi en çok satan bir yazarın en çok beğenilen romanlarından. Konusu elbette bir cinayet ve Başkomiser Nevzat.

Bu sefer genç bir adam haç saplı bir bıçakla öldürülüyor, baş ucunda bir İncil var. Ekip katilin bıraktıklarından bir ipucu çıkarmak için Süryani, Nusayri derken... Gizli bir tarikatin işi mi bu? Mafya hesaplaşması mı? Kaçakçılık mı? Ne kadar çok yazarsam polisiyenin yegane unsuru gizemi öldürebilirim o yüzden susuyorum ama şunu söylemeliyim [yarı spoiler] Behzat Ç: Ankara Yanıyor'u izlerken aklıma Kavim geldi [yarı spoiler].

Ahmet Ümit için hep soluksuz okudum veya benzer bir şeyler derler. Gerçekten de akıcı, yormayan, okuyucuyu bağlayan bir anlatımı var. Misal Başkomiser Nevzat'ın kendi kendine düşündüğü/konuştuğu bölümler çok hoşuma gitti. O çelişkileri, kendine kızışları, tam kendisini ikna ederken başladığı noktaya dönüşü çok doğaldı. Diğer yandan dinler, Anadolu kültürleri ve cinayetle ilgili verdiği bilgilerde sanıyorum hiç bilmeyen de anlasın, en dikkatsiz okuyucu da hiçbir şeyi kaçırmasın düşüncesiyle tekrarlara düşmesi ve konuyu uzatması beni biraz sıktı. Birinci tekil kişili anlatımın yukarıda bahsettiğim başkahramanın iç dünyasına açılan samimi bir kapı sağlaması avantajının yanında dezavantajı da vardı. Kurgu gereği Nevzatsız gelişen olaylar yer yer yapay diyaloglarla aktarılıyordu.

Hikayeyi ise genel olarak beğendim. Sıkı bir polisiye okuru değilim o yüzden katili tahmin etmedim, tahmine de çalışmadım. Romanın sonunda aralara serpiştirilen ipuçları birleşti (bunun bir de yapay konuşmalarla özetlenmesi benim için gereksizdi) şok edici değilse de romanın genel seviyesini düşürmeyen bir final oldu. Bazı kısımların ise romanın ana kurgusuna ne kattığını anlayamadım. Örneğin Evgenia'nın Yunanistan'a gidişinin nasıl bir işlevi vardı? Başkomserimin özel hayatı bir kitaptan diğerine dizi gibi takip edebiliyorsak, oradan tutunabilir belki.

Bir arkadaşım Kavim'i okuduğumu öğrenince "Hayatta bir Ahmet Ümit iyidir, fazlasına da gerek yok" mealinde bir şey söyledi. Ahmet Ümit'in hep aynı romanı yazdığı eleştirisini de birkaç kez duymuştum. Ben ilk Ahmet Ümit'imi Sis ve Gece ile yaklaşık sekiz yıl önce okuduğum ve pek bir şey hatırlamadığım için bir şey söyleyemeyeceğim ama geçtiğimiz haftalarda çıkan Beyoğlu'nun En Güzel Abisi'nin kapağındaki yazı dikkatimi çekti. "Aşk yaşamı, cinayet ölümü sıradanlıktan kurtarır." Buradaki ana fikri 2006 yılında basılmış olan Kavim'de de hemen hemen aynı kelimelerle bulmak mümkün. Bunun Ümit'in bir "motto"su olduğunu düşünmek istiyorum. Sanırım tüm bu kuşkularımın cevabını bir Ümit romanı daha okuyarak bulabilirim. Beyoğlu'nun En Güzel Abisi de çok yakın geliyor bana.
"Popüler kültüre karşı mıyım?" Bu, benim için ziyadesiyle çetrefilli bir soru. Kalitesiz, ucuz ve basit işlerin, ticari bir zekayla popülerleştirilmesi, ederlerinden katbekat fazla değer görmesi; hem bir nevi tüketim çılgınlığı yarattığından, hem de kaliteli alternatifleri karşısında  haksız kazanç elde ettiğinden dolayı sinirime dokunuyor. Justin Bieber, Gangnam Style, How I Met Your Mother, Şahan Gökbakar, Elif Şafak, Grinin Elli Tonu vb. bu kategoride benim için. Öte yandan gerçekten kaliteli oldukları için popülerleşen ve hakkettiğini düşündüğüm değerleri gören işlerden de uzak kalmak istemiyorum; Sezen Aksu, Game of Thrones, İhsan Oktay Anar, Tim Burton, Harry Potter vb. de bu kategoride. 

Bu iki farklı durum arasından -benim için- doğru olanı seçme konusunda başvurabileceğim herhangi bir kaynak olmadığı için, devreye "içgüdü" diyebileceğimiz kavram giriyor. Yani popüler olduğu için bir işten uzak durmak yerine, o iş hakkında okumayı, görüşüne değer verdiğim insanları dinlemeyi, başarısının arkasında kalite mi, PR mı yatıyor diye düşünmeyi bir kenara bırakırsak, içgüdüsel olarak tercih edip etmemem gerektiğine karar veriyorum. Alacakaranlık serisini okumuş olmam gerçeğini gözardı edersek, genellikle başarıya ulaşan bir metot olduğunu da söyleyebilirim. 

Tüm bu haddinden uzun girizgahın sebebi -başlıktan da anlaşılacağı üzere- Millenium serisi hakkında yazacak olmam: 2004 yılında aramızdan ayrılan İsveçli gazeteci, aktivist ve yazar Stieg Larsson'ın polisiye/gerilim türündeki roman üçlemesi, 2010 yılı verileriyle 40'dan fazla ülkede 27 milyon satış yapmış popülerlikte. 
Üçlemenin iki ana karakteri; sosyal ilişkiler konusunda sorunlu, fotografik bir hafızaya sahip  yirmili yaşlardaki genç kız Lisbeth Salander ile Millenium isimli derginin editörü, araştırmacı gazeteci (hem mesleği hem de özgeçmişi sebebiyle ziyadesiyle Larsson'dan izler taşıyan) Mikail BlomkvistBu iki karakter ekseninde gerçekleşen ziyadesiyle sürükleyici bir olay akışı mevcut tüm seride. Kitaplara ayrı ayrı değineceğim ancak serinin tamamında tüm bu polisiye kurgunun yanı sıra ciddi bir sistem eleştirisi de yapılmış; İsveç'in sosyal ve devlet yapısı hakkında oldukça ilgi çekici bilgiler sunarken, kimi kurum ve kuruluşlara dokundurmadan geçmemiş Larsson -ki araştırmacı gazeteci kimliğinin rolü büyük olsa gerek bu konuda. 

Serinin başarısını gözden kaçırmayan sinema endüstrisi de işe el atmış durumda: 2009 yılında ilkinin yönetmenliği Niels Arden Oplev tarafından yapılan bir sinema filmi, ikinci ve üçüncüsünü ise televizyon için Daniel Alfredson'ın yönettiği bir üçleme çekilmiş İskandinav sinema ve televizyonları için. Ardından Hollywood da bu başarıya duyarsız kalamadığı için ilk kitap David Fincher yönetmenliğinde yeniden sinemaya uyarlandı 2011 yılında. Bu film serisinin devamının da yolda olduğunu hatırlatayım.

Ek bir bilgi olarak; söylentiye göre yazarın vefatının ardından yayımlanan seri, aslında on kitap olarak tasarlanmış ancak bu beklenmedik ölüm neticesinde, üç kitapla sınırlı kalmış. Yazarın ailesi ve hayat arkadaşı arasındaki çekişmelerin odak noktası olan dördüncü kitap söylentisi ise hala netleşmemiş bir mesele: Larsson'ın ailesi ve kimi arkadaşları dördüncü bir kitabın yolda olduğunu, yüzde yetmişlik bir kısmının zaten ölmeden önce yazar tarafından yazılmış olduğunu iddia ederken, evlenmedikleri için yasal olarak neredeyse hiçbir hak iddia edemeyen ancak zaten ilk üç kitabı da hemen hemen beraber yazdıklarını savunan hayat arkadaşı ise yazarın dördüncü kitaba hiçbir zaman başlamadığını söylemekte.

Dedikoduyu bırakıp tek tek kitaplara geçmeden evvel son olarak, netice itibariyle bir polisiye dizisinden söz ettiğimiz için, sürprizleri bozmamak adına ne serinin ne de kitapların konusu hakkında çok fazla detaya giremeyeceğimi ve ilk iki kitabı okumamın üstünden sahiden çok uzun zaman geçtiği ve haklarında tek satır not almadığım için, aklımda kalanı kadarıyla yazabileceğimi de belirtmiş olayım: 

Ejderha Dövmeli Kız

İlk kitaplar "hayati" önem taşır serilerde; bencileyin başladığı seriyi bitirmek zorunda hissedenler bir yana, genellikle insanlar devamını okuyup okumama kararını ilk kitapta alırlar doğal olarak. Ejderha Dövmeli Kız, bu açıdan neredeyse kusursuz bir iş: Akıcılığı, karakterleri, dili ve kurgusuyla okura büyük umutlar vadediyor. Serinin başarısını tek başına sırtlandığını söylemek bile mümkün. 

Karakterlerle tanıştığımız bu ilk kitapta, Mikail Blomkvist kariyeri açısından sansasyonel bir davada suçlu bulunuyor; İsveç'in önde gelen sanayi devlerinden birisi hakkında yaptığı yolsuzluk haberi hem kariyerini hem de özel yaşantısını altüst ediyor. Bu esnada başka bir sanayi patronu Henrik Vanger, çok sevdiği yeğeninin kayboluş vakasını araştırması için Blomkvist'le anlaşıyor. Öte tarafta ise Blomkvist'i araştırma işini üstlenen güvenlik şirketinin çalışanı Lisbeth Salander da hem kendi yaşamına hem de işine dair önemli gelişmeler yaşıyor. Tüm serinin en büyük handikaplarından birisi olan kimi büyük, kimi küçük tesadüfler sonucundaysa, karakterlerimizin yolu kesişiyor ve hikayenin ana kurgusu bu şekilde gelişiyor. Devamında neler olabileceğini merak ettirse de, tatminkar bir sona  sahip olduğunu da söylemeliyim.

İlk kitaba dair en dikkat çekici mesele ise tüm bu polisiye/gerilim kurgunun arkasında yatan, aslında eserin orijinal isminde de altı çizilen feminist mesaj. Türkçe adı İngilizce çevirisinden çevrilerek yayımlanan kitabın asıl adı Kadınlardan Nefret Eden Erkekler anlamına geliyor ve kitabın alt metni temel olarak bu konuya odaklanıyor. Dört ana bölüme ayrılan kitapta bölüm başlıkları, İsveç'te yaşayan kadınların maruz kaldıkları şiddete dikkat çekiyor: 
1. İsveç'te kadınların yüzde 18'i hayatında bir kez, bir erkek tarafından tehdit edilmiştir. 
2. İsveç'teki kadınların %46'sı bir erkek tarafından darp ediliyor. 
3. İsveç'te kadınların %13'ü ağır cinsel şiddete maruz kalmaktadır. 
4. Yapılan araştırmalara göre İsveç'te cinsel şiddete maruz kalan kadınların %92'si en son yaşadıkları cinsel şiddeti polise bildirmemişlerdir. 
Bu bağlamda -hele ki ülkemiz açısından- oldukça mühim ve hazin bir meseleye parmak basıyor oluşu, başta nitelikli okurlar olmak üzere pek çokları tarafından takdir edilip, beğenilmesinde rol oynuyor kitabın. İşbu noktada satış odaklı bir girişim olarak gördüğüm isim çevirisini de nahoş bulduğumu belirtmek isterim.

Ateşle Oynayan Kız

Serinin ikinci kitabı Ateşle Oynayan Kız, kelimenin tam anlamıyla bir geçiş kitabı; ilk kitabın finalinde akılda kalanları yanıtlarken, üçüncü kitap için de oldukça sağlam bir hikaye zemini oluşturuyor ancak bir sonraki kitabı okuyana kadar, hali hazırda beklentisi büyüyen okuru hayal kırıklığına uğratacak kadar vasat bir iş. 

Kitapta, İsveç'teki kadın ticaretini araştıran bir gazeteci ve konuyla ilgili tez hazırlayan sevgilisinin yolları Millenium'la kesişiyor. Blomkvist büyük sükse hazırlıkları yaparken üst üste birtakım talihsiz olaylar yaşanıyor ve Salander aranan bir zanlı konumuna düşüyor. Bu esnada ise kendisinin geçmişine dair önemli bilgiler gün ışığına çıkıyor ve hem karakteri hem de okuru şaşırtan bir yaşam öyküsü ortaya dökülüyor. Elbette bu esnada, ilk kitapta olduğu gibi, ziyadesiyle fazla yan karakterle ve onların hayatlarına dair detaylarla haşır neşir oluyoruz. Finale doğru işler iyice çığırından çıkarken, "Yok artık, bu kadarı da abartı" nidaları eşliğinde, üçüncü kitabı sabırsızlıkla bekletecek bir sonla nihayete eriyor kitap ancak bu beklentinin dışında pek de hoş olmayan bir tat bırakıyor.

Yine ilk kitapta olduğu gibi, konunun da katkısıyla, sosyal mesaj verme hali devam ediyor elbette. Aynı şekilde ülkenin siyasi ve sosyal yapısına dair zaman zaman eleştirel boyutlara varan söylemler de mevcut. Akıcı olmasına akıcı bir kitap ancak söylediğim gibi geçiş özelliği taşıması (ki bu durum serinin aslında on kitaptan oluşacağı söylentisi ile çelişiyor esasen) ister istemez okuru sıkıyor. Bu sebeple okumayı planlayanlar için ikinci kitabın bu haline şaşırmamalarını tavsiye ederim. 

Hollywood uyarlamasına dair ufak bir not: Henüz sadece filmin çekileceği duyurusu yapılan uyarlamada, Lisbeth Salender rolünü üstlenecek olan Rooney Mara ismi netleşmiş durumda. Blomkvist'e can veren Daniel Craig için olumlu söylentiler çıksa da, yönetmen Fincher'ın yapımda yer alıp almayacağı netleşmemiş. 

Arı Kovanına Çomak Sokan Kız

Serinin son kitabı Arı Kovanına Çomak Sokan Kız, ikinci kitabın yarattığı hayal kırıklığını ortadan kaldıran, hatta neredeyse ilk kitap kadar güzel bir final kitabı olarak çıkıyor karşımıza. Aksiyonun görece azaldığı ancak entrikaların, planların, şantajların ve takiplerin hüküm sürdüğü, tarafların kaba kuvvetten önce zekalarını kullanmak zorunda olduğu bir atmosfere sahip hikaye.

Serinin finalinde, ikinci kitapta zemini hazırlanan, Salender'ın hukuk mücadelesini okuyoruz. Bir yandan İsveç polis ve istihbarat teşkilatının içerisindeki kimi gizli kimi aleni yapılanmalara şahit olurken, diğer yandan karakterimizin çocukluğunda ve gençliğinde yaşadıklarını daha yakından ve daha detaylı bir şekilde öğrenme imkanı buluyoruz. Elbette Blomkvist  de bağımsız durmuyor bu süreçten; konuya dair bir araştırmaya girişen araştırmacı gazetecimizin önceliği de Lisbeth'in haklarını korumak oluyor. Larsson'ın bu kitaptaki en büyük başarısı; okura "kim?" ya da "ne?" diye değil, "nasıl?" diye sorduruyor oluşu. Kurguyu ve karakterleri öyle dengeli, öyle leziz sunuyor ki, sonunu az buçuk tahmin ettiğimiz bir hikayenin nasıl gelişeceğini merak etmemek neredeyse imkansız bir hal alıyor. 

Aslında üç kitapta da mevcut olan ancak sonuncusunda iyice göze batan handikaplardan birisi; iyi karakterlerin çok iyi, çok zeki, çok hatasız olmasına karşın tüm kötü karakterlerin şaşkın ve amatör hareket etmesi. Yine aynı şekilde karakter fazlalığı da zaman zaman yorucu bir hal alıyor; özellikle ana hikayeyle hiç alakası olmayan, hatta yan karakter bile diyemeyeceğimiz kimi kişilerin uzun uzun tasvir edilip, hakkında bilgi verilmesi sürükleyiciliği kesintiye uğratıyor. Yani en basitinden kapıda duran koruma görevlisinin evvelki akşam hazır pizza yediği bilgisini lüzumsuz bulmamak işten değil. 

Eserin temposu gerçekten çok yüksek, hatta ilk kitaptan bile daha sürükleyici diyebilirim. Hikayenin çözüm aşamasında zirveye çıkan bu tempo, epilog yaklaştıkça sönükleşiyor ve son yüz sayfayı bitirmek çileli bir hal alıyor. Buna rağmen epilog'da bile aksiyon olması, aceleye gelmiş izlenimi verse de, takdire şayan.

-o-

Başarısını göremeden hayata gözlerini yuman insanlar her daim ayrı bir saygı uyandırır toplumda. İşbu sebepten Larsson'ın bu başarısı, dolaylı olarak böyle bir izahata da bağlanabilir elbette ancak kitapları okumadan böyle bir yorum yapmak tamamen kalıpsal bir uydurmadan öteye geçemez. Serinin başarısı -ısrarla belirttiğim üzere- kurgusu, dili, karakterleri ve alt metniyle sahiden oldukça keyifli bir okuma süreci sunuyor olması. Kitap okumaya dair ahkam kesilmesinden hazzetmiyorum ancak zaman zaman hatırlatmakta fayda var ki; kitap okumak, keyif aldığımız sürece değerli.

Dolayısıyla popüler kültüre karşı tavrınız ne olursa olsun, edebiyatta beklentileriniz ne boyutta olursa olsun Stieg Larsson'ın Millenium Serisi sonuna kadar saygıyı hak eden, leziz bir üçleme. İlginizi çektiyse durmayın, okuyun derim! 

İki şehir-devlet var: Beszel ve Ul Qoma. Bu şehirler komşu ama aynı evde oturuyorlar. Evet, yan yana değil ama iç içe ama yine de ayrı. Belirli bir toprak parçası üstünde sokak hatta kaldırım kaldırım, bir trafik ışığından bir apartmana kadar ufak birimlerle birinden ayrılmış ve iç içe yaşayan şehirler. Rakipler, düşmanlar. Mimariden insanlarının giyinişlerine, dillerinden adetlerine kadar her şeyleri ayrı. İki şehrin arasındaki esas sınır insanların kafasında. İki ülke vatandaşları ufaklıktan beri diğer taraf yokmuş gibi yaşamayı, diğer tarafı görmemeyi, duymamayı, sınırları ihlal etmemeyi, üst üste binen karmaşık sınırları ayırt etmeyi, bir Beszelli ile Ul Qomalıyı anında birbirinden ayırt etmeyi öğreniyorlar. İki toplumun tek ortak noktası bu konudalki disiplini ve çabası.

Yoksa değil mi? Aslında Beszel'de konuşulan dil ile Ul Qoma'da konuşulan dil aynı kökten gelen ve biraz çabayla anlaşılan diller mi? Ekonomik kalkınma da bir Beszel'in bir Ul Qoma'nın öne geçmesinden ama hep benzer seviyede kalmalarından görünen o ki küresel ekonomik düzende bulundukları sınıf da aynı. Bazı kendini bilmezler çok önceden iki şehrin tek devlet olduğunu, sonradan ayrıldığının bile söylemeye cesaret ediyor. Hatta yasaklanmış olmalarına rağmen ''birleşmeciler'' örgütleniyor.

Bu iki şehrin üstünde gölge bir zırh gibi İhlal var. Sınırların her türlü ihlali onların sınırsız gücüyle cezalandırılıyor. Turistler ve yabancıların (ki onların da bu şehirlere girmeleri eğitilmelerini ve zorlu prosedürleri gerektiriyor) ihlali İhlal tarafından anında sınır dışı edilmekle son bulurken yerlilerin hatasının sonucu bilinmiyor; çünkü onlardan bir daha haber alan olmuyor.

Ve bir cinayet işleniyor. Dedektif Tydor Borlu konuyu araştırırken önce cinayet sırasında ihlal yapıldığını düşünüyor ancak işler hiç beklemediği gibi gelişiyor. Borlu ile hem bu iki şehirli, çok yapılı, garip ama gerçekçi evrende dolaşıyor hem de bir cinayeti çözmeye çalışıyorsunuz.

Miéville, yazdıklarını ''tuhaf kurgu'' (weird fiction) olarak tanımlıyor. Haklı da çünkü yazdıkları bilimkurgu ve fantaziden unsurlar taşısa da belli bir türe girmeyecek kadar özgün. Yazarın sevdiği diğer yazarlardan, mesela Arthur C. Clarke, Kafka, Orwell'dan da izler taşıyor. Polisiye ve bilimkurgu olarak iki parçalı bir yapısı olduğu söylenebilir. Polisiyenin getirdiği sade ve kısa cümleler anlatım gücünden bir şey çalmıyor. Katil kim, cinayet neden işlendi, hatta maktül kim soruları uzun süre çözülmüyor. Dedektif Borlu sürekli cinayete ilişkin yeni teoriler kurup sonra onların yalnış olduğunu yine kendisi buluyor. Her seferinde de klişelerden biraz daha uzaklaşıyor.

Bir polisiye olarak başarılı bulsam da bu tür özellikle ilgimi çekmediğinden bilimkurgu kısmı beni daha çok etkiledi. Uzun süre anlamakta zorladığım ikili yapıyı hayal etmeye çalıştım. Google, ipad, Starbucks, Atatürk, Chuck Palahniuk (bir harfi yer değiştirmişti) gibi bizim dünyamızdan kelimelerin ve şeylerin satır aralarında belirivermesi, Orta Avrupa-Balkanlar arasında bir yerlerde bulunduğunu tahmin ettiğim ikiz düşman şehir devletlerine müthiş bir gerçeklik hissi kattı.

Çevirisinden de genel olarak memnunum. ("Barış ültimatomu" bir çeviri hatası mı yoksa "tuhaf kurgu"nun bir ürünü mü bilemedim.) Romanın son bölümünde olaylar çözülürken her şey bir anda karıştı. Birkaç sayfada her şey çözülürken anlatımdan mı, çeviriden mi, benden mi kaynakladığını anlamadım bir zorluk yaşadım. Kitabın üstünden 3-4 hafta geçti ve şimdi katilin kim olduğundan emin değilim. Çok mu önemli? Benim için değil çünkü ben yazarın akademik ve entelektüel birikimini yansıtarak incelikle kurduğu dünyayı sevdim.

Şehirler, siyasi bir cinayet, derin devlet derken alttan alta bir siyasi mesaj verildiği, bir toplum eleştirisi sunduğu beklentisi oluşuyor. Yazarın uluslararası ilişkiler ve antropoloji eğitimi, akademik altyapısı, sosyal aktivizmi buna da imkan veriyor aslında. Bölünmüş şehirler, hemen hemen tüm okuyuculara burada bahsedilen acaba Lefkoşe mi, Kudüs mü (benim en ikna olduğum buydu), Berlin mi yoksa başka bir yer mi sorularını sordurmuştur diye düşünüyorum. Romanda da bu şehirlerden bir konferans vesilesiyle bahsedilip Beszel ve Ul Qoma'nın çok farklı olduğu belirtilmiş. Elbette bu beni kesmedi ve ufak bir araştırma yaptım. Yazar bir röportajında şöyle diyor (çeviriyorum) : "Şehir ve Şehir'de niyetim sınırların nasıl olabileceğine dair kendi büyülü mantığımı icat etmek yerine sınırların mantığını abartarak mübalağlı ve kurgusal bir şey çıkarmaktı. Bu ulus-devlet sınırlarının gündelik, hukuki ve sosyal taraflarına dayanan bir kestirimdi: Bunu politize bir sosyal filitrelemeyle birleştirdim ve sosyolojik açıdan makul bir temelde kestirimde bulundum ve abarttım, nihayet tuhaf bir uç noktaya vardı".  Yani bu gölünmüş şehirlerin değil, ülkeler arası sınırların abartılarak yeniden kurgulanmış haliymiş. Kemal Sunal'ın baş rolünü oynadığı Propaganda filmini hatrıma geldi. Sonra şehir ve siyaset ilişkisini en iyi yorumlayacak kişilerden Prof. David Harvey bu kitabı okumuş mudur, okuduysa ne düşünmüştür diye merak ettim.

Böyle insanın zihnini oradan oraya sürükleyen güzel bir kitap işte. Öte yandan kitabın polisiye unsuruna rağmen 200. sayfadan sonra heyecanlandığını, sonunun ise yukarıda belirttiğim gibi çabucak ve biraz karışık toparlandığı için anlaşılmasının kolay olmadığını söylemek zorundayım. Bölünmüş düşman şehirler ve bir cinayet fikri hoşunuza giderse okuyun pişman olmazsınız.



Not: Bu kitap 2010 yılında Nebula, Hugo, Dünya Fantezi ve Arthur C. Clarke ödüllerini almış. Miéville ise bilimkurgunun "Nobel"i Arthur C. Clarke Ödülü'nü 3 kere kazanan tek yazarmış.
Not 2: Kitabın yabancı baskılarında da kullanılan kapağını pek beğendim. Şehirlerden birinin silüeti Londra'ya ait ama diğeri neresi bilemedim.
Derken, babanın neye baktığını çakıyorsun. Eline. Tuttuğun silaha. Bakışı tekrar sana odaklanıyor. Cengiz’e. Orada dikilene. Cengiz’e. Şimdi ne yapacağını merak eden kişiye. Baban ayaklarının dibine tükürüyor ve seni zerrece iplemeden yanından geçip gidiyor. Peşinden bakıyorsun. Hayatın biraz önce yanından geçip gitti. Sen geride kaldın ve ölmüş olmayı diliyorsun, hiçbir şeyi dilemediğin kadar.
ON8 Kitap ismiyle müsemma, genç bir yayınevi. Tarzları, görüşleri de keza aynı şekilde; gençler ve genç edebiyatı. Sadece kitap çıkaran, edebiyatı ticari bir kapı olarak gören bir yayınevi de değil üstelik: Kendi deyimleriyle "Yayıncılığı ilgilendiren her türlü haberin, yazının yer aldığı bir yayıncılık blogu, bir edebiyat portalı" ve "Yayıncılığı hiç de ilgilendirmeyen konularda blog yazıları" içeren bir internet sitesi aynı zamanda. 

Zoran Drvenkar imzalı Onlardan Biri de yayınevinin twitter sayfası aracılığıyla kazandığım bir kitap oldu. Açık konuşmak gerekirse kitaba başlamadan evvel biraz önyargılıydım; neticede elimdeki bir "gençlik kitabı"ydı ve ben ne o kadar gençtim, ne de gençlik edebiyatından büyük haz alırdım... Kitaba başladıktan sonra büyük ölçüde yanıldığımı anladım. 

Hırvat-Alman yazar Drvenkar, Onlardan Biri'nde Alman, Türk ve Yugoslav gençleri ve bu gençlerin hayatını anlatıyor bize; sağlıksız ebeveyn ilişkileri, maksatsız bir yaşam, şiddet ve korkunun iktidarı elde tutmanın tek yolu olduğu bir atmosfer.  İki binli yılların başlarında, fonumuzu Berlin oluşturuyor ve üyelerinin nereli olduklarının ve ırklarının büyük önem arz ettiği iki sokak çetesinin çatışması temelinde başkarakterler Cengiz ve Bukle'nin polisiye izler taşıyan ama daha çok dramatik ögelerden beslenen hikayelerini okuyoruz. İnsanların birbirlerine, ailelerine, işlerine, okullarına, yani hayatlarına duydukları nefret, kendisini sadece ve sadece şiddetin farklı miktarlarında ve farklı yollarında gösteriyor bu dünyada ama elbette sonunda altı çizilen noktalar dostluk ve dürüstlüğün önemi ile yaşama karşı duyulan sevgi oluyor. Ancak belirtmem gerekir ki Drvenkar bunu didaktik üslubun iticiliğine kapılmadan, kör göze parmak sokarcasına değil gayet usturuplu bir biçimde başarmış. 

Onlardan Biri, şahsen pek de alışık olmadığım bir şekilde, 2. tekil şahıs kullanılarak yazılmış: Doğrudan yarattığı kahramana hitap ederek, okur ve karakter arasında kurulan ince köprüyü iyice sağlamlaştırmış. Yazarın bir röportajından alıntılayacak olursam "okuru karaktere dönüştürüyor ve ona nasıl hissettiğini, neler olup bittiğini, düşüncelerinin neye benzediğini" anlatıyor. Suzan Geridönmez'in çevirisiyle sunulan kitapta sık sık başvurulan gençlik jargonu ve argo, sanırım kültürel farklılıklar sebebiyle, zaman zaman sırıtsa da bütün olarak çeviriyi ele aldığımızda ziyadesiyle problemsiz gözüküyor. 

Cengiz&Bukle ismiyle tiyatroya da uyarlanan  kitap, yazıldığı 2002 yılında LUCHS 183 Ödülü'nü, Hansjörg Martin Polisiye Kitap Festivali Ödülü'nü ve Hans-im Glück Gençlik Edebiyatı Ödülü'nü kazanmış. Yazarın farklı yayınevlerinden yayınlanan Türkçe'ye çevrilmiş diğer kitapları ise Sorry (Bir Özür Dileme Projesi) ve Soğuktan Korkmayan Tek Kuş isimlerini taşıyorlar.

Başta belirttiğim gençlik romanı olmasından kaynaklanan önyargım beklentilerimi düşürdüğünden midir bilemiyorum ancak Onlardan Biri oldukça keyif alarak okuduğum bir kitap oldu: Gerçekçi, etkileyici ve sürükleyici. Elbette kusursuz değil ancak biraz farklı şeyler okumak istiyorsanız ve konusu azıcık da olsa ilginizi çektiyse okumanızı tavsiye ederim.

Onlardan Biri - Zoran Drvenkar, ON8 Kitap - 364 s. 
Çok az vakti kalmıştı. Birinci hamle, ikinci hamle, üçüncü hamle... Şah mat! İşte hepsi bundan ibaretti: Bir kombinasyon, rakibe savunma için hiçbir alternatif bırakmayan ve engellenemeyen bir zaferle sonuçlanan hamleler bütünü, şah ve mat!
Neden bu kadar çok polisiye romanı var? Polisiye yazmak da, okumak gibi görece kolay mı acaba? Polisiye tutkunlarının profili genelde benzer midir? Edebiyatla ilgili bir bölümde okuyor olsaydım, muhtemelen bitirme tezi konusu olarak bu konuları ele alırdım... Polisiye yazar ve okurlarını belirli kalıplara oturtmak mümkün müdür?

Genel geçer yargılara matematiksel verilerle ulaşmak ne kadar mümkün, ne kadar doğru tartışmaya açık elbette ancak Şah Mat için söyleyebileceğim bir şey varsa, o da sahiden çok iyi formülize edilmiş olması.
Tess Gerritsen gibi tıp mezunu olan İtalyan yazar Mario Mazzanti'nin 2011'de yayımlanan ilk romanı Şah Mat, dünyayla beraber ülkemizde de oldukça ilgi gören kitaplardan.

Kitaba dair bir şeyler söylemek gerekirse: Kesinliklikle kurgusunu küçümsemiyorum, oldukça başarılı bir kurguya sahip ancak bir yerden sonra polisiye romanların sonu ne kadar başarılı olursa olsun şaşırtıcı gelmemeye başlıyor. Benim gözümde Şah Mat'ı başarılı kılan en büyük unsur, sizi adeta hız treninde hissettiren temposu. Mazzanti öyle güzel bir formül tutturmuş ki, kitap boyunca sıkılma imkanı bulamıyorsunuz. Olayların akışı sürekli bir dalgalanma halinde ve okunabilirlik açısından bu oldukça etkileyici bir durum. Kurgu içerisine özenle yerleştirilmiş ipuçları ve kitabın adından da anlaşılacağı gibi satranç üzerine kurulu hamleler hem kıvamında hem de yerinde olmuş. Öte yandan karakterleri içselleştirmekte biraz zayıf kalmış yazar, zira baş kahramanımız Claps ve esrarengiz sağduyusu hakkında neredeyse hiç bir şey öğrenemiyoruz.

Sürprizleri bozmadan bir polisiye romanın konusundan bahsetmek oldukça zor, bu yüzden merak edenler için doğrudan arka kapağı alıntılıyorum: 
Suç psikiyatristi olarak polise destek vermekte olan Claps'in suçluların davranış profilini inceleyerek olası şüphelileri tespit etmek gibi çetin bir görevi vardır. Ancak bu sefer ortadaki cinayet hiç de basit değildir. Karşısında acımasız, kararlı, unutulmak istemeyen ve şehrin korkulu rüyası olmayı amaçlayan bir seri katil vardır. Çözüm hep avuç içinde gibidir ama bir türlü ulaşılamamaktadır, aşılan her bir basamak katilin ininin derinliklerine dalmaktan başka bir işe yaramaz.
Mazzanti'nin 2012 başında yayımlanan henüz Türkçe'ye çevrilmemiş Il riflesso del lupo (Kurdun Yansıması) isimli bir romanı daha mevcut. İnternet üzerinden herhangi bir bilgiye ulaşamamış olsam da, bu kitabın da pek yakında çevrileceğini tahmin etmek çok zor değil.

Çok fazla söze gerek yok sanıyorum ki; polisiye romanlarıyla aranız iyiyse severek ve heyecanla okuyacağınız bir kitap Şah Mat. 

Şah Mat - Mario Mazzanti, Sonsuz Kitap Yayınları - 512 s.
Gerçek şuydu; Aladağlar’daki o gece bende aşk bitmişti. Bitsindi, kimin umrunda, Sermet’i seviyordum. Onunla sonsuza kadar birlikte yaşayabilirdim. Ne derlerse desinler, aşk, yaşamdaki en önemli duygu değildir. Aşk kaypak, sahte, kalıcılığı olmayan, tutarsız bir güdüdür. Sermet’in ölümü bunu öğretti bana. Keşke aşkın kibrine aldanıp, onu aşağılamasaydım, keşke ona her insanın korkabileceğini, her insanın panikleyebileceğini anlatsaydım. Fakat yapmadım. Sustum, onu susarak suçladım.
Son kitabı Sultanı Öldürmek ile yine her yerde karşımıza çıkan Ahmet Ümit'in 2003'de yayımlanan ve oldukça ses getiren bir romanı Beyoğlu Rapsodisi.

Daha önce Bab-ı Esrar'ını okuduğum Ahmet Ümit, kabul etmek gerekiyor ki Türk polisiyesi denince akla gelen ilk isimlerden birisi ancak bir polisiye sever olarak Ahmet Ümit'i -üslup ve akıcılık gibi teknik özellikleri bir kenara bırakırsak- polisiye alanında pek başarılı bulduğum söylenemez. Belki iki kitap net bir yargıya varmak için biraz erkendir, bilemiyorum. Yine de daha fazla Ahmet Ümit okuyacağımı sanmıyorum.

Beyoğlu Rapsodisi, adından da anlaşılacağı üzere Beyoğlu'nu fon alan bir hikayeyi anlatıyor bize. Selim, Kenan ve Nihat'ın Galatasaray Lisesi'nde başlayıp, yetişkinliklerinde devam eden dostluklarını ve bir gün bir fotoğraf sergisiyle hayatlarının değişmesini okuyoruz. Esasen, bu esnada Beyoğlu bir fon olmaktan çıkıp, neredeyse kitabın baş karakteri oluyor; sokakları, hanları, pasajları, restoranları ve en çok da insanlarıyla hikayede baş köşeyi kapıyor...

İstanbul sevgisi artık hemen herkesçe malum olan Ahmet Ümit'in Beyoğlu sevgisine şahit oluyoruz bu sefer de. Bu sevgiyle beraber gelen merak, Ümit'i oldukça iyi bir araştırmaya itmiş olmalı ki mekan hakkında pek çok enteresan bilgiye rastlamak mümkün. Beyoğlu'na ve bahsi geçen mekanlara aşina olanlar içinse, satırları okudukça kendilerini kitabın içinde bulmaları işten bile değil. Mekana olan bu aşinalığa bir de kitabın samimi -ve hatta belki biraz fazla basit- üslubu eklenince oldukça kolay okunabilir bir kitap olarak karşımıza çıkıyor Beyoğlu Rapsodisi.

Bahsettiğim tüm bu olumlu özelliklerin gerisindeyse, polisiye ve edebiyat namına vasatın da altında bir iş bizi bekliyor. İlk iki yüz sayfa boyunca kayda değer tek bir olay bile olmayışı, tanıtım broşüründen fırlamışcasına basitleştirilmiş ve hikayeye yedirilememiş tasvirler, basit diyaloglar ve zorlama tesadüfler bu yönde beklentileri karşılamaktan oldukça uzak kalıyor. Sürprizi bozmamak adına fazla bilgi veremeyeceğim ancak Agatha Christie okurlarını büyük düş kırıklığına uğratacak final ise tüm bunlara adeta mum dikiyor ve yukarıda bahsettiğim gibi Ahmet Ümit'i polisiye edebiyatının başarılı bir neferi olarak görmemi engelliyor.

Okuduğum iki kitabından yola çıkarak şöyle bir kanıya vardım -ki yanılıyor olmam da muhtemel elbette: Ümit, anlatacağı hikayeyi etkileyici kılmak adına bir araç olarak kullanıyor polisiyeyi. Bab-ı Esrar'da, Mevlana ve Şems arasında yaşananları kendi üslubuyla yeniden kaleme alma; Beyoğlu Rapsodisi'nde ise Beyoğlu'nun geçmişini ve bugününü anlatma isteğini okurlar için ilgi çekici kılmak ve hatta kim bilir, belki de satışlarını arttırmak adına polisiyeyle süslüyor hikayeleri... Bu durum, benim gibi gerçek bir polisiye beklentisiyle okumaya başlayanlar için hayal kırıklığı yaratıyor. Halbuki ne zaman başlayıp ne zaman bitirdiğimi hatırlayamayacak kadar akıcı bulduğum Beyoğlu Rapsodisi'ni, sıradan bir öykü beklentisiyle ele almış olsaydım örneğin, daha fazla severdim diye düşünüyorum.

Netice olarak, edebiyat alanında fazla PR'ı yapılan yazar ve kitaplarının, gerçekte o kadar da başarılı olmadığı yönündeki düşüncem bir kez daha doğrulanmış oldu esasen. Birden fazla Ahmet Ümit varmışcasına Türkiye'nin her yerinde imza günleri düzenlenen; metro istasyonlarından, bill-board'lara her yere devasa afişleri asılan bir yazardan beklentilerimi düşük tutmam gerektiği gerçeği ispatlanmış oldu bu vesileyle.

Yine de sıcakların başladığı şu günlerde, elinizden bırakmakta zorlanacağınız, hafif ve akıcı bir şeyler okumak istiyorsanız Beyoğlu Rapsodisi sizin için iyi bir alternatif olacaktır. Beklentilerinizi düşük tutmanız gerektiğini yeniden anımsayarak elbette... 

Beyoğlu Rapsodisi - Ahmet Ümit, Doğan Kitap - 386 s.
Kendilerinin bununla övünmemesine rağmen ben, onların eşcinsel düşmanlığının kırılmasında, Saskatoon’da eşcinsel hakları ve itibarları ile ilgili yapılan bini aşkın gösteriden çok daha fazla etkili olduklarını düşünüyorum. Bunu pankartlar açarak ya da hayat tarzlarını insanların gözüne sokarak yapmıyorlar. Eşcinsel bir çiftin bulunmasını ummadığınız bir yere geliyorlar ve oradaki “normal” insanların içine girip onlara gayet güzel uyum sağlıyorlar. Bir süre sonra, etraflarındaki insanlardan biri onların eşcinsel bir çift olma ihtimalleri üstüne dedikodu yapmaya başlarsa, bu artık diğerlerini hiç mi hiç ilgilendirmiyor. 
Sel Yayıncılık'ın facebook sayfasından kazandığım bir kitap Ara Sıcak. Naif, sevimli ve eğlenceli bir dedektiflik hikayesi.

Gay düğününde damatlardan birinin kaybolması üzerine sevimli kahramanımız gay ve çaylak dedektif Russell Quant, gizemi aydınlatmak için kolları sıvıyor. İlk büyük işinin peşinde Fransa'ya giden Quant; Paris'e, oradan da Güney'e uzanan yolculuğundan eli boş döndüğünde kendisini bekleyen bir sürprizle karşılaşıyor. 

Son dönem polisiyeleri gibi doğaüstü olaylar, seri katiller, vahşi otopsiler, teknolojik stratejiler içermeyen Ara Sıcak, Agatha Christie tarzı bir dedektiflik hikayesi olarak çıkıyor karşımıza. Hikayenin naifliğine ve karakterimizin sevimliliğine rağmen sürükleyicilik konusunda oldukça iddialı.
Kitabı ilk elime alıp arka kapak yazısını okuduğumda, pek de alışkın olmadığım bir türle karşı karşıya olduğumu anlamıştım. Tamam, elbette polisiyeye aşinaydım ama LGBT yazınında bir polisiyeyi ilk kez görüyordum. LGBT literatürünün daha çok konuyu bilimsel veya sosyal yönden ele alan, psikolojik veya sosyolojik kitaplar içerdiğine dair bir düşüncem vardı. Ancak bu kitapla beraber gördüm ki, "elin oğlu" konuyu aşmış, polisiyesini bile yapmaya başlamış! Bizse işin hala eçcinsellik için "hastalıktır" diyen devlet erkanı kısmındayız...

Neyse, bu tatsız konuyu bir kenara bırakacak olursak; Anthony Bidulka'nın Türkçe'ye çevrilen ilk kitabı Ara Sıcak, diliyle, kurgusuyla ve barındırdığı karakterlerle sahiden keyifli bir okuma sunuyor. Maceranın Fransa ayağında Bidulka, öyle güzel ve sade tasvirler yapmış ki, hemen kalkıp soluğu orada almak istiyorsunuz.  Öte yandan yazarın kendisinden esinlenerek yazdığı (öyle ki doğum tarihleri bile aynı!) kahramanımız Quant, ne bir dahi ne de gösteriş budalası... Sürekli tekrarladığım üzere, sadece sevimli bir dedektif.

Ara Sıcak Kanadalı polisiye yazarlarının yarıştığı Arthur Ellis Ödülleri'nde finale kalmış. Ayrıca yazar, ikinci kitabıyla LAMBDA Edebiyat Ödülü'nün de sahibi olmuş. Ara Sıcak'tan başka hali hazırda 7 tane daha Russel Quant macerası yazmış yazar -ki bunların Türkçe'ye çevrilip çevrilmeyeceğine dair bir bilgiye ulaşabilmiş değilim. Ancak Türkiye'deki polisiye okurunun, dedektifi tanıdıkça bağrına basabileceğini düşünüyor ve devamının gelmesini temenni ediyorum.

Kitabın tek hoşuma gitmeyen yanı ise kapağı oldu. İçeriğinden bu kadar uzak, karanlık ve sıradan olan tasarım, tanınmayan bir yazarı piyasaya sunmak için oldukça yanlış bir seçim olmuş. Örneğin ben bu kitabı kazanmış olmasaydım da kitapçıda görseydim alır mıydım emin değilim. Yine de siz kapağa aldanmayın tabi, gördüğünüz üzere çok daha fazlasını vaadeden bir eser...

Yayınladıkları kitapları, yayın politikalarını ve duruşlarını zaten sevdiğim Sel Yayıncılık'a bir kez daha sempati duymamı sağlayan bir kitap oldu Ara Sıcak. Havaların da ısınmaya başladığı şu günlerde hafif, keyiflik ve eğlenceli bir kitap okumak isteyenlere mutlaka tavsiye ederim. 

Ara Sıcak - Anthony Bidulka, Sel Yayıncılık - 271s