Saadet zamanı: Avluya doğru oturmuşuz, sen ve benEndamımız çift, suretimiz çift, ruhumuz tek, sen ve benBulandıran palavralardan azade, gamsız bir keyif, sen ve benSen ve ben, ne sen varsın ne de ben, bir olmuşuz aşk elinden
müzik ve edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
müzik ve edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Elektronik müzikle aram pek iyi değildir. Çılgın bir Guetta dinleyicisi, artık mutat hale gelmiş bir şekilde her sene konsere gelen Tiesto'nun hayranı falan değilim yani. Sevdiğim şarkıların remix'lerinden de dinlediğim pek azdır. Velhasıl elektronik müzik dinleyicisi değilimdir. Ancak kırk yılda bir özellikle hafif caz tınıları da taşıyan öyle bir şarkı çıkar ki karşıma, bıkana kadar dinlenen şarkılardan olur benim için. Mesela şu düzenleme onlardan biri olmuştur.
Müzibiyat'a konu olan şarkı ise Berlinli DJ NU'nun Man O To'su. Gerçek ismi Fabian Lamar olan sanatçı, artık nasıl karşılaştı bilinmez, Mevlana Celaleddin Rumi'ye ait Sen ve Ben isimli şiirini alıp enfes bir iş çıkarmış ortaya.
Ghazal Shakeri'nin sesinden en sade haliyle dinleyebileceğiniz şiirin sözleri elbette Farsça. İnternet ortamında dolaşan bir çevirisine göre sözleri ise şöyle:
NU'nun, enfes sözlere sahip bu enfes şiirle ortaya çıkardığı iş ise bambaşka bir alemden gelir gibi. Ritmi, düzenlemesi ve solistinin sesiyle, bütün halinde hayatın fonunda çalsın istenen şarkılardan birisi. Keyifli dinlemeler!
Siftahı Müzibiyat'la yapalım dedim!
Yüzyüzeyken Konuşuruz, zaman zaman buralarda da bahsettiğim bir müzik grubu. 2011 yılında kurulan ve geçtiğimiz yıl Evdekilere Selam isimli ilk albümlerini çıkaran grup ufak ama emin adımlarla kaliteli müzik sunmaya devam ediyor.
Cenaze Evi şarkılarında, Güneşin Oğlu filminde Haluk Bilginer'in performansından da hatırlayacağımız, Ülkü Tamer imzalı Konuşma şiiri de yer alıyor. Hem henüz duymayanları Yüzyüzeyken Konuşuruz'la tanıştırmak hem de bu enfes şiiri bir kez daha anımsatmak namına buyrunuz, dinleyiniz!
Şiirin, son bölümde tırnak içinde yer aldığı şarkının sözlerine yazının devamından ulaşabilirsiniz.
Aynı dertten muzdarip
Ve aynı kentten kovulmuşuz
Kuşlar uçuyor hayat ne garip
Boş ver sonra konuşuruz
Giydiğim tüm ceketler vücudumu sardı
Ceketlerin halini kimse sormadı
En sevdiğim halıya kahve damladı
Bunları çabucak geçelim başka ne vardı?
Üstüme gelme artık benim
Zaten koku çok ağır
Güzel kesilmiş kenarlarımla beraber
Mantarsız bir pizza gibiyim
Sanki güneş burada hiç doğmamış gibi
Herkes neden suskun sanki cenaze evi
Beni üzme satarım Kadıköy'deki evi
Gönlümü hoş tut hep buradan öp beni
"Aman, kendini asmış yüz kiloluk bir zenci,
Üstelik gece inmiş, ses gelmiyor kümesten;
Ben olsam utanırım, bu ne biçim öğrenci?
Hem dersini bilmiyor, hem de şişman herkesten.
İyi nişan alırdı kendini asan zenci,
Bira içmez ağlardı, babası değirmenci,
Sizden iyi olmasın, boşanmada birinci...
Çok canım sıkılıyor, kuş vuralım istersen."
Sanki güneş burada hiç doğmamış gibi
Herkes neden suskun sanki cenaze evi
Beni üzme satarım Kadıköy'deki evi
Gönlümü hoş tut hep buradan öp beni
Eylül; yazdan kalma sıcakların sonbahar yağmurlarıyla sarmaş dolaş olduğu, kuru yaprak çıtırtısında huzurun, çıplak ağaç dallarında hüznün saklandığı ay... Diğer bir deyişle sarı yaz.
Nice şarkıya konu olmuştur; eylülde dinlenesi şarkıların başında Bülent Ortaçgil'den Eylül Akşamı, Alpay'dan Eylülde Gel, Erkin Koray'ın Bir Eylül Akşamı veya Green Day'den Wake Me Up When September Ends, Daughtry'den September gelir mesela.
Şairlerin, yazarların da vazgeçemediği aylardandır eylül;
"ve ben bütün yapraklarımı döküyorken şimdi eylül diyorsun, tam da orada başlıyor ayrılık..."
der Ahmet Telli,
Eylül bir ay değil, bir aylık ayrı
bir mevsim.
der Haşmet Babaoğlu veya
Temmuzlar kedi yavruları gibi sokulurken ağustosa
ve ağustoslar eylüle
Bir yol alış duygusudur ki,
biliriz insanlar zamanlardan önce boğulur.
der Edip Cansever.
Velhasıl kelam melankoli doludur eylül, tıpkı Sabahattin Ali'nin şiiri gibi. Ne güzel şiirdir Melankoli! Hele bu şiiri, Ali Kocatepe bestelemiş, Nükhet Duru yorumlamışsa dinlemeye doyum olmaz... Huzurlu bir eylül dilerim sevgili okur, keyifli dinlemeler!
Müzibiyat gönderilerinde şimdiye kadar hep şarkılara can vermiş şiirlerden dem vurmuştuk. Bu sefer bir değişiklik yapıp, şarkılara ilham veren edebiyat eserlerinden faydalanalım, hazır Temmuz'un ilk yazısı Muhteşem Gatsby olmuşken, son yazısı da yine aynı eserle alakalı olsun istedim.
Florence and The Machine'in, Muhteşem Gatsby filmi için hazırladıkları Over The Love isimli şarkı, filmi izlememiş olmama rağmen, çok beğendiğim ve sık sık dinlediğim bir parça oldu. Hayranı olduğum, grubun solisti Florence Welch'in enfes sesi bir yana, kendisinin yazdığı şarkı sözlerindeki lirizm ve eserle temas ettiği noktalar şarkıyı oldukça yukarılara taşıyor.
Orijinal sözlerine ve Türkçe çevirisine buradan ulaşabileceğiniz şarkı, kitabın üçüncü bölümümde Gatsby'nin partilerinden birine katılan bir kadının perspektifinden yazılmış. Ayrıca Fitzgerald'ın kitapta kullandığı -Gatsby'nin evinin önünde beliren yeşil ışık ve Daisy'nin sarı elbisesi gibi- kimi semboller de şarkıda yer alıyor. Böylece kitap, film ve parça arasındaki etkileşim şahane bir ahenk yakalıyor.
"Sarı elbiseli kızlardan biri piyano çalıyor, yanında duran ve ünlü bir koroda çalışan genç, uzun boylu, kızıl saçlı kadın da şarkı söylüyordu. Şampanyayı fazla kaçırmıştı; şarkı söylerken bir ara, gayet gereksizce, hayatın hüzünlü, çok hüzünlü olduğuna karar vermiş olmalı ki, bir yandan şakıyor bir yandan da ağlıyordu."Muhteşem Gatsby - 3. bölüm, F. Scott Fitzgerald
"Gözlerimde yeşil ışık var
Ve aklımda sevgilim
Ve piyanodan söylüyorum
Sarı elbisemi parçalıyorum ve
Ağlıyorum ve ağlıyorum ve ağlıyorum
Gençliğin aşkına"
Over The Love, Florence Welch
Müzik ve edebiyat arasındaki etkileşim için apayrı bir kaynak ve konu olan edebiyattan ilham alan şarkılara zaman zaman değinmek, ardlarında yatan hikayeleri paylaşmak arzusundayım... O zamana kadar huzurla kalın, keyifli dinlemeler!
Biz aslında ne kadar kalabalıkmışız, biz aslında nasıl da özlemişiz birbirimizi... Tarihin, yaşanmışlıkların, en çok da işine öyle gelenlerin oyunlarının etkisiyle nasıl da uzaklaşmışız birbirimizden.
Dört insan canını kaybetti, onlarca insan kalıcı travmaya uğradı, binlercesi yaralandı. Siyaset sahnesinde gücün, her şeyden ama en çok da insan hayatından bile daha önemli olduğuna bir kez daha şahit olduk. Acımız bakidir, yaşananları biz unutsak tarih unutmayacak; gün gelecek, adalet tecelli edecektir. Yegane temennim bu yöndedir.
Hayatın cilveleri hakkında ahkam kesecek değilim ancak insanoğlunun başına ne gelirse gelsin elbet yaşamaya devam etme arzusu her daim şaşırtıyor beni. "Hayat devam ediyor" klişeleşmiş bir kalıptan ziyade iki kere ikinin dört etmesi kadar net bir yargı. Dolayısıyla bir mühlet ara verdiğimiz edebiyat ve blog yolculuğuna kaldığımız yerden değil belki ama vardığımız yerden devam etme vakti geldi de geçiyor...
Gezi direnişinin edebiyatı nasıl besleyeceği, ne şekilde etkileyeceğini merak ededuralım; direnişteki edebiyat izleri uzun süre yer edecek hafızalarımızda. Yaratıcılığın doruğa çıktığı duvar yazıları, sloganlar bir yana polise kitap okuyan eylemciler, Gezi Kütüphanesi gibi oluşumlar gerçek gücün şiddetten geçmediğini kanıtlar nitelikte. Hele direnişle örtüşen kimi şiirlerin, kimi dizeleri yok mu? Harikulade!
![]() |
| Mor Külhani - Ece Ayhan |
![]() |
| Yerçekimli Karanfil - Edip Cansever |
Hasan Hüseyin Korkmazgil imzalı "Haziranda Ölmek Zor", Cemal Süreya'nın "Park" şiiri ve daha nicesi örnek gösterilebilir. Tüm hepsi bir yana; direnişle -hele ki ilk günleriyle- örtüşen şiir Nazım Hikmet'in Ceviz Ağacı'dır benim gözümde: İçerisinde ağaç, park ve polis geçen -bildiğim- tek şiir...
Cem Karaca'nın enfes yorumu şiiri iki kat güzelleştiriyor. Selam olsun cümle direnişçiye, iyi dinlemeler!
Hamiş: Ayrıca Ebediyen Edebiyat artık Bloglovin'de
Zaman zaman Neyzen Tevfik'in şiirlerinin neden daha çok şarkılaştırılmadığı aklıma takılır, Saltuk Erginer'in bu şarkısını (Dikkat! Yoğun küfür içerir.) dinlediğimde de sorumun cevabını almış olurum: Tevfik'in dizeleri şairin gerek muhalif kimliği gerekse "açık sözlülüğü" sebebiyle şarkı olmaya pek elverişli değildir zira.
Ömer Hayyam ise son dönemde yaşananların ardından şairliği, bilim adamlığı veya düşünürlüğü ile değil malum dizelerin kendisine ait olup olmadığı gibi konudan uzak ve anlamsız bir mesele ile hatırlanan usta bir isim; sevgiye, inanca ve insanlığa bakış açısı rubailerinden adeta taşan bir şair.
İşte Candan Erçetin 2009 tarihli Kırık Kalpler Durağında isimli albümünde Alper Erinç'le beraber bu iki büyük ismin dizelerini bir araya getirerek Türkü şarkısına hayat vermiş. Nakaratı Neyzen Tevfik'in El Değişti isimli şiirinden, diğer dizeleriyse Ömer Hayyam'ın rubailerinden mürekkep şarkı anlamlı sözleriyle yer ediniyor müzik tarihimizde.
Dünyada akla değer veren yok madem Bazen aklı az olanın parası çok madem Getirin şu şarabı alsın aklımızı Belki de böyle beğenir bizi elalem Türkü yine o türkü Sazlarda tel değişti Yumruk yine o yumruk Bir varsa el değişti Ben gönlü temiz insana kurban olayım Gezsin başım üstünde benim hoş tutayım Ham insanı al karşına söylet azıcık Dön sonra cehennem ne imiş gel sarayım Türkü yine o türkü Sazlarda tel değişti Yumruk yine o yumruk Bir varsa el değişti Gelip de eskiyenler yepyeni gelenler Her biri gider bugün yarın birer birer Kimseler kalmamış bu eski dünya Kimi gitti gider kimi geldi gider Türkü yine o türkü Sazlarda tel değişti Yumruk yine o yumruk Bir varsa el değişti Canların cananı dost deletme dinle beni Küsme feleğe değmez yeme kendini Çekil otur şöyle gürültüsüz bir köşeye Seyreyle şu hengamede olan biteni Türkü yine o türkü Sazlarda tel değişti Yumruk yine o yumruk Bir varsa el değişti |
Ezgiye dökülen şiirler, çoğu zaman şiiri sevenler tarafından "yeterli" bulunmaz; şiirin taşıdığı anlam, okur için ifade ettikleri şarkılara yansımakta güçlük çeker... Bu durum özellikle Nazım Hikmet'in şiirlerinde daha sık yaşanır; belki daha çok şiirinin şarkılaştırılması, belki de şairin gönüllerdeki yerinin bambaşka oluşu sebebiyle.
Bu konuda sanırım en az olumsuz oyu alacak eser ise Ezginin Günlüğü'nün yorumladığı Seni Düşünmek Güzel Şey isimli şarkıdır.
Nadir Göktürk'ün bestesiyle, grubun önce Seni Düşünmek albümlerinde Emin İgüs ve Şebnem Başar tarafından; sonra ise Hürriyete Doğru albümlerinde Feyza Erenmemiş tarafından olmak üzere iki kere yorumladığı bu şarkı ve şiir; sevdaya dair söylenmiş en güzel sözlerden birisi değil midir? Keyifli dinlemeler!
Seni Düşünmek albümünden:
Hürriyete Doğru albümünden:
Bahar geliyor ey sevgili okur! Kıştan hazzetmeyen bir insan değilim ama baharı sevmemek de elde değil. "Ne alaka şimdi?" demeyin; baharda bulaşıcı olan grip değildir sadece; neşe de bulaşır, sevgi de bulaşır, aşk da bulaşır.
"Ben her bahar aşık olurum" der Sezen Aksu, "Bahar geldiğinde mi ben böyle olurum, yoksa böyle olduğumda mı gelir bahar?" diye sorar Candan Erçetin. "Mevsim bahar olunca yaşamak ne güzel!" demez mi Orhan Gencebay? Lafın özü; baharlar güzeldir...
Bu mini bahar şarkıları listesini geçip asıl meseleye gelelim: Hüsnü Arkan, Ezginin Günlüğü'yle yollarını ayırmasının ardından ikinci albümü, Yalnız Değiliz'i yayımladı. Bahara yaraşır bir albüm; öyle ki, son cemreyi insanın damarına düşürüyor adeta.
İşte bu enfes müzik adamının başka bir albümünden, daha grupla yolları kesişmemişken 1991 yılında çıkardığı Bir Yalnızlık Ezgisi'nden bir şarkı paylaşmak istiyorum; Can Yücel imzalı Sakız Ağacı şarkısı. Arkan iyi ki var, iyi ki müzik yapıyor dedirtiyor insana. İyi dinlemeler!
Hamiş: Ayda bir yayımladığım Müzibiyat gönderileri keyiflik gönderiler, sevdiğim şarkı ve şiirleri paylaştığım bir mecra.
Bu esnada, sahibinin iletişime geçmesiyle Şiirlerle Şarkılarla isimli blog ile tanıştım; arşivlik, enfes bir iş çıkartıyor sevgili Bediz Yılmaz. Konuya dair ilginiz varsa mutlaka göz atın derim.
SAKIZ AĞACI
O bir sakız ağacıydı, alelade;
Bir gün o yeşil sahile çıktı geldi,
O zaman bu zamandır memnun yerinden;
Seyreder bulutları, göğü, denizi.
Titreşirdi rüzgârla güneşli yaprakları;
Ömür sürdü öyle hoşnut dünyasından,
Aydınlıktan uyku tutmazdı bazı geceler,
Motor sesleri duyulurdu uzaklardan.
Tanrı adını işitmedi ömründe;
İnanmadan da madem yaşanıyor diye,
Rüzgârlı bir kıyıda, sevinç içinde,
Yaşamak dururken düşünmek niye?
Anmadı geçenleri bir defa bile;
Ne uğraşır mesut olan gelecekle?
Bir avare misali, günü gününe,
O bir sakız ağacıydı, yaşadı sade.
"Müziksiz bir hayat hatadır." - Friedrich Nietzsche
Okuma Radyosu #3 yayında!
Radyoya ister buradan, ister blogun kenar çubuğundan ulaşabilirsiniz.
İyi dinlemeler!
Halk şiirini türkülerde, deyişlerde ve hatta zaman zaman sanat müziğinde görmeye alışığız ancak kimi örnekler var ki halk edebiyatının pop müziği için bile ilham kaynağı olabileceğini kanıtlar nitelikte.
Yunus Emre'nin Biz Kimseye Kin Tutmayız şiirini 1972 yılında besteleyen Mazhar ve Fuat ikilisi, bu şarkıyı daha sonra grup olarak, MFÖ olarak pek çok albüm için yeniden kaydetmiş. Aşağıdaki videoda ilk kayıtlardan birini dinleyebilirsiniz. Yunus Emre'nin şiirine ise yazının devamından ulaşabilirsiniz.
Bu vesileyle, kalanlara selam olsun!
Adımız Miskindir Bizim
Adımız miskindir bizim düşmanımız kindir bizim
Biz kimseye kin tutmayız kamu alem birdir bize
Kamu alem birdir bize
Biz kimseye kin tutmayız kamu alem birdir bize
Kamu alem birdir bize
Biz dünyadan gider olduk kalanlara selam olsun
Bilmeyen ne bilsin bizi bilenlere selam olsun
Bilenlere selam olsun bilenlere selam olsun
Biz Kimseye Kin Tutmayız
Biz kimseye kin tutmayız
Ağyar dahi dosttur bize
Kanda ıssızlık var ise
Mahalle vü şardır bize
Adımız miskindir bizim
Düşmanımız kindir bizim
Biz kimseye kin tutmayız
Kamu âlem birdir bize
Vatan bize cennetdürür
Yoldaşımız Kak'dürür
Hak'tan yana yönelicek
Başka yollar dardır bize
Dünya bir avrattır karı
Yoldan iltir niceleri
Sürün gitsin öyleleri
Onu sevmek ardır bize
Dünya haramdır haslara
Helal olmuş nekeslere
Biz dünyayı dost tutmayız
Ol dünya murdardır bize
Yunus eydür Allah deriz
Allah ile kapılmışız
Dergâhına yüz tutuban
Hemen bir ikrardır bizeŞiir severler için ayrı bir yeri vardır Cemal Süreya'nın; yalnızsanız ayrı etkiler şiirleri, sevdiğiniz biri varsa ayrı... Kafanız karışıkken okursanız yine etkiler. Mutluyken, hüzünlüyken; güzel bir kahvaltının ardından örneğin ya da düzene sinirlendiğiniz vakit. Her daim her duruma söyleyecek bir sözü vardır Süreya'nın; adının bir harfini atan adamın.
9 Ocak'ta 23. ölüm yıldönümünüyle bir kez daha büyük sevgiyle yad ettiğimiz usta şairin Sayım isimli şiirini bestelemişti Sezen Aksu, 2011 tarihli Öptüm albümünde. Aksu hakkındaki düşüncelerimi toparlamak zor; siyasi duruşu ve popülaritesi bir yanda, ortaya koyduğu işler diğer yanda... Her ne olursa olsun, sırf bu bestesi için bile -ki daha nice efsane parçaları, şahsım adına nice önemli şarkıları vardır- sevdiğim ve sanatı karşısında şapka çıkardığım bir isim. Beğenelim ya da beğenmeyelim, çağımızın en değerli sanatçılarından birisi olduğu yadsınamaz bir gerçek.
Bilmeyene anlatmak zor Cemal Süreya'yı; kimisine iki şiirini okutmak kafidir, kimisiyse tüm şiirlerini okusa da anlamaz. Bilen için de söyleyecek söz yok zaten. Şiir hali zaten insanın ruhuna dokunan Sayım, böylesi şahane bir beste, düzenleme ve yorumla tam damarımıza işliyor; kah hüzünlere kah gülümsemelere gark ediyor dinleyeni.
Güfte ve bestenin yaratıcılarına bir kez daha minnetlerimi sunarken, sizlere de iyi dinlemeler dilerim!
Sayım
Ayışığında oturduk
Bileğinden öptüm seni
Sonra ayakta öptüm
Dudağından öptüm seni
Kapı aralığında öptüm
Soluğundan öptüm seni
Bahçede çocuklar vardı
Çocuğundan öptüm seni
Evime götürdüm yatağımda
Kasığından öptüm seni
Başka evlerde karşılaştık
İliğinden öptüm seni
En sonunda caddelere çıkardım
Kaynağından öptüm seni
Çağdaş Türk şiirinin önemli isimlerinden Nazım Hikmet Ran. Şairliği, yazarlığı, siyasi kimliği ve yaşadıkları üzerine söyleyecek pek de söz yok halihazırda, kalbimdeki yeri her daim başka olacak isimlerden...
Zamansız eserlere imza atmış olmanın bir getirisi olarak, şiirleri pek çok şarkıya söz olmuş şairlerden aynı zamanda Nazım. Ezginin Günlüğü, Ahmet Kaya, Cem Karaca, Grup Yorum, Zülfü Livaneli, Edip Akbayram ve daha nice değerli isim tarafından çeşitli şiirleri yorumlanan şairin oldukça bilinen bir şiirinin, pek de bilinmeyen bir yorumunu paylaşmak istiyorum bu Müzibiyat gönderisinde.
Özellikle "Yani sen elmayı seviyorsun diye/Elmanın da seni sevmesi şart mı?" dizeleriyle bilinen Tahir'le Zühre Meselesi isimli şiir Tarık Öcal tarafından bestelenmiş ve ilk olarak Esin Afşar tarafından, kendisinin 1986 tarihli Dün ve Bugünün Türk Şiir ve Ezgileri albümünde seslendirilmiş -ki yorumuna buradan ulaşabilirsiniz.
Benim paylaşacağım yorumsa Sema & Taksim grubunun Gülnihal isimli albümünden, solist Sema Mortiz tarafından seslendirilen hali. Kendisini tanımayanlara şiddetle tavsiye eder, iyi dinlemeler dilerim!
Şiirin tamamına yazının devamından ulaşabilirsiniz.
Tahir'le Zühre Meselesi
Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da
hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil,
bütün iş Tahir'le Zühre olabilmekte
yani yürekte.
Mesela bir barikatta dövüşerek
mesela kuzey kutbunu keşfe giderken
mesela denerken damarlarında bir serumu
ölmek ayıp olur mu?
Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da
hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.
Seversin dünyayı doludizgin
ama o bunun farkında değildir
ayrılmak istemezsin dünyadan
ama o senden ayrılacak
yani sen elmayı seviyorsun diye
elmanın da seni sevmesi şart mı?
Yani Tahir'i Zühre sevmeseydi artık
yahut hiç sevmeseydi
Tahir ne kaybederdi Tahirliğinden?
Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da
hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.
Nazım Hikmet Ran
Bu müzibiyat gönderisinde, daha çok şarkı kimliği bilinen bir eserle karşınızdayım!
Sanırım çoğunluk Yeni Türkü'nün Yeşilmişik isimli şahane parçasını biliyordur ve yine sanıyorum ki aynı çoğunluk bu şarkının sözlerinin aslında Can Yücel imzalı Suda şiiri olduğunu bilmiyordur?
Sanırım çoğunluk Yeni Türkü'nün Yeşilmişik isimli şahane parçasını biliyordur ve yine sanıyorum ki aynı çoğunluk bu şarkının sözlerinin aslında Can Yücel imzalı Suda şiiri olduğunu bilmiyordur?
Grubun aynı isimli Yeşilmişik albümleri aslında baştan sonra müzibiyat gönderilerine konu olabilecek bir niteliğe sahip; albümdeki şarkıların sözleri hep şairlere ait. Murathan Mungan, Turgay Fişekçi, Edward Estlin Cummings, Lale Müldür gibi pek çok şairin şiirleri şarkılaştırılan albümün yayın yılıysa 1988. İlerleyen zamanlarda sık sık başvuracağım bir albüm anlayacağınız...
Anlamını yorumlaması oldukça zor bir şiir olan Suda hakkında düşüncelerinizi yorumlarda görmek temennisiyle, iyi dinlemeler dilerim!
SUDA
Bir çift yaprakmış dalında yumuşacık
Tutmuşum, tutmuşum ellerinden senin
Düşmüşüz yavaşça, bir sakin derenin
İçindeymişik, yeşilmişik, sazmışık
Balıklar gibiymiş, sessiz ve karanlık
Yüzermiş saçların, yüzermiş nefesin
Susarmışız öyle, bir sâkin derenin
İçindeymişik, yeşilmişik, sazmışık
"Müziksiz bir hayat hatadır." - Friedrich Nietzsche

Okuma Radyosu #2 yayında!
Radyoya ister buradan, ister blogun kenar çubuğundan ulaşabilirsiniz.
İyi dinlemeler!
Timur Selçuk'un bestesiyle Pireli Şarkı adını alan Orhan Veli'nin Pireli Şiir'i baştan sona enerji dolu, eğlenceli ve kinaye yüklü bir eser. Hani bir deyim vardır sahne sanatçıları için kullanılan; "sahne tozu yutmak" diye, işte tam da o türden bir çalışma:
Bu şarkının bir de Kadın Hamlet isimli filmde, başrol Fatma Girik'in enteresan oyunculuğu ve mimikleriyle süslediği bir hali mevcut ki izlemek isteyenleri böyle alalım.
Şiirin tamamına yazının devamından ulaşabilirsiniz.
PİRELİ ŞİİR
Bu ne acayip bilmece!
Ne gündüz biter, ne gece.
Kime söyleriz derdimizi;
Ne hekim anlar, ne hoca.
Kimi işinde gücünde,
Kiminin donu yok kıçında.
Ağız var, burun var, kulak var;
Ama hepsi başka biçimde...
Kimi peygambere inanır;
Kimi saat köstek donanır;
Kimi katip olur, yazı yazar;
Kimi sokaklarda dilenir.
Kimi kılıç takar böğrüne;
Kimi uyar dünya seyrine:
Karı hesabına geceleri,
Gündüzleri baba hayrına.
Bu düzen böyle mi gidecek?
Pireler filleri yutacak;
Yedi nüfuslu haneye
Üç buçuk tayın yetecek?
Karışık bir iş vesselâm.
Deli dolu yazar kalem.
Yazdığı da ne?
Bir sürü ipe sapa gelmez kelâm...
Bu şarkının bir de Kadın Hamlet isimli filmde, başrol Fatma Girik'in enteresan oyunculuğu ve mimikleriyle süslediği bir hali mevcut ki izlemek isteyenleri böyle alalım.
Şiirin tamamına yazının devamından ulaşabilirsiniz.
PİRELİ ŞİİR
Bu ne acayip bilmece!
Ne gündüz biter, ne gece.
Kime söyleriz derdimizi;
Ne hekim anlar, ne hoca.
Kimi işinde gücünde,
Kiminin donu yok kıçında.
Ağız var, burun var, kulak var;
Ama hepsi başka biçimde...
Kimi peygambere inanır;
Kimi saat köstek donanır;
Kimi katip olur, yazı yazar;
Kimi sokaklarda dilenir.
Kimi kılıç takar böğrüne;
Kimi uyar dünya seyrine:
Karı hesabına geceleri,
Gündüzleri baba hayrına.
Bu düzen böyle mi gidecek?
Pireler filleri yutacak;
Yedi nüfuslu haneye
Üç buçuk tayın yetecek?
Karışık bir iş vesselâm.
Deli dolu yazar kalem.
Yazdığı da ne?
Bir sürü ipe sapa gelmez kelâm...
Şüphesiz Türk edebiyatının en önemli şairlerinden birisidir Cahit Sıtkı Tarancı. Hayata 46 yaşında, oldukça genç veda eden ve pek çok şiirinde ölümü konu edinen Tarancı öte yandan yaşama sevinci de sıkça kullanmıştır şiirlerinde tema olarak...
Abbas isimli şiirde ise ne ölümü ne de yaşama sevgisini işliyor; şairin bir anısından yola çıkarak yazdığı bu şiir, Otuz Beş Yaş kadar bilindik olmasa da şahsi favorilerim arasındadır. Hele ki Fatih Kısaparmak'ın bestesiyle hayat bulan aynı isme sahip parça, özellikle çilingir sofralarımızın vazgeçilmezlerindendir. Ayrıca beste sahibinin yorumu bir yana, Mustafa Keser bambaşka bir ruh katar bu parçaya.
Abbas
Haydi Abbas, vakit tamam;
Akşam diyordun işte oldu akşam.
Kur bakalım çilingir soframızı;
Dinsin artık bu kalp ağrısı.
Şu ağacın gölgesinde olsun;
Tam kenarında havuzun.
Aya haber sal çıksın bu gece;
Görünsün şöyle gönlümce.
Bas kırbacı sihirli seccadeye,
Göster hükmettiğini mesafeye
Ve zamana.
Katıp tozu dumana,
Var git,
Böyle ferman etti Cahit,
Al getir ilk sevgiliyi Beşiktaş'tan;
Yaşamak istiyorum gençliğimi yeni baştan.
Tarancı, Abbas'ın hikayesini 1944 yılında Cumhuriyet Gazetesi'nde yer aldığı söylenen oldukça uzun ancak bir o kadar da keyifli öyküsünde anlatmış:
Çocukken büyük annemden dinlediğim masallardan biri, aklımda kaldığına göre, şöyleydi:
"Vaktiyle, bilmem ne memlekette hüküm süren bir padişahın oğlu, ancak rüyada gördüğü servi boylu, sırma saçlı, mavi gözlü, son derece dilber bir kıza aşık olur; ve sevgilisini bulmak ümidile yollara düşer. Bütün aşk masallarında olduğu gibi başına bir sürü felâketler gelecektir. Pek tabii değil mi? Aşk demek imtihan demektir. Ancak serden geçip yardan geçmiyen muradına nail olur. Bereket versin, daha ilk adımı bizim sevdalı şehzadeye uğurlu gelir. Bir kuyunun yanından geçerken, takatten düşmüş, ak saçlı bir ninenin kuyudan su çekmeğe uğraştığını görünce dayanamaz, koşar, ninenin suyunu çeker. Buna son derece memnun kalan kadıncağız, şehzadenin sırtını okşar ve saçından kopardığı iki teli ona vererek der ki: ...
- Oğlum, başın darda kaldığı zaman bu iki kılı birbirine çakarsın; bir dudağı yerde, bir dudağı gökte bir arab çıkar karşına! Korkmayasın. Adı Abbas’tır. Karnın mı acıkmış? "Abbas!" demen kafi. Derhal sana mükellef bir sofra kurar. Yırtıcı hayvanlar arasında mı kaldın? Abbas’tan başka kimse kurtaramaz seni. Uykusuz gecelerde yarin hicranile mi yanıyorsun? Abbas ne güne duruyor? Sevgilini ne kadar uzakta olursa olsun, alıp getirir seni şad eder.
Bu iki kılı iyi muhafaza et oğlum. Onlar sayesinde selâmete çıkacaksın.
Ve şehzademiz ninenin elini öperek yoluna devam eder."
Bu iki kılı iyi muhafaza et oğlum. Onlar sayesinde selâmete çıkacaksın.
Ve şehzademiz ninenin elini öperek yoluna devam eder."
*
Yedek subaylığımı yapmak üzere kıt'aya gittiğimde, bölük komutanım, emir erimi bizzat seçmemi tembih etmişti. Fakat nasıl seçersin? Bölük erlerinden hiçbirini henüz tanımıyorum ki! Bölüğü içtima ettirip gözüme kestirdiğimi seçmeğe gönlüm razı olmadı. Bölük yazıcısından künye defterini istedim. Şu Anadolu’muz ne zengin memleket yarabbi! Pötürgeli Hasanlar, Aksekili Ömerler, Akçaabadlı Hakkılar, Malatyalı Osmanlar, Erzincanlı Mehmedler, neler de neler! Kim bilir, bu Anadolu uşaklarının her birinde ne cevherler vardır! Yaprakları çevirmeğe devam ederken, Abbas oğluA ismi gözüme ilişti. Durdum, bu sahifeye daha muhabbetle eğildim. 331 doğumlu, Midyat’ın Cobin köyünden. Masaldaki Abbas aklıma geldi. İçimden: "Acaba?" dedim ve kendi kendime gülümsedim. Vakit öğleydi. Bölük talimden dönmüş olmalıydı. Nöbetçi çavuşu çağırttım, yemekten sonra, Abbas oğlu Abbas’ı bana göndermesini tembih ettim.
Mahfelde yemeğimi yedikten sonra, o saatte kasabanın nisbeten en serin yeri olan parka yollandım. Baktım arkamdan bir er koşarak geliyor. Yol üzerindeki ilkokulun önünde durdum. Geldi. Mükemmel bir esas vaziyeti; kıyak bir selâm; ve Anadolu kokan, saffet hazinesi bir ses:
- Emrine geldim komtanım!
Hayran hayran bakmaktan kendimi alamadım. Fidan gibi bir boy, yağız bir çehre, üst dudağında hafif bir gölge, katıksız, siyah, merd gözler.
- Adın ne oğlum? dedim.
- Abbas oğlu Abbas, komtanım!
- Memleket neresi?
- Vilâyet Mardin, kaza Midyat, köy Cobin.
Çakı gibi asker vallahi künyesini bir çırpıda söyleyiveriyor. Yalnız Türkçesinin kıt olduğu ne kadar belli. Ziyanı yok. Onun bu halinde de bir şirinlik var. Tekrar soruyorum:
- Sen kaç aylık Abbas?
- Ben ihtiyat Komtanım!
Âlâ! Parka doğru yürüyoruz. O, solumda ve bir adım geriden geliyor. Askerlikte usul böyledir. Madun, mafevkinin daima bir adım solu gerisinde gider. Peki bu aslan parçası eri nasıl emir eri yaparsın? Yazık değil mi? Ona hafif makineliyi emanet etmek varken nasıl bulaşık yıkatırsın? Kıt'aya gelmeden evvel, askerliğini yapmış arkadaşlardan duymuştum, Anadolu uşakları emir erliğini pek istemezlermiş! Onurlarına dokunurmuş! Ve bunun için, emir erleri umumiyetle sakatlar arasından seçilirmiş! Dönüp tekrar Abbas’a baktım, sakata pek benzemiyordu. Parkta havızbaşının gölgeli bir yerinde oturduktan sonra, karşımda esas vaziyetinde duran Abbas’a:
- Sen sağlam yoksa sakat? dedim.
- Ben sakat komtanım!
- Ulan senin neren sakat?
Sol kolunu gösterdi. Anladım, çolakmış! Mademki vaziyet bu merkezde, değil mi?
- Sen benim emir eri olur, Abbas? dedim.
Hiç kıpırdamadan:
- Olur komtanım! dedi.
*
Abbas emir erim oldu. Oturduğum evin aşağı kattaki odasını ona verdim. Yatağını, çantasını, torbasını ve hizmetini eve taşıdı. Memnun olduğunu her halinden seziyordum. Abbas, sabahları, talim saatinden bir saat evvel beni uyandırır, leğeni, ibriği getirir, elime su döker, sonra kahveyi pişirirdi. Öğleyin de, sefertasile tabldottan yemeğimi alır, mahfele getirirdi. Ve akşamları, ben tembih etmediğim halde, talimden sonra eve uğrayıp sivilleri giyeceğimi hesaplayarak, evden bir yere kımıldamazdı. Söylemeğe lüzum yok, evin temizliğinden ve intizamından o mes'uldü. Vazifesini hiçbir ihtara lüzum hissettirmeden, insiyaki, belki de otomatik bir surette yapıyordu. Kendisine çok iyi muamele ettiğim halde disiplin haricine çıktığını hatırlamıyorum. "Abbas!" demem kafiydi. Sanki kayıbdan çıkar gelirdi; ve daima pürüzsüz bir esas vaziyetinde, ve daima emre intizaren, kılı kıpırdamadan.
Beni siyanet etmesini de bilirdi. Onu çarşıya, jilet, mektub kağıdı veya sigara veyahud yemiş almağa gönderdiğim zaman, hem en iyisini alır, hem de ucuzunu almağa çalışırdı. Abbas komutanına zarar gelmesini ister mi hiç? Ve kırk para artsa, getirir iade ederdi. Ben söylemeden, her hafta sivillerimi bölüğün terzisine götürür, ütületirdi. Ev dışında da Abbas’ın koruyucu kanadlarını üstümde hissederdim.
Herhangi bir şeye ihtiyacım olur diye, mahfel civarından ayrılmazdı. Akşamları parkta bile beni uzaktan kollar, hâl ve hareketlerimden bir şeye -meselâ sigara, meselâ mendil- ihtiyacım olduğunu sezerek koşar gelir. Bermutad esas vaziyetinde ve bermutad kılı kıpırdamadan:
- Buyur komtanım! derdi.
Emir eri değil Hızır! Bu hususta subay arkadaşlar beni adeta kıskanırlardı. Ben de gülerdim. Memnuniyetimden. Abbas’a karşı kalbim minnet ve şükranla doluyordu.
*
Bir yaz akşamıydı. O gün tümen komutanının huzurunda sıkı bir teftiş vermiştik. Subayı, eri, hep beraber, bir hayli ter dökmüştük. Eve, pestilim çıkmış bir halde dönüyordum. Bir kırk dokuzluk çekmeden bu yorgunluğu çıkarmağa imkan yoktu. Aşağı odada, söküklerini dikmekle meşgul emir erime seslendim.
- Abbas!
Tahta döşemede kalın ve ağır bir postal sesi! Merdivenlerden hızla çıkıyor. İşte karşımda:
- Buyur komtanım!
- Al şu iki buçuk lirayı. Bana bir 85'lik (o zaman kırk dokuzluk ancak 85 kuruş olmuştu.) Şaban ustadan pişkin bir kebab, güzel bir domates ve hiyar salatası ve yoğurdu bol bir patlıcan kızartması. Haydi bakalım marrrş!
- Başüstüne komtanım!
Sol ayağı üzerinde tam bir dönüş yaptı ve çıktı.
Hava kararmak üzereydi. Az sonra minareleri fabrika bacalarından ayırd etmek mümkün olmıyacaktı. Kerahat vakti çoktan gelmiş sayılırdı. Bereket versin Abbas eli çabuk kişidir. Bir çeyrekte döndü. Masanın üzerine günü geçmiş bir gazete yayarak nevaleyi düzdü. Baktım buz da almış. Emir eri dediğin böyle olur. Sırtını okşamaktan kendimi alamadım:
- Aferin be Abbas!
Memnuniyeti sesinde bir:
- Sağol komtanım! çekti.
Az sonra da şiş kebabını getiriyordu. Buzlu rakıdan bir yudum; sonra çatalını şişkebab, patlıcan kızartması ve salata tabaklarında şöyle bir dolaştırıver! Ve arkasından çek birinci nevi sigaradan bol bir nefes! Ve kaldır başını, bak gökyüzüne! Oh! Yıldızlı bir yaz gecesidir. Rüzgâr da çıktı. Bir Fransız şairinin, ölümden sonra yaşamak hasretini anlatan o canım şiirini mırıldanıyorum: "Yeryüzünde olduğumuz o unutulmaz zamanlardı!... İih..."
Abbas’la konuşmak istedi canım. Aşağı doğru seslendim. Meğer o, belki bir şeye ihtiyacım olur diye, kapı arkasında bekliyormuş! Hay Allah senden razı olsun!
Abbas’a:
- Otur! dedim.
Utandı, kızardı, süklüm, püklüm oldu, fakat oturmadı. Bir erin komtanı karşısında oturmıyacağını Abbas pek iyi bilirdi. Ben de israr etmedim. Yalnız, rahata geçmesini söyledim. Geçti rahata. Kadehimden bir yudum alarak:
- Abbas! dedim.
- Buyur komtanım!
- Askerlik nasıl?
- çok iyi komtanım!
- Memleketten mektup geliyor?
- Yoh komtanım!
- Niye ulan?
- Ben de yazmıyor komtanım!
- sen niye yazmıyor Abbas? Köyde senin karı var, çoluk çocuk var. Sen merak etmez hiç?
- Ben merak eder, eder komtanım! Ben yazdı beş ay var. Cevab yoh. Şimdilik ben de yazmıyor komtanım!
Hakkı var Abbas’ın! Ara beni, arıyayım seni!
Bahsi değiştirdim:
- Sen beni seviyor Abbas.
- Helbet seviyor komtanım!
- E... Niye seviyor?
- Sen iyi komtanım! (Elile kalbini göstererek), sende kalb temiz komtanım!
Hoşuma gitti. Emir eri tarafından sevilmek bir subay için büyük mazhariyet ve bahtiyarlıktır. Dayanamadım:
- Yaşa be Abbas!
- Sağol komtanım!
Abbas’la böyle muhabbet ederken bir yandan da kadeh üstüne kadeh yuvarlıyordum. Bir ara, İstanbul gözümde tüttü. İstanbul ve ilk sevgilim! Gençliğimin en güzel günleri! Şehzadeliğim tuttu, Abbas’tan medet ummak sevdasına düştüm.
Abbas’a:
- Sen İstanbul’u bilir? dedim.
Beni ne derece memnun ettiğinin farkında olmıyarak:
- Bilir komtanım! dedi.
- Sen Beşiktaş gördü?
- Gördü komtanım! Ben muvazzaf yaptı Orhaniye kışla.
- Ben seni İstanbul’a göndersem gider?
Benimle eğleniyor musun komtanım gibilerinden yüzüme baktı. Ona emniyet telkin etmek için:
- Yarın alay komtanından izin alır, seni İstanbul’a yollar Abbas!
- Beni kimse yok İstanbul, komtanım!
- Beni kimse var Abbas! Sen gidecek İstanbul’a!
- Baş üstüne komtanım!
- İstanbul’a gitti. Karaköy var. Sen biliyor?
- Biliyor komtanım!
- Sen tramvay binecek, Beşiktaş inecek, ben sana adres verecek. Orda var bir kız, beni sevgili. Ben onu çok seviyor Abbas! Sen kaçıracak o kız, getirecek bana!
Abbas’da karısını komşu köylerinden birinden kaçırmıştı. Beni anlıyabilirdi. Hem anlamasa, değil mi ki komutanı idim, emrediyordum, dinlemesi lâzımdı. O askerliğin bu tarafını da bilirdi. Nitekim:
- Baş üstüne komtanım! dedi.
*
Ertesi sabah, bermutad Abbas beni uyandırdı. Kahvemi içtim, giyindim. Tam sokak kapısından çıkarken gözüm odasına ilişti. Baktım Abbas’ta bir yol hazırlığı var. Halbuki ben unutmuştum bile! Meğersem o, İstanbul seyahatini -hatta belki kız kaçırma teşebbüsünü bile- ciddiye almıştı.
Keyfi kaçmasın diye mi yoksa kendimi bile bile aldatmak için mi bilmiyorum, ona:
- Abbas! dedim.
- Buyur komtanım!
- Bu ne Abbas?
- Ben İstanbul gidiyor. Sen söyledi komtanım!
- Sen beni sevgili getirecek?
- Helbet getirecek komtanım!
Akmıyacak cinsten yaşlar toplandı gözümde! Elimle sırtını okşadım ve bir şey ilâve etmeden kapıyı çekip sokağa fırladım. Yolda düşünüyordum: "Canım abbas! Hayırlısile şu dünya vaziyeti bir düzelse de, seni memleketine, tarlana, çiftliğinin çubuğunun başına, çoluk çocuğunun yanına göndersek! Bana gelince, tıpkı o şehzade gibi, birbirine çaktım mı, "Lebbek sultanım!" diye gaibden çıkıveren Abbas benim neme yetmez!



